Kendimi bildim bileli elime ne geçse okudum… Fakat okuduğum bu eserleri yazarak hayatı biraz daha çekilir kılanlara karşı da kendimi hep borçlu hissettim. Kendimi bu yükün altından kurtarmak için ben de yazmaya başladım. Biliyorum, tamamını asla ödeyemem ama beğenilen öykülerimin sayısı arttıkça, bu borcun az da olsa ödendiğini görerek mutlu olacağım.
Bu sitede yayınlanan öykülerim; Hece öykü, Kaçak yayın, Aylak gibi çeşitli dergilerde, İmgenet, Kahvemolası, Yazımhane, Dergi@Net, gibi internet sitelerinde ya da “Renkler, Öyküler” gibi çok yazarlı kitaplarda yayınlandı…
Kimi 1986′da kimi 2006′da yazılan bu öyküler; doğal olarak anlatımları, kurgu, içerik ve yazdığım andaki sahip olduğum dünya görüşleri ile birbirinden farklıdır. Dilbilgisi için gereken özeni göstermeme rağmen mutlaka gözümden kaçan yanlışlarım da vardır, bunun için şimdiden özür dilerim.
Edebiyatla uğraşan herkes gibi ben de yazarken üslup arayışlarına kapılıp, kurgu planlamalarına ve denenmemiş tarzda bir kaç şey yapmaya çalıştım. Bunlar, her ne kadar beğenilse de en çok sevdiklerim, günlük hayatta neşeli ya da düşünceli olduğum anlardaki konuşma tarzımla yazdıklarımdır… Fakat her bir öyküm bir çocuğum gibidir, hiçbirini de bırakmaya gönlüm razı olmaz. O yüzden bilinçli bir şekilde “öykü yazmak için oturup” da yazmaya başladığım 1986 ve 87 yıllarından kalma, yabancı yazarlardan oldukça etkilenerek yazdığım iki öykümü de buraya almadan edemedim.
Kimini işe gidip gelirken servis otobüsünde, kimini sabahlara kadar yanan ışıktan rahatsız olmasınlar diye mutfakta, kimini seslere tahammül edemediğim zamanlarda kendimi banyoya kapayıp çamaşır makinesinin üstünde tamamladım.
Öykülerim her ne kadar hayal gücümü yansıtsa da her öyküde mutlaka kendi yaşadıklarımdan bir kaç şey vardır. Bu öyküleri oluştururken tamamen hayal ürünü kurgulara yer vermem gibi gerçek olaylardan da yararlandığım doğrudur ama bunları asla kimseyi yermek, kırıp yaralamak ya da kendilerine hakaret etmek için yazmadım. Öykülerimdeki tüm isimlerin ve yerlerin gerçek hayattaki kişi ve yerlerle bir bağlantısı yoktur ve tamamen hayal ürünüdür…
Bir de itiraf etmeliyim ki uzun bir süre boyunca öykülerimi hep kitap haline getirmeyi düşündüm. Bir iki yayın evine de götürmedim değil. Fakat ülkemizde okurun ve yazarın ve hatta yayınevlerinin maddi durumları ortada. Bir kitabın yayınlanması için belli bir maliyetin gözden çıkarılması gerekiyor. Haydi diyelim bu maliyeti yayınevi karşıladı; bu sefer de haklı olarak, okurların genel ekonomik durumdan kaynaklanan satın alma gücünü düşünüyorlar. Bir yayıneviyle görüştüğünüz zaman, eseriniz beğenilmiş olsa ve onaylansa bile önünüze bir sürü engel çıkıyor.
Ekonomi bozuk, insanlar kitaba fazla para ayıramıyor, tanınmış biri olmadığınız için kitabınız satmaz.
Kitaplarınızın ilk basımı 500 adet bilemediniz 1000 adet oluyor. Fazla okura ulaşamaz.
Bütün kitapçılara dağıtılıp okura ulaşması için, dağıtım şirketleri yüksek oranda komisyon istiyor. Yayınevi bunu karşılayamaz. Kitabınızı arasalar bulamazlar…
Yayın evi kitabınızı yayınlayarak zaten bir masraf yapmış oluyor bir de dağıtım eklenince tanıtım için para ayırmak çok zor. Tanıtım için dergi, gazete ve çeşitli mecralara ilan vermek ise gerçekten büyük bir bütçe istiyor. Tanıtımı yapılmayan daha doğrusu böyle bir kitabın çıktığından haberi bile olmayan okura ulaşıp kitabın satılması ise çok zor…
Bu durumda kitap ancak çok meraklısı olursa, sizi başka bir yerde okumuşsa ya da belli bir dalda koleksiyon yapar gibi devamlı araştırma içinde olanlara ulaşmaktan başka pek bir okura ulaşamayacak demektir.
Zaten en iyi yazarların kitaplarında bile belli bir oranda iade olur eh demek ki sizde de olacak. 500 ya da 1000 adet basılan bir kitabın satılmayan yerlerden toplanıp depoya kaldırılması, hem edebi hem de ticari olarak tüm şansınızı da ortadan kaldıracaktır.
Her şeye rağmen uzun bir süre kitabın, kitap şeklinde basılması hayaliyle döndüm durdum. Ama ya tanıdıklarımız yoktu (ki tanıdık çevrenin kullanılabileceğini, magazin basınında ve hatta günlük gazetelerde istedikleri gibi haberlerini çıkarıp reklâm yaptıklarını vs. çok gördüm) ya da gerçekten iyi reklâm yaptırabileceğim basın çevresine karşı hep mesafeli olduğum için tercih edilmedim. Bu arada “Getir kitabını basalım, şu kadar paraya dağıtalım, şu kadar paraya da reklâmını yapalım.” diyenler de oldu, “Biz bu kitabı hemen basarız, yalnız sen zaten basının içindesin, bir rica etsen şöyle 10- 15 dergide kitabın tanıtımı yapılır, bunu garanti edebilirsen hemen basalım.” diyenler de. Tabii ki “Öyküleri beğendim, bu yayın evinden kitap basılacak olsa ilk kitap seninki olur, ama vallahi paramız yok.” diyen iyi niyetli dürüst insanlar da vardı. Neyse fazla uzatmayayım.
Sonunda düşündüm taşındım karar verdim: Ben bu kitabı yayınlansın diye böyle bekleye bekleye hiç yayınlayamayacağım ve yayınlansa da 500 tane 1000 tane yayınlanacak. Tanıtım yapılamayacak, reklam ilan verilemeyecek bir de bu kadar düşük sayıda basılan kitaplardan bile neredeyse yarısı (belki de yarıdan da fazlası) iade gelecek. Zaten emeği boş verdik, para falan düşünmüyoruz (Edebiyatla para kazanılsaydı Rıfat Ilgaz, Fakir Baykurt, Aziz Nesin, Yaşar Kemal gibi ustalar kazanırdı) bir de okuyucuya da ulaşamayacağız. Elimizde hatıra olarak bir kaç tane kitap kalacak ileride çoluk çocuğa göstermek için. Peki, bu mudur yazar olup yazdıklarınla, hayal gücünle, emeğinle yıllarını verip uğraşmanın karşılığı. Sonuçta okunmayan, bilinmeyen şeyler yazmak için mi uğraştım bu kadar? Demek ki amaç şöhret olmak değil, para kazanmak hiç değil sadece okura ulaşmak ve yazdıklarının okurla buluşması. O zaman, uygun şartları yerine getiremiyorsam, ille de kitabım basılsın diye uğraşmak pek mantıklı değil.
Bütün bunları göz önünde bulundurunca öykülerimin internette yayınlanması hiç de kötü bir şey değil. En azından şurada daha iki ayda belki de bir yılda ancak ulaşabileceğim kadar okurum oldu. Şimdi ben bunu niye 2000 yılında yapmadım diye çok pişmanım çünkü 2000 yılından beri içeriğinde edebiyata yer veren bir sürü internet sitesinde öykülerim zaten yayınlanıyordu. Sonuçta öyle ya da böyle artık burasını mekân edindim ve bundan sonra da yazdıklarımı buraya koymaya devam edeceğim. Maksat öykülerim okunsun, ruhum ve hayal gücüm diğer insanlara ulaşsın. Bu yolda bana vereceğiniz destek için şimdiden ne kadar teşekkür etsem azdır…
Bir insan niye okur, haydi okudu diyelim niye yazma ihtiyacı duyar? Bunların sebebi bana göre yalnızlıktır. Siz de kendinizi yalnız hissediyorsanız buyurun okumaya, anlatacak çok şeyim var.
(not: okurlara hitaben yazılan bu önsöz, wordpress uzantılı blog sitemin bir süreliğine kapatılması yüzünden sitedeki yazıları buraya taşıdığım için bu yazı da olduğu gibi aktarılmıştır. Yorum bırakmak ve sitenin orjinal haline ulaşmak için http://tarkanikizler.wordpress.com/ adresine bakabilirsiniz.
Bozkır bey, otobüs ve kahramanlar…
Gece gündüz demeden yazıyor, aklıma gelen her şeyi not alıp, hikâyelerime aktarmaya çalışıyordum. Bu çalışmalar sonucunda elde ettiğim üç beş hikâyemi, çeşitli yayınevlerine göndermiş, gelecek cevapları bekliyordum.
Hikâyelerimden kopyalar alıp, postaya verdiğimi unutmak üzereyken, apartman boşluğunda, elektrik saatlerinin arasına sıkıştırılmış, sarı, büyük bir zarf, uzun geçen bekleme süresini, coşkulu bir zafer gününe dönüştürmüştü.
Sahibi olduğu yayınevine, rengârenk, uçan, minik bir canlının ismini koymayı uygun gören Bozkır bey, hikâyelerimden övgüyle bahsediyor, hatta bazılarının yayınlanabileceği ümidini veriyordu.
Daktilodan çıkmış yazısını okudukça, Bozkır bey’in gönlümdeki saygınlığı yükseliyor, kendisini görmemiş olsam da, nasıl biri olduğunu az çok tahmin edebiliyordum… Onu, ya matbaadan yeni gelen baskıları kontrol edip, sağa sola emirler yağdırırken, ya da radyosundan gelen klasik müziğin sesini kısıp, karşısındaki masada oturan sekreter kıza “Yaz kızım…” derken hayal ediyordum…
Bozkır bey’in belirttiğine göre, tek sorun; yazdıklarımın pek gerçekçi olmamasıydı. “Hikâyeler güzel…”di de, “İnsan nerede?”ydi. “İyi bir hikâye yazarı olmak için, sadece hayal gücü yeterli değildi”, “…biraz da gözlem yapıp, insanları, sokaktaki gerçek insanları…”, yazılarıma konu etmeliydim.
Evet, bu eleştirilerde yer yer haklıydı, ama benim de bir kaç itirazım olacaktı. Tabii ki Alpler’de yaşayan bir köylünün hayatı gibi, farklı kültüre sahip insanlar, okuyucuya ilginç gelecektir, iyi güzel, ama ya bizim insanlarımız, onlar öyle mi ya? Herkes birbirini tanıyor, herkes aynı elbiseleri giyip, aynı “İkinci” sigarasını içiyor, böylece iç içe yaşayıp gidiyorlar, kimi kime anlatacaksın?
Bu açıklamaları yapmak ve karşılıklı fikir alışverişinde bulunmak üzere, Bozkır bey’in yayınevine gitmeliydim, evet en kısa sürede gidip görüşmeliydim, hatta hiç zaman kaybetmeden, sıcağı sıcağına, yarın gitmem en doğrusu olur diye düşündüm…
Öğleye doğru, adıma gelen zarfı da yanıma alarak yola çıktım. Bindiğim otobüs tıka basa dolu olmasına rağmen, halimden memnun, ayakta dikilip, kendini iyice kabul ettirmiş ve herkes tarafından tanınan bir yazar edasıyla, en küçük bir ayrıntıyı bile kaçırmamak için etrafımı gözlüyordum…
İşte, Bozkır bey’in dedikleri burada kafama dank etti… “Her yer insan ve hayatın esrarengiz parçalarıyla dolu”ydu ve tabii ki bunları görebilmek için herkese, her yere, bir yazar duyarlılığıyla bakmasını bilmek gerekiyordu…
Şu, burnunu ikide bir, annesinin koluna silen çocuk, kim bilir hastane durağında inmemek için niye bu kadar diretiyor? Acaba olacağı iğnenin korkusu mu onu bu yönde hareket etmeye zorluyor? Hâlbuki az önce annesinin kucağında oturup dışarıyı izlerken, camı boydan boya yaladıkça yediği çimdiklerin acısını bile duymuyor gibiydi…
Ya şu biletçiye ne demeli? Burnunu karıştırıp, karıştırıp yine aynı ellerle bilet kesmiyor mu? Böyle sorumsuz, pis insanları, derhal mesleğinden men etmek gerekmez mi? Böyle pis bir insan, tabii ki az önce hastaneden binip, elindeki kavanoza tükürüp duran veremliyi de otobüse alırken hiç kaygı duymamıştır…
Şu, bozuk paraları yorulmak nedir bilmeden, avucunda şıkır şıkır çevirip duran adamı yazmak lazım esasında, kendisi çok sinirli biri diye mi böyle yapıyor, yoksa insanları sinir hastası yaparak, vizite ücretinden yüzde alan bir asabiye asistanı mı?
Peki, hepsini geçelim, elindeki pasoyu, biletçinin görmesine fırsat vermeden, tekrar aynı hızla cebine sokan şu saçı başı ağarmış adam, bu yaşında hangi okulun öğrencisi olabilir, bunca yıl okuduysa bile, topluma verdiği maddi zararı kim nasıl hesaplayabilir. Fakat bunların hiçbiri de, yazılacak güzel hikâyelerin kahramanları olamayacak kadar, sıradan değil mi?
Zorla taşıdığı koca bidonu, canım elbiselerde gazyağı lekeleri bırakarak, milleti ite kaka kendine yer açan, şu kasketli adamdan her semtte yok mu?
Ya kendi kocasının arabasındaymış gibi rahatlıkla sakız çiğneyerek, kucağındaki naylon kaba, şak! şuk! ‘ayşe kadın’ ayıklayan şu hanıma, istikameti üzerinde pazar kurulan her otobüste rastlanmaz mı?
Demin ki yemin billâh eden adam gibileri yok mu başka yerlerde, sanki bütün otobüs halkı anlamadı mı, adamın elinden düşen kavanozdan dökülenin idrar tahlili için hastaneye götürüldüğünü, hiç mi şıra görmedik dediği gibi?
Bu sıcakta sırtındaki soğuk su güğümünden, eğilerek otobüste bardak bardak su satan, sonra da bilet parası vermeden sıvışan sucu, her semtin otobüsüne binmez mi?
Bunların hangi birinin yer aldığı hikâye, ‘egzotik adada baş başa kalınan, yerli, güzel kızın anlatıldığı hikâye’ kadar, okuyucuları çeşitli hayallere götürebilir?
Bozkır bey gelsin de buradaki insanlara bakıp, kendi hikâye yazsın.
Fakat bir dakika… Tabii ya… Bakmak yeterli gelmiyorsa, dinlemek de yardımcı olabilir. Bak bunu hiç düşünmemiştim, insanları dinlemek…
Bakmak demek sadece görmek demek değil ki, aynı zamanda onları dinlemek de gerekir… Hem de ilk ağızdan, kendi hikâyelerini, kendi ağızlarından alıvermek, bu çok akıllıca… İlahi Bozkır Bey şunu şöyle açık açık yazıverseydin ya, sen ne kurnazmışsın meğer… Kolay değil tabii, öyle, her önüne geleni koskoca yayınevinin koltuğuna oturtmazlar, kim bilir kaçın kurasısın sen…
Bu fikirlerle, yaratıcı gücümde fırtınalar kopup duruyor, şimdi bulduğum yöntemle, bir şeyler yakalamak için bütün konuşmaların hepsini birden duymaya çalışıyordum ama bu böyle olmayacaktı. Dikkatli bir şekilde, her konuşma, tek tek ele alınmalıydı.
Kemik rengi yün beresi, kirden griye dönmüş adam, hararetli hararetli anlattığı şeyi, daha da inandırıcı kılmak için, iki de bir, yanındakinin kolunu, “Vallahi… Bak!” diyerek, dürtüp duruyordu…
Hemen adamlara kulak kabarttım…
“Yalan mı? Bütün bunları boşuna mı yapıyorlar sanıyorsun, koskoca Almanya’da adam kıtlığı mı var ki, bizden işçi istesinler? Valla… Bak, yalan mı?”
“Niye olacak… Biliyorlar bizim işsiz güçsüz takımı olduğumuzu… Hem iş olmayan tek memleket biziz, hem de en ucuza biz çalışırız da ondan…”
“Olur mu hiç… Bunlar, duymuşlar görmüşler cihan harbinde türkün gücünü, orada iş bahanesiyle yeni nesiller yetiştirip, tekrar muvaffak olamadıkları hayallerini gerçekleştirip, dünyayı bizimkilerin kuvvetiyle ele geçirmeye çalışacaklar. Valla… Bak, yalan mı? Nazi milliyetçiliğini yeniden hortlatacaklar. Anlaşılmasın diye de, artık gamalı haçtan vazgeçip, her yere, tam tersi, yumuşak hatlara sahip daireler koyuyorlar… Göstere, göstere, valla… Bak mersedes, bemeve arabalara, tosbağalara, opellere, hepsinin alâmetifarikasında daire var… Hep mi tesadüf?”
Adamı bıraksalar, süngü tüfek kuşanıp Alman sınırlarına dayanacak, öyle hırslı ve inanarak anlatıyor ki, bir an için benim bile inanasım geldi, ama bunlardan bana pek malzeme çıkacağa benzemiyordu.
Yanımdaki yaşlı hanımdan izin isteyerek daha arkalara doğru ilerledim. İki genç aralarında konuşuyorlardı. Birbirlerine bakmadan, sanki kendi kendilerine konuşuyorlar gibi olsalar da, kulağıma ilk gelenlerden gizli ve özel şeyler konuştukları için böyle yaptıklarını anlamak pek de zor değildi.
Ben öyle, insanların özel konularına meraklı olup, kendini onların dedikodularını duymaya adamış kişilerden değilimdir, ama burada, sanatsal bir vazifenin yerine getirilmesi söz konusu olduğu için, her zamankinden farklı bir durum mevzubahisti.
Bir yandan, camdan bakarak, onlarla hiç ilgilenmiyormuş gibi yapıyor, bir yandan da dikkatle onları dinliyordum…
Gençler kendilerini dinlediğimi anlamasınlar diye de, bu hat’a ilk kez binmiş yabancı birinin, ineceği durağı kaçırmamak için yaptıklarını, harfi harfine uyguluyordum. Kimi zaman eğilip, bükülüp, durmadan dışarı bakıyor, kimi zaman anlamsız bir direği, gözden kayboluncaya kadar takip ederek, sırf dışarısıyla ilgileniyor görünmeye çalışıyordum…
Meğerse edebiyat uğruna gözlem yapmak, ne kadar da meşakkatli bir işmiş. Fakat yılmamak lazım, çok malzeme var buralarda çok, Bozkır bey’in dediği gibi “Hikâye kahramanlarımız, aramızda, evlerde, sokaklarda, otobüslerde…”
“Her gün veriyorum ama yetmiyor ki, ben verdikçe o istiyor…”
“İster tabi… Bir gün verme de bak ne oluyor…”
“Bilsem böyle külfetli olacağını, hiç bulaşır mıydım?”
“Onu en baştan düşünecektin, bir tane değil ki bunlar, her biri ayrı ister…”
İşte, işte, bu okul harçlığını zar zor bulan zavallı gençler de, toplumumuzun yüzkarası rüşvet batağına saplanmış olacaklar, kim bilir ne için çocukları haraca bağladılar?
“Elli kere ver yine isterler, çok açgözlüler, ilk başlarda çok uğraştım, ama inanmazsın beni gördükleri anda tanıyorlar…”
“Tabii tanırlar, bir tek seni biliyorlar da ondan…”
Evet, belki de böyle rüşvet gibi, sosyal yaralara parmak basmak lazım, değil mi?
“Bana da biri her gün gelip yiyeceğimi verse ben de tanırım…”
“Canım, öyle tabii… Sonuçta balık bunlar ne bilsinler…”
Tüh! Tam da kendime işleyecek bir konu buldum derken, şunların yaptıklarına bak. Bir saattir balıklardan bahsediyorlarmış, en çetrefilli polisiye bulmacayı çözer gibi nasıl da heyecanlanmıştım, oysa boşuna ümitlenmişim… Bozkır bey gelsin de bu insanların ne kadar hayal gücünden yoksun olduklarını bizzat kendi görsün, hikâye mi çıkarmış bunlardan?
Birden otobüsün ortalarında bağıra çağıra bir kavga patladı, yolcular arasında ki dalgalanmalardan görebildiğim kadarıyla iki kadın, saç saça, baş başa tutuşmuş, bir yandan da karşılıklı ağza alınmayacak küfürler savuruyorlardı…
Hiç böyle edepsiz kadınlar var mı “Madam Bovary” de, “Anna Karanina”da? Nasıl kahraman bunlar?
Biri, “A!… Delinin zoruna bak, portakalın üstünde adın mı yazıyor?” diyor, ötekisi de portakalın, dağılan pazar çantasından düşüp, taaa en öne kadar yuvarlandığını iddia ediyordu… Ah! Bozkır bey, ah! Gel de gör hikâye kahramanlarını, bir portakal için birbirlerini öldürüyorlar…
Hikâyelerimden kopyalar alıp, postaya verdiğimi unutmak üzereyken, apartman boşluğunda, elektrik saatlerinin arasına sıkıştırılmış, sarı, büyük bir zarf, uzun geçen bekleme süresini, coşkulu bir zafer gününe dönüştürmüştü.
Sahibi olduğu yayınevine, rengârenk, uçan, minik bir canlının ismini koymayı uygun gören Bozkır bey, hikâyelerimden övgüyle bahsediyor, hatta bazılarının yayınlanabileceği ümidini veriyordu.
Daktilodan çıkmış yazısını okudukça, Bozkır bey’in gönlümdeki saygınlığı yükseliyor, kendisini görmemiş olsam da, nasıl biri olduğunu az çok tahmin edebiliyordum… Onu, ya matbaadan yeni gelen baskıları kontrol edip, sağa sola emirler yağdırırken, ya da radyosundan gelen klasik müziğin sesini kısıp, karşısındaki masada oturan sekreter kıza “Yaz kızım…” derken hayal ediyordum…
Bozkır bey’in belirttiğine göre, tek sorun; yazdıklarımın pek gerçekçi olmamasıydı. “Hikâyeler güzel…”di de, “İnsan nerede?”ydi. “İyi bir hikâye yazarı olmak için, sadece hayal gücü yeterli değildi”, “…biraz da gözlem yapıp, insanları, sokaktaki gerçek insanları…”, yazılarıma konu etmeliydim.
Evet, bu eleştirilerde yer yer haklıydı, ama benim de bir kaç itirazım olacaktı. Tabii ki Alpler’de yaşayan bir köylünün hayatı gibi, farklı kültüre sahip insanlar, okuyucuya ilginç gelecektir, iyi güzel, ama ya bizim insanlarımız, onlar öyle mi ya? Herkes birbirini tanıyor, herkes aynı elbiseleri giyip, aynı “İkinci” sigarasını içiyor, böylece iç içe yaşayıp gidiyorlar, kimi kime anlatacaksın?
Bu açıklamaları yapmak ve karşılıklı fikir alışverişinde bulunmak üzere, Bozkır bey’in yayınevine gitmeliydim, evet en kısa sürede gidip görüşmeliydim, hatta hiç zaman kaybetmeden, sıcağı sıcağına, yarın gitmem en doğrusu olur diye düşündüm…
Öğleye doğru, adıma gelen zarfı da yanıma alarak yola çıktım. Bindiğim otobüs tıka basa dolu olmasına rağmen, halimden memnun, ayakta dikilip, kendini iyice kabul ettirmiş ve herkes tarafından tanınan bir yazar edasıyla, en küçük bir ayrıntıyı bile kaçırmamak için etrafımı gözlüyordum…
İşte, Bozkır bey’in dedikleri burada kafama dank etti… “Her yer insan ve hayatın esrarengiz parçalarıyla dolu”ydu ve tabii ki bunları görebilmek için herkese, her yere, bir yazar duyarlılığıyla bakmasını bilmek gerekiyordu…
Şu, burnunu ikide bir, annesinin koluna silen çocuk, kim bilir hastane durağında inmemek için niye bu kadar diretiyor? Acaba olacağı iğnenin korkusu mu onu bu yönde hareket etmeye zorluyor? Hâlbuki az önce annesinin kucağında oturup dışarıyı izlerken, camı boydan boya yaladıkça yediği çimdiklerin acısını bile duymuyor gibiydi…
Ya şu biletçiye ne demeli? Burnunu karıştırıp, karıştırıp yine aynı ellerle bilet kesmiyor mu? Böyle sorumsuz, pis insanları, derhal mesleğinden men etmek gerekmez mi? Böyle pis bir insan, tabii ki az önce hastaneden binip, elindeki kavanoza tükürüp duran veremliyi de otobüse alırken hiç kaygı duymamıştır…
Şu, bozuk paraları yorulmak nedir bilmeden, avucunda şıkır şıkır çevirip duran adamı yazmak lazım esasında, kendisi çok sinirli biri diye mi böyle yapıyor, yoksa insanları sinir hastası yaparak, vizite ücretinden yüzde alan bir asabiye asistanı mı?
Peki, hepsini geçelim, elindeki pasoyu, biletçinin görmesine fırsat vermeden, tekrar aynı hızla cebine sokan şu saçı başı ağarmış adam, bu yaşında hangi okulun öğrencisi olabilir, bunca yıl okuduysa bile, topluma verdiği maddi zararı kim nasıl hesaplayabilir. Fakat bunların hiçbiri de, yazılacak güzel hikâyelerin kahramanları olamayacak kadar, sıradan değil mi?
Zorla taşıdığı koca bidonu, canım elbiselerde gazyağı lekeleri bırakarak, milleti ite kaka kendine yer açan, şu kasketli adamdan her semtte yok mu?
Ya kendi kocasının arabasındaymış gibi rahatlıkla sakız çiğneyerek, kucağındaki naylon kaba, şak! şuk! ‘ayşe kadın’ ayıklayan şu hanıma, istikameti üzerinde pazar kurulan her otobüste rastlanmaz mı?
Demin ki yemin billâh eden adam gibileri yok mu başka yerlerde, sanki bütün otobüs halkı anlamadı mı, adamın elinden düşen kavanozdan dökülenin idrar tahlili için hastaneye götürüldüğünü, hiç mi şıra görmedik dediği gibi?
Bu sıcakta sırtındaki soğuk su güğümünden, eğilerek otobüste bardak bardak su satan, sonra da bilet parası vermeden sıvışan sucu, her semtin otobüsüne binmez mi?
Bunların hangi birinin yer aldığı hikâye, ‘egzotik adada baş başa kalınan, yerli, güzel kızın anlatıldığı hikâye’ kadar, okuyucuları çeşitli hayallere götürebilir?
Bozkır bey gelsin de buradaki insanlara bakıp, kendi hikâye yazsın.
Fakat bir dakika… Tabii ya… Bakmak yeterli gelmiyorsa, dinlemek de yardımcı olabilir. Bak bunu hiç düşünmemiştim, insanları dinlemek…
Bakmak demek sadece görmek demek değil ki, aynı zamanda onları dinlemek de gerekir… Hem de ilk ağızdan, kendi hikâyelerini, kendi ağızlarından alıvermek, bu çok akıllıca… İlahi Bozkır Bey şunu şöyle açık açık yazıverseydin ya, sen ne kurnazmışsın meğer… Kolay değil tabii, öyle, her önüne geleni koskoca yayınevinin koltuğuna oturtmazlar, kim bilir kaçın kurasısın sen…
Bu fikirlerle, yaratıcı gücümde fırtınalar kopup duruyor, şimdi bulduğum yöntemle, bir şeyler yakalamak için bütün konuşmaların hepsini birden duymaya çalışıyordum ama bu böyle olmayacaktı. Dikkatli bir şekilde, her konuşma, tek tek ele alınmalıydı.
Kemik rengi yün beresi, kirden griye dönmüş adam, hararetli hararetli anlattığı şeyi, daha da inandırıcı kılmak için, iki de bir, yanındakinin kolunu, “Vallahi… Bak!” diyerek, dürtüp duruyordu…
Hemen adamlara kulak kabarttım…
“Yalan mı? Bütün bunları boşuna mı yapıyorlar sanıyorsun, koskoca Almanya’da adam kıtlığı mı var ki, bizden işçi istesinler? Valla… Bak, yalan mı?”
“Niye olacak… Biliyorlar bizim işsiz güçsüz takımı olduğumuzu… Hem iş olmayan tek memleket biziz, hem de en ucuza biz çalışırız da ondan…”
“Olur mu hiç… Bunlar, duymuşlar görmüşler cihan harbinde türkün gücünü, orada iş bahanesiyle yeni nesiller yetiştirip, tekrar muvaffak olamadıkları hayallerini gerçekleştirip, dünyayı bizimkilerin kuvvetiyle ele geçirmeye çalışacaklar. Valla… Bak, yalan mı? Nazi milliyetçiliğini yeniden hortlatacaklar. Anlaşılmasın diye de, artık gamalı haçtan vazgeçip, her yere, tam tersi, yumuşak hatlara sahip daireler koyuyorlar… Göstere, göstere, valla… Bak mersedes, bemeve arabalara, tosbağalara, opellere, hepsinin alâmetifarikasında daire var… Hep mi tesadüf?”
Adamı bıraksalar, süngü tüfek kuşanıp Alman sınırlarına dayanacak, öyle hırslı ve inanarak anlatıyor ki, bir an için benim bile inanasım geldi, ama bunlardan bana pek malzeme çıkacağa benzemiyordu.
Yanımdaki yaşlı hanımdan izin isteyerek daha arkalara doğru ilerledim. İki genç aralarında konuşuyorlardı. Birbirlerine bakmadan, sanki kendi kendilerine konuşuyorlar gibi olsalar da, kulağıma ilk gelenlerden gizli ve özel şeyler konuştukları için böyle yaptıklarını anlamak pek de zor değildi.
Ben öyle, insanların özel konularına meraklı olup, kendini onların dedikodularını duymaya adamış kişilerden değilimdir, ama burada, sanatsal bir vazifenin yerine getirilmesi söz konusu olduğu için, her zamankinden farklı bir durum mevzubahisti.
Bir yandan, camdan bakarak, onlarla hiç ilgilenmiyormuş gibi yapıyor, bir yandan da dikkatle onları dinliyordum…
Gençler kendilerini dinlediğimi anlamasınlar diye de, bu hat’a ilk kez binmiş yabancı birinin, ineceği durağı kaçırmamak için yaptıklarını, harfi harfine uyguluyordum. Kimi zaman eğilip, bükülüp, durmadan dışarı bakıyor, kimi zaman anlamsız bir direği, gözden kayboluncaya kadar takip ederek, sırf dışarısıyla ilgileniyor görünmeye çalışıyordum…
Meğerse edebiyat uğruna gözlem yapmak, ne kadar da meşakkatli bir işmiş. Fakat yılmamak lazım, çok malzeme var buralarda çok, Bozkır bey’in dediği gibi “Hikâye kahramanlarımız, aramızda, evlerde, sokaklarda, otobüslerde…”
“Her gün veriyorum ama yetmiyor ki, ben verdikçe o istiyor…”
“İster tabi… Bir gün verme de bak ne oluyor…”
“Bilsem böyle külfetli olacağını, hiç bulaşır mıydım?”
“Onu en baştan düşünecektin, bir tane değil ki bunlar, her biri ayrı ister…”
İşte, işte, bu okul harçlığını zar zor bulan zavallı gençler de, toplumumuzun yüzkarası rüşvet batağına saplanmış olacaklar, kim bilir ne için çocukları haraca bağladılar?
“Elli kere ver yine isterler, çok açgözlüler, ilk başlarda çok uğraştım, ama inanmazsın beni gördükleri anda tanıyorlar…”
“Tabii tanırlar, bir tek seni biliyorlar da ondan…”
Evet, belki de böyle rüşvet gibi, sosyal yaralara parmak basmak lazım, değil mi?
“Bana da biri her gün gelip yiyeceğimi verse ben de tanırım…”
“Canım, öyle tabii… Sonuçta balık bunlar ne bilsinler…”
Tüh! Tam da kendime işleyecek bir konu buldum derken, şunların yaptıklarına bak. Bir saattir balıklardan bahsediyorlarmış, en çetrefilli polisiye bulmacayı çözer gibi nasıl da heyecanlanmıştım, oysa boşuna ümitlenmişim… Bozkır bey gelsin de bu insanların ne kadar hayal gücünden yoksun olduklarını bizzat kendi görsün, hikâye mi çıkarmış bunlardan?
Birden otobüsün ortalarında bağıra çağıra bir kavga patladı, yolcular arasında ki dalgalanmalardan görebildiğim kadarıyla iki kadın, saç saça, baş başa tutuşmuş, bir yandan da karşılıklı ağza alınmayacak küfürler savuruyorlardı…
Hiç böyle edepsiz kadınlar var mı “Madam Bovary” de, “Anna Karanina”da? Nasıl kahraman bunlar?
Biri, “A!… Delinin zoruna bak, portakalın üstünde adın mı yazıyor?” diyor, ötekisi de portakalın, dağılan pazar çantasından düşüp, taaa en öne kadar yuvarlandığını iddia ediyordu… Ah! Bozkır bey, ah! Gel de gör hikâye kahramanlarını, bir portakal için birbirlerini öldürüyorlar…
Kedi sapığı…
Canım sevgilim. İnan ki gazetede yazılanlar doğru değil… Lütfen bana, sadece bana inan. Sana durumu anlatacaktım ama kaç kere telefonu yüzüme kapadın.
Bir de hiç dinlemeden “Senin gibi bir caniyle konuşmak istemiyorum, bir daha arama” diyorsun. Lütfen hiç değilse sana yazdıklarımı oku. Sonra kararında ısrar edersen sen bilirsin…
Niyeyse bilmem bana hep böyle olur; eğer bir güne kötü başlamışsam öyle kötü gider. O gün de yine öyle oldu. Taa en başından belliydi. Bir pazar günü ancak bu kadar kötü başlayabilirdi.
Yorgun ve uykusuz geçen bir gecenin sonunda zorla sabahı sabah etmiştim. Ne kahvaltı edebilecek iştahım vardı ne de radyo, teyp açıp neşelenecek halim. Kendime geleyim diye önce soğuk suyla alelacele bir banyo yaptım. Banyodan çıkınca bir hararet bastı bir hararet anlatamam, ne soğuk su kesti ne soda.
Hindistan’dan arkadaşımın getirdiği bornozumu, hani şu kaplan desenli olanı, üzerimden çıkarmadan açık camın önüne oturup serinlemeye çalıştım. Başıma gelecekleri bilseydim her şeye şükreder yerimden kıpırdamazdım ama biliyorsun akacak kan damarda durmazmış. Ne yazık ki benimkini de ancak üç dikiş atarak durdurabildiler.
Ben öyle bornozla camın önünde oturup dışarıya bakarken bir de ne göreyim. Şu gazetede bahsedilen “Şirin kedi yavruları” tam caddenin ortasında sahipsiz bir oraya bir buraya gidip durmuyorlar mı? Önce öylesine bakıyordum ama sonra durumun ciddiyetini kavradım; İlk araba geçtiğinde ezilecekler…
Biliyorsun bizim ev tepede, camdan en aşağıdaki sokaklar bile görülüyor. Ben baktığım anda inadına yokuşun başından bir araba tırmanmaya başlamasın mı? Pazar sabahı çevrede kimse yok, in cin top oynuyor. Zavallı kediciklerin kaderi benim elimde.
Bir an için tereddüt ettiysem de nasıl olsa kimse yok diye bornozla çıkmaya karar verdim. Kapının önündeki eski spor ayakkabıları ayağıma geçirip fırladım dışarı. Allahtan kediler küçük de kaçmıyorlar. Hemen birini yakaladım, diğerini de aldım öbür elime. Üçüncüyü diğer yavrularla birlikte iki elimin arasına sıkıştırıp kurtaracağım ama iki tane daha var. Arabanın sesi yavaş yavaş duyulmaya başladı, aldı mı beni bir heyecan… Hemen kedilerden birini bornozun geniş cebine attım. Bir elim boş kalınca başladım yavruları toplamaya. Yerden aldığımı aceleyle öbür cebime koydum. İki tanesi ceplerimde, biri bir elimde diğerini kolumla göğsümün arasına sıkıştırdım.
Araba yaklaşıyor, yavrulardan biri caddenin karşısına kaçtı. Tam o anda karşıki evin bahçesinden büyük bir kedi çıktı. Kaçan yavruyu ensesinden yakalayıp havaya kaldırınca anladım ki bu bizimkilerin annesi.
Ben caddenin bir tarafındayım anne kedi öbür tarafında. Elimdeki kedileri sallayıp dururken, kedilerin annesi ağzındaki yavruyla bendekilerin yanına gelmeye çalışıyor. Biz bu durumdayken araba çabucak geçiversin diye dua ediyorum ama şoför yanındaki adamla birlikte bana baka baka arabayı yalpalayarak sürmeye başlamasın mı? Ezilmemek için kaldırıma zor attım kendimi. Fakat geri geri kaçarken kaldırıma takılıp düştüm. Elimde de kediler var, bırakamadığım için elimle kolumla kendimi koruyamadım hafifçe başımı yere çarptım. Başım da o zaman kanamış olacak…
Neyse ki arabadakiler yalpalaya yalpalaya da olsa büyük bir kazaya neden olmadan gitti. Tam toparlanıp yerden kalkacaktım ki açık pencerelerden birinden bir kadın çığlık çığlığa bağırmaya başladı “Sapık herif! Tüü! Allah boyunu posunu devirsin!” Daha ben ne olduğunu anlamadan millet camlara üşüştü. Her kafadan bir ses çıkıyor “N’oolmuş? N’oolmuş?” Ben aşağıdan durumu anlatmaya çalışıyorum ama beni dinleyen kim?
Artık “Sapık, kedi hırsızı!” diye bağıranlar mı ararsın “Kedileri öldürüyorlar!” diyerek aşağıya koşanlar mı…
Ben kedileri yere bırakmak üzereyken ortalık iyice birbirine girdi. Pat biri yapıştı koluma. Adam bir yandan “Hele dur bir hemşerim. Bu ne hâl bu böyle, hamamdan mı kaçtın?” diyor bir yandan da kolumu sıktıkça sıkıyor. Öbür taraftan kedilerin annesi ağzındaki yavruyu bırakmış, hababam zıplayıp zıplayıp yavrularını alsın diye dizlerimi tırmık içinde bırakıyor…
Ne yapacağımı şaşırmıştım ki kelli felli, iri yarı bir adam başımda toplanan kalabalığı ikiye yarıp yanımıza geldi. O gelince kalabalık birden sustu ve bir an için sessizlik oldu. Adam da bunu bekliyor olacaktı ki külhanbeyi ağzıyla uzata uzata sordu: “Kardeş sen sapık mısın?”
Fırsat bu fırsattır diye hemen cevabı yapıştırdım: “Ne sapığı beyefendi?” Beyefendinin cevabı da aynı hızda oldu: “Kedi sapığı…”
Tabii, yine ortalık karıştı ve yine herkes bir şeyler söylemeye başladı.
Şaşkınlıktan kediler hâlå elimde. Arada da boş durmayıp beni itip kakıyorlar.
Ama şişman bir kadın vardı ki öldürücü darbeyi o vurdu; “Bu var ya bu! Kedilerin derisinden kendine manto yapıyor. Nah! Üstündekine bakın!
Yine herkes sustu ve sessizlik olunca konuşan adam araya girdi: “Doğru mu lan?” Ben “Olur mu hiç öyle şey?” demeye kalmadan, bu sefer çocuklardan biri atıldı: Aaa! Ceplerinde de kedi var! İşte o zaman kıyamet koptu…
Hepsi birden üzerime saldırdı.
Saçımı çekenlerden kurtulmaya çalışıyordum ki polis sireni duyulunca herkes bir kenara kaçıverdi… Gerisini tahmin edersin artık; İki üç şahit, meraklı bir kaç mahalleli, ben, polisler… Hep beraber karakola gittik, sorgu sual saatler sürdü. Her şey anlaşıldı ama işgüzar polis muhabirinin elimde kediler, üstümde bornoz, yarı çıplak resmimi çekmesini engelleyemedim.
Bir de hiç dinlemeden “Senin gibi bir caniyle konuşmak istemiyorum, bir daha arama” diyorsun. Lütfen hiç değilse sana yazdıklarımı oku. Sonra kararında ısrar edersen sen bilirsin…
Niyeyse bilmem bana hep böyle olur; eğer bir güne kötü başlamışsam öyle kötü gider. O gün de yine öyle oldu. Taa en başından belliydi. Bir pazar günü ancak bu kadar kötü başlayabilirdi.
Yorgun ve uykusuz geçen bir gecenin sonunda zorla sabahı sabah etmiştim. Ne kahvaltı edebilecek iştahım vardı ne de radyo, teyp açıp neşelenecek halim. Kendime geleyim diye önce soğuk suyla alelacele bir banyo yaptım. Banyodan çıkınca bir hararet bastı bir hararet anlatamam, ne soğuk su kesti ne soda.
Hindistan’dan arkadaşımın getirdiği bornozumu, hani şu kaplan desenli olanı, üzerimden çıkarmadan açık camın önüne oturup serinlemeye çalıştım. Başıma gelecekleri bilseydim her şeye şükreder yerimden kıpırdamazdım ama biliyorsun akacak kan damarda durmazmış. Ne yazık ki benimkini de ancak üç dikiş atarak durdurabildiler.
Ben öyle bornozla camın önünde oturup dışarıya bakarken bir de ne göreyim. Şu gazetede bahsedilen “Şirin kedi yavruları” tam caddenin ortasında sahipsiz bir oraya bir buraya gidip durmuyorlar mı? Önce öylesine bakıyordum ama sonra durumun ciddiyetini kavradım; İlk araba geçtiğinde ezilecekler…
Biliyorsun bizim ev tepede, camdan en aşağıdaki sokaklar bile görülüyor. Ben baktığım anda inadına yokuşun başından bir araba tırmanmaya başlamasın mı? Pazar sabahı çevrede kimse yok, in cin top oynuyor. Zavallı kediciklerin kaderi benim elimde.
Bir an için tereddüt ettiysem de nasıl olsa kimse yok diye bornozla çıkmaya karar verdim. Kapının önündeki eski spor ayakkabıları ayağıma geçirip fırladım dışarı. Allahtan kediler küçük de kaçmıyorlar. Hemen birini yakaladım, diğerini de aldım öbür elime. Üçüncüyü diğer yavrularla birlikte iki elimin arasına sıkıştırıp kurtaracağım ama iki tane daha var. Arabanın sesi yavaş yavaş duyulmaya başladı, aldı mı beni bir heyecan… Hemen kedilerden birini bornozun geniş cebine attım. Bir elim boş kalınca başladım yavruları toplamaya. Yerden aldığımı aceleyle öbür cebime koydum. İki tanesi ceplerimde, biri bir elimde diğerini kolumla göğsümün arasına sıkıştırdım.
Araba yaklaşıyor, yavrulardan biri caddenin karşısına kaçtı. Tam o anda karşıki evin bahçesinden büyük bir kedi çıktı. Kaçan yavruyu ensesinden yakalayıp havaya kaldırınca anladım ki bu bizimkilerin annesi.
Ben caddenin bir tarafındayım anne kedi öbür tarafında. Elimdeki kedileri sallayıp dururken, kedilerin annesi ağzındaki yavruyla bendekilerin yanına gelmeye çalışıyor. Biz bu durumdayken araba çabucak geçiversin diye dua ediyorum ama şoför yanındaki adamla birlikte bana baka baka arabayı yalpalayarak sürmeye başlamasın mı? Ezilmemek için kaldırıma zor attım kendimi. Fakat geri geri kaçarken kaldırıma takılıp düştüm. Elimde de kediler var, bırakamadığım için elimle kolumla kendimi koruyamadım hafifçe başımı yere çarptım. Başım da o zaman kanamış olacak…
Neyse ki arabadakiler yalpalaya yalpalaya da olsa büyük bir kazaya neden olmadan gitti. Tam toparlanıp yerden kalkacaktım ki açık pencerelerden birinden bir kadın çığlık çığlığa bağırmaya başladı “Sapık herif! Tüü! Allah boyunu posunu devirsin!” Daha ben ne olduğunu anlamadan millet camlara üşüştü. Her kafadan bir ses çıkıyor “N’oolmuş? N’oolmuş?” Ben aşağıdan durumu anlatmaya çalışıyorum ama beni dinleyen kim?
Artık “Sapık, kedi hırsızı!” diye bağıranlar mı ararsın “Kedileri öldürüyorlar!” diyerek aşağıya koşanlar mı…
Ben kedileri yere bırakmak üzereyken ortalık iyice birbirine girdi. Pat biri yapıştı koluma. Adam bir yandan “Hele dur bir hemşerim. Bu ne hâl bu böyle, hamamdan mı kaçtın?” diyor bir yandan da kolumu sıktıkça sıkıyor. Öbür taraftan kedilerin annesi ağzındaki yavruyu bırakmış, hababam zıplayıp zıplayıp yavrularını alsın diye dizlerimi tırmık içinde bırakıyor…
Ne yapacağımı şaşırmıştım ki kelli felli, iri yarı bir adam başımda toplanan kalabalığı ikiye yarıp yanımıza geldi. O gelince kalabalık birden sustu ve bir an için sessizlik oldu. Adam da bunu bekliyor olacaktı ki külhanbeyi ağzıyla uzata uzata sordu: “Kardeş sen sapık mısın?”
Fırsat bu fırsattır diye hemen cevabı yapıştırdım: “Ne sapığı beyefendi?” Beyefendinin cevabı da aynı hızda oldu: “Kedi sapığı…”
Tabii, yine ortalık karıştı ve yine herkes bir şeyler söylemeye başladı.
Şaşkınlıktan kediler hâlå elimde. Arada da boş durmayıp beni itip kakıyorlar.
Ama şişman bir kadın vardı ki öldürücü darbeyi o vurdu; “Bu var ya bu! Kedilerin derisinden kendine manto yapıyor. Nah! Üstündekine bakın!
Yine herkes sustu ve sessizlik olunca konuşan adam araya girdi: “Doğru mu lan?” Ben “Olur mu hiç öyle şey?” demeye kalmadan, bu sefer çocuklardan biri atıldı: Aaa! Ceplerinde de kedi var! İşte o zaman kıyamet koptu…
Hepsi birden üzerime saldırdı.
Saçımı çekenlerden kurtulmaya çalışıyordum ki polis sireni duyulunca herkes bir kenara kaçıverdi… Gerisini tahmin edersin artık; İki üç şahit, meraklı bir kaç mahalleli, ben, polisler… Hep beraber karakola gittik, sorgu sual saatler sürdü. Her şey anlaşıldı ama işgüzar polis muhabirinin elimde kediler, üstümde bornoz, yarı çıplak resmimi çekmesini engelleyemedim.
Modern zamanlar ve heykeltraş mağara adamı…
Uzun bir aradan sonra ilk kez, kendisi ve ailesi için sığınabileceği güvenli bir mağara bulmuştu… Daha önceki gibi burada avlardan artanları ellerinden alamayacaklardı. Hem bu mağaranın duvarları daha parlaktı, girişinden içeri yansıyan ışığı taaa en diplere kadar iletiyordu. Burasının kendilerine ait olduğunu gösterebilmek için yanında taşıdığı keskin taşın ucuyla, karısının meraklı bakışları altında, duvara kendisinin, karısının ve çocuğunun resimlerini çizdi. Bu hepsinin hoşuna gitmişti, burası artık onlarındı.
xxx
Önce okul kapısının camına asılmış olan sınav sonuçlarına bakmaya korkmuş, sonra bir cesaretle hızlıca gözlerini kâğıdın üstündeki listede gezdirmişti. Evet, korktuğu başına gelmiş, sınavı kazanamamıştı. İçindeki heyecan yerini üzüntüye bıraktı, yavaş yavaş tüm isimleri tek tek okudu, kendi ismini bulamadı… Üzüntüsünü gizlemeye çalışarak, öğretmenini bulmak için okuldan içeri girdi…
xxx
Mağaradaki ilk gece büyük bir umut ve sevinç içinde birbirlerine sokularak uyudular. Günün ilk ışıklarıyla birlikte çocuk huysuzlanmaya başladı, karnı acıkmıştı. Adam bir önceki günün yorgunluğunu tam olarak üstünden atamamıştı, her ne kadar karısı bir kaç deri parçası ve çanaktan oluşan eşyalarını taşımasına yardım etse de çocuğu günlerden beridir hep o taşıyordu. Zor da olsa kalktı, karısı da hemen arkasından uyanmıştı. Karısı, çocuğu ve karnını işaret ederek acıktıklarını belli etti. Adam avlanmak üzere keskin taşı yanına alarak yola koyuldu…
xxx
Öğretmeni odasında bir şeyler okurken buldu, yanına gidip “Günaydın” dedi. Öğretmen onu görür görmez kendisinin de üzüntülü olduğunu belirten bir hareket yaptı konuşmaya başladılar…
—Biliyorum, gördüm… Çok uğraşmışsın belli.
—O zaman?
—Ben senin daha iyi şeyler yapmanı beklerdim. Sanatsal ya da eleştirel bir şeyler…
—Bir yetenek sınavında, benim bildiğim, diğer katılanlardan daha iyi olmak yeterlidir ama siz benim kendimi aşmamı bekliyorsunuz.
—Üzgünüm. Tek başıma karar veremiyorum.
—Peki, eksiklerim nedir, ne yapmam gerekirdi?
—Bence oldukça iyiydi ama yeterince özgün değildi, yani kendine ait bir şeyler katmamışsın. Yoksa tasarı ve gerçekleştirme aşamalarında bir problemin yok. Binlerce yıl öncesini düşün “Mağaradaki adamı”. Sanat için değil bir şeyler anlatabilmek, kendinden bir şeyler aktarabilmek için mağaranın duvarlarına resim yapan adamı. Duygularını kullan
xxx
Adam uzunca bir süre yürüdü, gördüğü her ağacı kontrol edip toplayabildiği tüm yiyecekleri toplamaya başladı. Yanındaki deri torba meyvelerle dolmuştu, geri dönerken bir kaç tanesini kendisi yedi. Karısı ve çocuğu mağaranın kapısına yakın bir yerde, otların arasında saklanmış kendisini bekliyorlardı. Önce çocuk annesinin yanında saklandığı yerden babasına doğru koştu ardından kadın. Annesi, çocuğun sevinçli ve hırslı bir şekilde, deri torbayı babasından almaya çalışmasını seyretti. Çocuk meyveleri alıp yere oturdu ve yemeye başladı. Adam torbada kalanları karısına uzattı, kadın gülerek elmalardan birini ısırdı, hep beraber mağaraya girdiler…
xxx
Öğretmeninin neler anlatmaya çalıştığını biliyordu. Tüm bunları göz önünde bulundurarak çalışmış ve neredeyse canlı gibi duran bir heykel yapmıştı… Kendisinin bu kadar başarılı olmasına karşın sınavı geçememesini anlayamıyordu, hele bir de şu kibritleri işleyerek mikro heykelcikler yapan kızın geçmesine hiç bir anlam verememişti… Heykeltraş olabilmek için bu kadar çabanın sonunda bir kız çıkıp kibritleri yontsun ve sen kal, olacak iş değil… Eve dönerken artık kendisine yeni yöntemler ya da malzemeler bulması gerektiğini biliyordu…
Eve geldiğinde heykelle ilgili bütün kitaplarını odanın ortasına döktü ve hemen kâğıt kaleme sarılarak notlar almaya başladı. Sorun öğretmenin de söylediği gibi özgünlükteydi.
Kendine özgü bir şeyler katabilirsen işte heykel o zaman heykel oluyor ve malzeme bunu tamamen etkileyen en büyük etken. Şu malzemeleri bir kez daha gözden geçirelim. Öyle bir şey bulmalıyım ki kimse daha önce kullanmamış olsun diye düşünmeye başladı…
xxx
Adam mağaraya çizdiği resimlerin yanına gitti, karısı ve çocuğu onu izliyordu. Son kalan elmayı eline alan adam, bunu çocuğun resminin üzerine, tam eline denk gelecek şekilde duvara dayadı. Elmanın yanına sivri uçlu taşı bitiştirdi ve elmanın etrafında iz bırakacak şekilde küçük bir daire çizdi… Bu buluşundan dolayı çok sevinmişti karısına baktı, hem karısı hem çocuğu hayretle resme eklenen elmaya bakıyorlardı…
xxx
Ders kitaplarında, arada gözden kaçmış bir şeyler olabilir umuduyla her şeyi satır satır, tekrar tekrar okuyordu: Bernini, Degas, Michelangelo… Klasik dönemin en büyük ustaları ve eserleri, Paris alçısı denen kalsiyum sülfat, Parthenon tapınağındaki “Athena” heykelini yapan Phidias, plastik levhalar, ince metal çubukları ile Naum Gabo ve Rönesans’tan beri büyük heykelleri ayakta tutan heykel iskeletleri…
Kafası iyice karışmış işin içinden iyice çıkamaz olmuştu. Yeteneğine ve yaratıcılığına çok güvenmesine rağmen malzeme yönünden oldukça sıkıntı çekiyordu. Kilden yapılan ana modelden alçı kalıp almakta öğretmenlerini şaşırtacak kadar kusursuz bir titizlikle çalışıyordu ama asıl malzemeden heykel elde etmekte kullanılan nokta makinesini hiç görmemişti bile…
xxx
Adam yine karısı ve çocuğu için yiyecek bulmaya gitmişti. Mağaradan epey uzaklaşınca karşılaştığı manzara ile olduğu yerde öylece kalakaldı. Her yer meyve ağaçlarıyla doluydu her çeşit meyve vardı öyle ki hangisini toplayacağını şaşırdı. İlk şaşkınlıkla topladıklarını tekrar yere boşalttı. Karısını ve çocuğunu buraya getirmeli onlara da bu mucizevi güzellikteki besin kaynağını göstermeliydi… Heyecanla mağaraya doğru koşmaya başladı, bir süre sonra yorulunca yavaşladı. Mağaranın bulunduğu tepeye yaklaştığında ise yorgunluktan hızı kesilmiş gücü tükenmek üzereydi. Hiç bu kadar uzun süre dinlenmeden koşmamıştı. İşte tam bu sırada duyduğu çok şiddetli bir çığlıkla kendini toparlayıp merak ve korkuyla etrafı dinlemeye başladı.
xxx
Uykusuz gecelerin ardından, tüm öğrendiklerinin kafasını gittikçe daha da karıştırdığını düşünüp, her şeyi unutmayı denedi. Kendini bir gecede tüm servetini yitiren şanssız kumarbazlar gibi hissediyordu ki, teorik olarak heykelle ilgili en önemli kozlarını henüz kaybetmediğini fark etti: Mekân ve kütle en önemli iki öğe…
Birden beyninde şimşekler çaktı, delice gülmeye başladı… Mekân evrendeki en olağanüstü yapı olan “insan” , kütle ise doğrudan eleştirel bir fikir olacaktı… Artık ne yapacağını bilmenin getirdiği güvenle rahatlamış olarak, derin bir uykuya dalıp, günlerce süren yorucu döneme bir son vermişti…
xxx
Çığlık ve diğer sesler mağaradan, yani karısınla çocuğundan geliyordu… Bu olayın etkisiyle yeniden güç toplayıp koşa koşa mağaranın ağzına doğru tırmanmaya başladı. Tepeye varınca olduğu yerde donup kaldı. Elleri yana düştü, ayakları iyice yavaşladı ogüne kadar hiç bilmediği ve tanımadığı bir acı tam göğsünün ortasına saplandı. Çocuğu, o minik şirin yavrusu, yerde kanlar içinde hareketsizce yatıyordu, kadınsa bağırarak çığlıklar atmaktan vazgeçmiş, minik yavrusunun üstüne eğilip son bir umutla çocuğuna bakıyordu. Adam çevresini inceleyince ayak izlerinden bunu puma ya da aslan benzeri bir hayvanın yaptığını anladı… Bu korkunç olayın ardından günler geçmişti. Karısının üzüntüsünü dindirmenin yollarını arayan adam, bir türlü başarılı olamamakla beraber, taşımakta zorlandığı kendi üzüntüsünün üzerine bir de gözü yaşlı karısının üzüntüsünü eklemişti. Yine bir gün böyle düşünceli bir şekilde mağarada otururken birden aklına bir şey geldi. Hızla yerinden kalktı. Ucu sivri taşı bulup önceden mağaranın duvarına çizdiği oğlunun resminin kenarlarını oymaya başladı. Kadın bir an da olsa üzüntüsünü unutmuş, merakla adamı izliyordu. Adam ter içinde kalmış ama saatlerce süren çalışmanın sonunda, duvardan oyup koparttığı resimli parçayı, hiç bozmadan çıkarmayı becermişti… Bu arkaik heykeli özenle taşıyarak gidip mağaranın girişine yere dikti… Avdan her dönüşünde oğulları artık hep kapının önünde yine onu bekliyor olacaktı…
xxx
Okulun sınav salonu ilk kez böyle bir çalışmaya tanık oluyordu… Modern sanat adına yapılacak her şeyin normal karşılandığı günümüzde, ilginç olabilecek sanatsal çalışmalar artık kimseyi şaşırtmıyordu ama bu seferki gerçekten başkaydı… Genç bir öğrenci, hayvanları yiyecek olarak tüketmemizi, toplu katliam olarak görüp bunu eleştirel bir yolla bize aktaracaktı. Yuttuğumuz her lokmanın, aslında masum bir hayvana ait olduğunu gösterebilmek için, bugüne dek yapılmayanı yapacaktı. Çok küçük heykeller yapıp sonra bunları yutarak vücudunda taşıyacaktı… Karanlık bir odada vücuduna tutulan “X” ışınlarıyla yuttuğu sanat eserlerini filme yansıtmak yerine, özel bir düzenekle izleyenlere gösterecekti.
xxx
Önce okul kapısının camına asılmış olan sınav sonuçlarına bakmaya korkmuş, sonra bir cesaretle hızlıca gözlerini kâğıdın üstündeki listede gezdirmişti. Evet, korktuğu başına gelmiş, sınavı kazanamamıştı. İçindeki heyecan yerini üzüntüye bıraktı, yavaş yavaş tüm isimleri tek tek okudu, kendi ismini bulamadı… Üzüntüsünü gizlemeye çalışarak, öğretmenini bulmak için okuldan içeri girdi…
xxx
Mağaradaki ilk gece büyük bir umut ve sevinç içinde birbirlerine sokularak uyudular. Günün ilk ışıklarıyla birlikte çocuk huysuzlanmaya başladı, karnı acıkmıştı. Adam bir önceki günün yorgunluğunu tam olarak üstünden atamamıştı, her ne kadar karısı bir kaç deri parçası ve çanaktan oluşan eşyalarını taşımasına yardım etse de çocuğu günlerden beridir hep o taşıyordu. Zor da olsa kalktı, karısı da hemen arkasından uyanmıştı. Karısı, çocuğu ve karnını işaret ederek acıktıklarını belli etti. Adam avlanmak üzere keskin taşı yanına alarak yola koyuldu…
xxx
Öğretmeni odasında bir şeyler okurken buldu, yanına gidip “Günaydın” dedi. Öğretmen onu görür görmez kendisinin de üzüntülü olduğunu belirten bir hareket yaptı konuşmaya başladılar…
—Biliyorum, gördüm… Çok uğraşmışsın belli.
—O zaman?
—Ben senin daha iyi şeyler yapmanı beklerdim. Sanatsal ya da eleştirel bir şeyler…
—Bir yetenek sınavında, benim bildiğim, diğer katılanlardan daha iyi olmak yeterlidir ama siz benim kendimi aşmamı bekliyorsunuz.
—Üzgünüm. Tek başıma karar veremiyorum.
—Peki, eksiklerim nedir, ne yapmam gerekirdi?
—Bence oldukça iyiydi ama yeterince özgün değildi, yani kendine ait bir şeyler katmamışsın. Yoksa tasarı ve gerçekleştirme aşamalarında bir problemin yok. Binlerce yıl öncesini düşün “Mağaradaki adamı”. Sanat için değil bir şeyler anlatabilmek, kendinden bir şeyler aktarabilmek için mağaranın duvarlarına resim yapan adamı. Duygularını kullan
xxx
Adam uzunca bir süre yürüdü, gördüğü her ağacı kontrol edip toplayabildiği tüm yiyecekleri toplamaya başladı. Yanındaki deri torba meyvelerle dolmuştu, geri dönerken bir kaç tanesini kendisi yedi. Karısı ve çocuğu mağaranın kapısına yakın bir yerde, otların arasında saklanmış kendisini bekliyorlardı. Önce çocuk annesinin yanında saklandığı yerden babasına doğru koştu ardından kadın. Annesi, çocuğun sevinçli ve hırslı bir şekilde, deri torbayı babasından almaya çalışmasını seyretti. Çocuk meyveleri alıp yere oturdu ve yemeye başladı. Adam torbada kalanları karısına uzattı, kadın gülerek elmalardan birini ısırdı, hep beraber mağaraya girdiler…
xxx
Öğretmeninin neler anlatmaya çalıştığını biliyordu. Tüm bunları göz önünde bulundurarak çalışmış ve neredeyse canlı gibi duran bir heykel yapmıştı… Kendisinin bu kadar başarılı olmasına karşın sınavı geçememesini anlayamıyordu, hele bir de şu kibritleri işleyerek mikro heykelcikler yapan kızın geçmesine hiç bir anlam verememişti… Heykeltraş olabilmek için bu kadar çabanın sonunda bir kız çıkıp kibritleri yontsun ve sen kal, olacak iş değil… Eve dönerken artık kendisine yeni yöntemler ya da malzemeler bulması gerektiğini biliyordu…
Eve geldiğinde heykelle ilgili bütün kitaplarını odanın ortasına döktü ve hemen kâğıt kaleme sarılarak notlar almaya başladı. Sorun öğretmenin de söylediği gibi özgünlükteydi.
Kendine özgü bir şeyler katabilirsen işte heykel o zaman heykel oluyor ve malzeme bunu tamamen etkileyen en büyük etken. Şu malzemeleri bir kez daha gözden geçirelim. Öyle bir şey bulmalıyım ki kimse daha önce kullanmamış olsun diye düşünmeye başladı…
xxx
Adam mağaraya çizdiği resimlerin yanına gitti, karısı ve çocuğu onu izliyordu. Son kalan elmayı eline alan adam, bunu çocuğun resminin üzerine, tam eline denk gelecek şekilde duvara dayadı. Elmanın yanına sivri uçlu taşı bitiştirdi ve elmanın etrafında iz bırakacak şekilde küçük bir daire çizdi… Bu buluşundan dolayı çok sevinmişti karısına baktı, hem karısı hem çocuğu hayretle resme eklenen elmaya bakıyorlardı…
xxx
Ders kitaplarında, arada gözden kaçmış bir şeyler olabilir umuduyla her şeyi satır satır, tekrar tekrar okuyordu: Bernini, Degas, Michelangelo… Klasik dönemin en büyük ustaları ve eserleri, Paris alçısı denen kalsiyum sülfat, Parthenon tapınağındaki “Athena” heykelini yapan Phidias, plastik levhalar, ince metal çubukları ile Naum Gabo ve Rönesans’tan beri büyük heykelleri ayakta tutan heykel iskeletleri…
Kafası iyice karışmış işin içinden iyice çıkamaz olmuştu. Yeteneğine ve yaratıcılığına çok güvenmesine rağmen malzeme yönünden oldukça sıkıntı çekiyordu. Kilden yapılan ana modelden alçı kalıp almakta öğretmenlerini şaşırtacak kadar kusursuz bir titizlikle çalışıyordu ama asıl malzemeden heykel elde etmekte kullanılan nokta makinesini hiç görmemişti bile…
xxx
Adam yine karısı ve çocuğu için yiyecek bulmaya gitmişti. Mağaradan epey uzaklaşınca karşılaştığı manzara ile olduğu yerde öylece kalakaldı. Her yer meyve ağaçlarıyla doluydu her çeşit meyve vardı öyle ki hangisini toplayacağını şaşırdı. İlk şaşkınlıkla topladıklarını tekrar yere boşalttı. Karısını ve çocuğunu buraya getirmeli onlara da bu mucizevi güzellikteki besin kaynağını göstermeliydi… Heyecanla mağaraya doğru koşmaya başladı, bir süre sonra yorulunca yavaşladı. Mağaranın bulunduğu tepeye yaklaştığında ise yorgunluktan hızı kesilmiş gücü tükenmek üzereydi. Hiç bu kadar uzun süre dinlenmeden koşmamıştı. İşte tam bu sırada duyduğu çok şiddetli bir çığlıkla kendini toparlayıp merak ve korkuyla etrafı dinlemeye başladı.
xxx
Uykusuz gecelerin ardından, tüm öğrendiklerinin kafasını gittikçe daha da karıştırdığını düşünüp, her şeyi unutmayı denedi. Kendini bir gecede tüm servetini yitiren şanssız kumarbazlar gibi hissediyordu ki, teorik olarak heykelle ilgili en önemli kozlarını henüz kaybetmediğini fark etti: Mekân ve kütle en önemli iki öğe…
Birden beyninde şimşekler çaktı, delice gülmeye başladı… Mekân evrendeki en olağanüstü yapı olan “insan” , kütle ise doğrudan eleştirel bir fikir olacaktı… Artık ne yapacağını bilmenin getirdiği güvenle rahatlamış olarak, derin bir uykuya dalıp, günlerce süren yorucu döneme bir son vermişti…
xxx
Çığlık ve diğer sesler mağaradan, yani karısınla çocuğundan geliyordu… Bu olayın etkisiyle yeniden güç toplayıp koşa koşa mağaranın ağzına doğru tırmanmaya başladı. Tepeye varınca olduğu yerde donup kaldı. Elleri yana düştü, ayakları iyice yavaşladı ogüne kadar hiç bilmediği ve tanımadığı bir acı tam göğsünün ortasına saplandı. Çocuğu, o minik şirin yavrusu, yerde kanlar içinde hareketsizce yatıyordu, kadınsa bağırarak çığlıklar atmaktan vazgeçmiş, minik yavrusunun üstüne eğilip son bir umutla çocuğuna bakıyordu. Adam çevresini inceleyince ayak izlerinden bunu puma ya da aslan benzeri bir hayvanın yaptığını anladı… Bu korkunç olayın ardından günler geçmişti. Karısının üzüntüsünü dindirmenin yollarını arayan adam, bir türlü başarılı olamamakla beraber, taşımakta zorlandığı kendi üzüntüsünün üzerine bir de gözü yaşlı karısının üzüntüsünü eklemişti. Yine bir gün böyle düşünceli bir şekilde mağarada otururken birden aklına bir şey geldi. Hızla yerinden kalktı. Ucu sivri taşı bulup önceden mağaranın duvarına çizdiği oğlunun resminin kenarlarını oymaya başladı. Kadın bir an da olsa üzüntüsünü unutmuş, merakla adamı izliyordu. Adam ter içinde kalmış ama saatlerce süren çalışmanın sonunda, duvardan oyup koparttığı resimli parçayı, hiç bozmadan çıkarmayı becermişti… Bu arkaik heykeli özenle taşıyarak gidip mağaranın girişine yere dikti… Avdan her dönüşünde oğulları artık hep kapının önünde yine onu bekliyor olacaktı…
xxx
Okulun sınav salonu ilk kez böyle bir çalışmaya tanık oluyordu… Modern sanat adına yapılacak her şeyin normal karşılandığı günümüzde, ilginç olabilecek sanatsal çalışmalar artık kimseyi şaşırtmıyordu ama bu seferki gerçekten başkaydı… Genç bir öğrenci, hayvanları yiyecek olarak tüketmemizi, toplu katliam olarak görüp bunu eleştirel bir yolla bize aktaracaktı. Yuttuğumuz her lokmanın, aslında masum bir hayvana ait olduğunu gösterebilmek için, bugüne dek yapılmayanı yapacaktı. Çok küçük heykeller yapıp sonra bunları yutarak vücudunda taşıyacaktı… Karanlık bir odada vücuduna tutulan “X” ışınlarıyla yuttuğu sanat eserlerini filme yansıtmak yerine, özel bir düzenekle izleyenlere gösterecekti.
Konserve kutusu…
Alışverişten dönen Serap, hızla merdivenleri çıkarak oturdukları kata geldi, elindekileri kapının önüne bırakıp çantasından anahtarı çıkarmaya çalıştığı sırada, karşı komşusunun kapısı açıldı…
– Merhaba, benim siparişimi unutmadın değil mi Serap’çığım?
– Aaa! Hiç unutur muyum? Dur.
Kapıyı açarken, poşetlerin içinde el yordamıyla bulduğu paketi komşu kadına verip içeri girdi…
Aldıklarından bazılarını aceleyle buzdolabına yerleştiren Serap, birkaç şeyi de mutfak masasının üzerine bıraktı… Mutfak dolabından büyük bir tencere çıkarttı ve yarısına kadar su koyup ocağın altını yaktı…
Buzdolabını tekrar açarak yeni yerleştirdiği paketleri sağa sola çekip dolabın derin kısımlarını kontrol etti. Evet, artık emin olmuştu; Erol’a yapacağı sürpriz akşam yemeği için evde salça yoktu.
Evleneli tam bir yıl olmasına rağmen evde hiç yemek yapmamıştı. Ve bugün ilk kez, evlilik yıldönümlerinde Erol’a işten dönünce şaşıracağı bir sofra kurmak istemişti. Birçok şeyi de hazır almıştı ama onlar hep basit sayılabilecek şeylerdi ve esas yemeği aldığı tarife göre kendisi yapacaktı.
Sürpriz buydu…
“Ne olursa olsun, bu yemek Erol gelmeden yapılacak!” diye kesin kararını verdi. Salça yerine ketçap kullanmayı akıl etmiş olsa da, yemek için fazla tatlı olacağından ketçap fikrinden vaz geçti.
Markete gidip gelmenin kendisini geciktireceğini düşünürken birden heyecanlanarak “Aaa… Yaşasın!” diye bağırdı ve kocasının odasına gitti.
Kocasının aldığı reklâm işlerinden birinde konserveyle ilgili bir çalışma vardı. Eğer Erol geri götürmediyse örnek salça kutusu çalışma odasında rafta duruyor olmalıydı…
Kurnazca gülümseyip, bu pratik çözüm için biraz da şımararak, “Ne yapalım ilk deneyen ben olurum.” diye kendi kendine konuştu.
Evet işte konserve kutusu ortadaki rafta duruyordu… Hemen alıp mutfağa döndü, konserve açacağını bulup kapağı açmaya çalıştı. Salça kutusu açılmak bir yana, üzerinde minik bir deliğe bile izin vermiyordu.
Bunca zamandır konserve aça aça, neredeyse uzmanı olduğu bir konuda yanlış yapması mümkün değildi. Ayakkabılığın çekmecesindeki tornavida aklına gelince mutfaktan çıktı. Az sonra elinde tornavida ve küçük bir çekiçle geri geldi…
Kaynaya, kaynaya suyu biten tencereyi fark edip söndürmesini ve tekrar su koyup ocağın altını yakması sayılmazsa, tam on dakikadır konserve kutusuyla uğraşıyordu. En sonunda sinirlenip elindeki tornavidayla çekici mutfak masasının üzerine fırlatıp attı…
Salça kutusu elinde, kapıyı açık bırakıp karşı komşunun zilini çaldı…
Kapı açıldığında Serap’ı karşısında gören yaşlı kadın konuşacak birilerini bulmanın sevinciyle hemen lafa girişti.
– Böyle yaşlanınca insan macera arıyor, artık kapıları ‘kim o?’ demeden açıyorum. Aaaaa! Evladım ne oldu böyle sana? Dur şimdi getiriyorum galetaların parasını…
– Teyzeciğim ne parası? Ben varsa biraz salça isteyecektim.
– Hah, hah, ha… Latife ediyorsun… Ah benim güzel kızım, utandın mı galetaların parasını istemeye?
– Teyzeciğim iki galetanın lafı mı olur, para mara istemem vallahi. Sadece iki kaşık salça istiyorum…
– Üstüme iyilik sağlık, elindeki salça kutusu ne kızım o zaman? Ay, sen utandın değil mi? Doğru söyle. Alınacak bir şey yok ki bunda. Benim rahmetli de böyle kuruşu kuruşuna alışverişin hesabını isterdi benden…
–Teyzeciğim vallahi dedim değil mi? Vallahi de billahi de salça istiyorum. Sen bakma bu manyak salça kutusu elimde kalmış…
–Ah! Ah! Bir de ben rahmetliye olan kızgınlığım geçmedi diye seneyi devriyesinde mevlid okutmamıştım. Canım herkes böyleymiş demek ki, ah anam benimki melekmiş meğer…Dur kızım dur ge……
–TEYZE! Bana salça lazım, galeta parasını falan istemiyorum, tamam mı? Bu kutu da açılmıyor ve hırsla mutfaktan çıkınca elimde kalmış…
–A! Vallahi sen doğru söylüyorsun galiba… Ama bende salça yok ki. Biliyorsun, yemekleri kızım kendi evinde yapıp getirir bana… Aaa! Dur, dur, yedi numaradaki emekli avukata gidelim. Bir keresinde yılbaşında benim damat ananas konservesi getirmişti. Ben bir türlü açamamıştım da şıppadanak açıvermişti…
– Tamam teyze çabuk gidelim sen tanıyor musun?
– Aaa! Ne bu acele kızım dur gideriz kapıyı kilitleyelim de… Bak galeta parasını istiyorsan beni boşu…….
– TeyyyZee!…
Teyze kapısını kilitlerken bizimkinin kendi evi aklına geldi. “Ayyy!” diye kısa bir çığlık atarak mutfaktaki tencerenin altını söndürmek için koşa koşa evine gitti…
Geri gelip kapıyı kapattığında teyze yaşadığı küçük olaydan mutlu, gülümseyerek kapıda kendisini bekliyordu. Beraberce yedi numaradaki emekli avukatın kapısına geldiler.
Teyze kapıyı çaldı…
Kapıyı açan emekli avukat karşısında bayanları görünce heyecanlandığını belli ederek konuşmaya başladı;
– Ümran böyle habersiz olur mu allahaşkına? Birgün kızımla tanıştırırım diyordun ama, böyle aniden…
– Muharrem efendi, dur ayol heyecanlanma bu benim kızım değil, komşu, yani kızım sayılır aslında ama…
– Neyse efendim biz sizi rahatsız ediyoruz, kusurumuza bakmayın bu konserveyi açamadık da…
– Ne demek efendim, ben şimdi bir dakikada açarım onu, bir keresinde yılbaşıydı Ümr……
–Ümran hanım size ananas konservesi getirdiii… Biliyorum efendim, biliyorum yalnız sizden rica etsem, şu konserveyi.
–Ümran, hani kimse bilmeyecekti. Hiç kimseye hiç bir şey söylemeyecektik.
–Ortalığı karıştırma şimdi Muharrem Efendi… Sen şunu aç da hanım kızımızın işi görülsün…
– Yok, yok, yine sen bana bir oyun ediyorsun ama dur bakalım. Ah hanım kızım sizinle böyle bir zamanda tanışmak istemezdim. Evin dağınıklığı için kusura bakmayın artık, ne de olsa habersiz misafir…
– Muharrem efendi sen şu salçayı açacak mısın? Yoksa başkasını mı bulalım?
– Tamam, tamam.
Emekli Avukat Muharrem Efendi, salça kutusunu alıp mutfağa giderken merak içindeki iki bayan da onu takip etti… Bayanlar, Muharrem efendinin on-onbeş dakika konserve kutusuyla boğuşmasını seyrettikten sonra bu işin olmayacağını anladılar.
Zavallı adamcağız hem basit bir konserve kutusunu açamamanın ezikliğini duyarak, rezil olduğunu düşünüyor, hem de nasıl olur da bir tek delik bile açılmayan bir konserve kutusuyla karşılaştığına şaşırarak, ikide bir “Allahallah, Allahallah…” diyerek söylenip duruyordu…
– Bu bir şaka değil mi Ümran?
– Yok vallahi, kız da açamamış sana getirdik işte.
– Amca, inan tornavidayla, çekiçle denedim olmadı.
–Allahallah…… Ben bu işi beceremezsem ve ne olduğunu öğrenemezsem ölürüm. Onlarda her türlü alet edevat vardır, yürüyün aşağıya tamirciye gidiyoruz.
Önde emekli avukat Muharrem Efendi, bir iki adım arkasında iki bayan tamirhanenin önünde durdular… Tamirhanenin ustası Kemal Bey “Hoş geldiniz, merhaba.” diyerek kendilerini karşılayıp içeri buyur etti.
Kemal usta önlerinde yürürken bir yandan da hemen arkasındaki Muharrem efendiye “ Eee! Muharrem abi, hep bahsediyordun ama bir gün yengeyi alıp çay içmeye geleceğin aklıma gelmezdi” diyince, teyze başını sağa sola yavaşça sallayıp, önünde yürüyen Muharrem Efendiye sıkı bir çimdik attı…
İki hanım birden aynı anda “Yok onun için gelmedik!” diyince, Murat usta sırnaşık bir şekilde cevap verdi;
– Haaa anladım o zaman siz gittikçe daha küçüğü yapılan Japon arabalarından aldınız, araba da cebinizde, ama yanlış yere geldiniz saatçi yanda…”
– Aman be Murat usta bırak şimdi zevzekliği, biz delirmek üzereyiz burada. Şu hanım kızın elindeki konserve kutusunu bir türlü açamadık. Tek tek hepimiz denedik olmadı artık sana gelecek kadar zorlandığımıza göre gerisini sen düşün…
Murat usta, başını az sağa eğerek kaşlarını kaldırıp inanmıyormuş gibi güldü. Sonra karşısında duran üç kişinin de kendisine çok ciddi baktıklarını görünce konserve kutusunu eline aldı, önce şöyle bir evirip çevirdi, sonra da; “Açacak nerede?” diye sordu. Muharrem efendi “Açacak, maçacak yok, sen kendin bunu bir şekilde açacaksın!” dedi.
Murat usta aldığı sert cevapla kendine gelip hemen işe başladı. Önce kalın bir tornavida alıp konserve kutusunun üstüne vurarak delmeye çalıştı. Baktı ki anlattıkları kadar zorlu bir kutuyla karşı karşıya, çekici alıp başladı kutunun üstüne dayadığı tornavidaya vurmaya… Ama bir türlü olmuyordu.
Kutunun kaydığını bahane edip masanın yanına monte edilmiş mengeneye sıkıştırarak tekrar denedi. İş iyice inada binince eline bir murç alıp balyozla vurmayı denedi Muharrem Efendi murcu tutuyor, Murat usta balyozu indiriyordu fakat nafile ancak küçük bir kaç çizgi oluşmuştu hepsi o kadar.
Yine bir beş-on dakika böyle uğraşınca hepsi birden bu işin olmayacağını kabul etmek zorunda kaldı.
Geldikleri gibi tek sıra, Murat ustaya teşekkür edip dükkândan çıktılar.
Önce Muharrem Efendi kendi evine girdi. Kapıyı kapatmadan önce Ümran teyzeye “Sonra, görüşüp konuşuruz.” anlamında birkaç hareket yapmayı da ihmal etmedi.
Sonra iki bayan kendi bulundukları kata çıktılar. Ümran hanım tam bir şey söyleyecekti ki en alttan, sokak kapısının açıldığını duydu ve sessizce el sallayıp, kapısını kapatıp evine girdi.
Serap kapıya yönelmişti ki, aceleyle çıkarken anahtarı da içeride, kapının üzerinde unuttuğunu anladı… Kapıya yaslandı yavaş yavaş kaydı ve eşiğe oturup her şeyini kaybeden biri gibi üzülerek başını önüne eğdi…
Aynı zamanda aşağıdan gelen ayak sesleri gittikçe yaklaşıyordu, bu Erol olamazdı çünkü işten çıkmasına daha bir saat vardı. Ama yanılmıştı işte, gittikçe yaklaşan ayak seslerinin sahibi Erol, karşısında olabildiğince gülen yüzüyle duruyordu.
“Güzelim ne bu halin, ne oldu sana? Kötü bir şey yok ya?” diyerek ne olduğunu anlamaya çalışan Erol’un boynuna sarılmak için ayağa kalkan Serap elindeki konserve kutusunu yere düşürdü.
Erol bir salça kutusuna bir Serap’a bakarak bir açıklama bekliyordu.
–Erol bu açılmıyor…
– Biliyorum güzelim, onun için yapıldı zaten…
Serap şaşırmış Erol’a bakıyordu…
– Ne diye şaşırdın güzelim?
– Ben… Ben sana evlilik yıldönümümüzde ilk kez yemek yapacaktım, her şeyi ayarladım ama salçayı düşünememişim, evde de yoktu sonra aklıma bu geldi ama bir türlü açamadık.
– Açamadık?
– Evet, komşudan rica ettik, o da açamadı, tamirhaneye götürdük onlarda açamadı…
Artık Serap hafif hafif ağlamaya, Erol ise gülmeye başlamıştı.
Erol işaret parmağıyla karısının dudaklarında “Sus” yaparken kendisi de anlatmaya başladı.
– Güzel karıcığım. Bu kutu, reklâm filmine özel olarak içi dolu çelikten yapıldı. Biz sadece üzerine salçanın etiketini yapıştırdık.
Salça hep kalitesiz domateslerden yapılır diye bilinir ya, işte bu marka salça taş gibi sağlam domatesler kullanıyor.
Hatta o kadar sağlam ki bu konserveyi binadan aşağıya atıyoruz bir şey olmuyor, kutunun üstünden arabayla geçiyoruz bir şey olmuyor. Niye? Çünkü bu salça sağlam domateslerden yapılmış…
Böyle bir imaj yaratmak için sahte bir kutu yani. Haydi, bırak şu ağlamayı artık, hem bak bu iş oldu diye tüm ekibe ikramiye verdiler. Evlilik yıldönümümüzde sana sürpriz yapmak için izin alıp erkenden çıktım… Seni dışarıda yemeğe götüreceğim…
Serap içine düştüğü durumu anladıkça daha da hırslanıp, iyice bağıra bağıra ağlamaya başladı…
Bu kadar gürültü patırtıyı duyan Ümran Hanım kapıyı açtı. Serap’ın ağladığını görünce Erol’a ciddi ciddi çıkıştı; “ Evladım vallahi ısrar ettim galetaların parasını kibarlığından almadı, yoksa parası bende… Sakın bunun için dövdüğünü falan duymayayım bak karışmam sonra, aşağıda avukat dostum var fena olur, demedi deme.”
Serap’ın gülerek, gözlerini silmeye başladığını gören Ümran teyze kapısını kapatınca içeride kendi kendine söylenmeye devam ediyordu
– Benimkisi melekmiş canım…
– Merhaba, benim siparişimi unutmadın değil mi Serap’çığım?
– Aaa! Hiç unutur muyum? Dur.
Kapıyı açarken, poşetlerin içinde el yordamıyla bulduğu paketi komşu kadına verip içeri girdi…
Aldıklarından bazılarını aceleyle buzdolabına yerleştiren Serap, birkaç şeyi de mutfak masasının üzerine bıraktı… Mutfak dolabından büyük bir tencere çıkarttı ve yarısına kadar su koyup ocağın altını yaktı…
Buzdolabını tekrar açarak yeni yerleştirdiği paketleri sağa sola çekip dolabın derin kısımlarını kontrol etti. Evet, artık emin olmuştu; Erol’a yapacağı sürpriz akşam yemeği için evde salça yoktu.
Evleneli tam bir yıl olmasına rağmen evde hiç yemek yapmamıştı. Ve bugün ilk kez, evlilik yıldönümlerinde Erol’a işten dönünce şaşıracağı bir sofra kurmak istemişti. Birçok şeyi de hazır almıştı ama onlar hep basit sayılabilecek şeylerdi ve esas yemeği aldığı tarife göre kendisi yapacaktı.
Sürpriz buydu…
“Ne olursa olsun, bu yemek Erol gelmeden yapılacak!” diye kesin kararını verdi. Salça yerine ketçap kullanmayı akıl etmiş olsa da, yemek için fazla tatlı olacağından ketçap fikrinden vaz geçti.
Markete gidip gelmenin kendisini geciktireceğini düşünürken birden heyecanlanarak “Aaa… Yaşasın!” diye bağırdı ve kocasının odasına gitti.
Kocasının aldığı reklâm işlerinden birinde konserveyle ilgili bir çalışma vardı. Eğer Erol geri götürmediyse örnek salça kutusu çalışma odasında rafta duruyor olmalıydı…
Kurnazca gülümseyip, bu pratik çözüm için biraz da şımararak, “Ne yapalım ilk deneyen ben olurum.” diye kendi kendine konuştu.
Evet işte konserve kutusu ortadaki rafta duruyordu… Hemen alıp mutfağa döndü, konserve açacağını bulup kapağı açmaya çalıştı. Salça kutusu açılmak bir yana, üzerinde minik bir deliğe bile izin vermiyordu.
Bunca zamandır konserve aça aça, neredeyse uzmanı olduğu bir konuda yanlış yapması mümkün değildi. Ayakkabılığın çekmecesindeki tornavida aklına gelince mutfaktan çıktı. Az sonra elinde tornavida ve küçük bir çekiçle geri geldi…
Kaynaya, kaynaya suyu biten tencereyi fark edip söndürmesini ve tekrar su koyup ocağın altını yakması sayılmazsa, tam on dakikadır konserve kutusuyla uğraşıyordu. En sonunda sinirlenip elindeki tornavidayla çekici mutfak masasının üzerine fırlatıp attı…
Salça kutusu elinde, kapıyı açık bırakıp karşı komşunun zilini çaldı…
Kapı açıldığında Serap’ı karşısında gören yaşlı kadın konuşacak birilerini bulmanın sevinciyle hemen lafa girişti.
– Böyle yaşlanınca insan macera arıyor, artık kapıları ‘kim o?’ demeden açıyorum. Aaaaa! Evladım ne oldu böyle sana? Dur şimdi getiriyorum galetaların parasını…
– Teyzeciğim ne parası? Ben varsa biraz salça isteyecektim.
– Hah, hah, ha… Latife ediyorsun… Ah benim güzel kızım, utandın mı galetaların parasını istemeye?
– Teyzeciğim iki galetanın lafı mı olur, para mara istemem vallahi. Sadece iki kaşık salça istiyorum…
– Üstüme iyilik sağlık, elindeki salça kutusu ne kızım o zaman? Ay, sen utandın değil mi? Doğru söyle. Alınacak bir şey yok ki bunda. Benim rahmetli de böyle kuruşu kuruşuna alışverişin hesabını isterdi benden…
–Teyzeciğim vallahi dedim değil mi? Vallahi de billahi de salça istiyorum. Sen bakma bu manyak salça kutusu elimde kalmış…
–Ah! Ah! Bir de ben rahmetliye olan kızgınlığım geçmedi diye seneyi devriyesinde mevlid okutmamıştım. Canım herkes böyleymiş demek ki, ah anam benimki melekmiş meğer…Dur kızım dur ge……
–TEYZE! Bana salça lazım, galeta parasını falan istemiyorum, tamam mı? Bu kutu da açılmıyor ve hırsla mutfaktan çıkınca elimde kalmış…
–A! Vallahi sen doğru söylüyorsun galiba… Ama bende salça yok ki. Biliyorsun, yemekleri kızım kendi evinde yapıp getirir bana… Aaa! Dur, dur, yedi numaradaki emekli avukata gidelim. Bir keresinde yılbaşında benim damat ananas konservesi getirmişti. Ben bir türlü açamamıştım da şıppadanak açıvermişti…
– Tamam teyze çabuk gidelim sen tanıyor musun?
– Aaa! Ne bu acele kızım dur gideriz kapıyı kilitleyelim de… Bak galeta parasını istiyorsan beni boşu…….
– TeyyyZee!…
Teyze kapısını kilitlerken bizimkinin kendi evi aklına geldi. “Ayyy!” diye kısa bir çığlık atarak mutfaktaki tencerenin altını söndürmek için koşa koşa evine gitti…
Geri gelip kapıyı kapattığında teyze yaşadığı küçük olaydan mutlu, gülümseyerek kapıda kendisini bekliyordu. Beraberce yedi numaradaki emekli avukatın kapısına geldiler.
Teyze kapıyı çaldı…
Kapıyı açan emekli avukat karşısında bayanları görünce heyecanlandığını belli ederek konuşmaya başladı;
– Ümran böyle habersiz olur mu allahaşkına? Birgün kızımla tanıştırırım diyordun ama, böyle aniden…
– Muharrem efendi, dur ayol heyecanlanma bu benim kızım değil, komşu, yani kızım sayılır aslında ama…
– Neyse efendim biz sizi rahatsız ediyoruz, kusurumuza bakmayın bu konserveyi açamadık da…
– Ne demek efendim, ben şimdi bir dakikada açarım onu, bir keresinde yılbaşıydı Ümr……
–Ümran hanım size ananas konservesi getirdiii… Biliyorum efendim, biliyorum yalnız sizden rica etsem, şu konserveyi.
–Ümran, hani kimse bilmeyecekti. Hiç kimseye hiç bir şey söylemeyecektik.
–Ortalığı karıştırma şimdi Muharrem Efendi… Sen şunu aç da hanım kızımızın işi görülsün…
– Yok, yok, yine sen bana bir oyun ediyorsun ama dur bakalım. Ah hanım kızım sizinle böyle bir zamanda tanışmak istemezdim. Evin dağınıklığı için kusura bakmayın artık, ne de olsa habersiz misafir…
– Muharrem efendi sen şu salçayı açacak mısın? Yoksa başkasını mı bulalım?
– Tamam, tamam.
Emekli Avukat Muharrem Efendi, salça kutusunu alıp mutfağa giderken merak içindeki iki bayan da onu takip etti… Bayanlar, Muharrem efendinin on-onbeş dakika konserve kutusuyla boğuşmasını seyrettikten sonra bu işin olmayacağını anladılar.
Zavallı adamcağız hem basit bir konserve kutusunu açamamanın ezikliğini duyarak, rezil olduğunu düşünüyor, hem de nasıl olur da bir tek delik bile açılmayan bir konserve kutusuyla karşılaştığına şaşırarak, ikide bir “Allahallah, Allahallah…” diyerek söylenip duruyordu…
– Bu bir şaka değil mi Ümran?
– Yok vallahi, kız da açamamış sana getirdik işte.
– Amca, inan tornavidayla, çekiçle denedim olmadı.
–Allahallah…… Ben bu işi beceremezsem ve ne olduğunu öğrenemezsem ölürüm. Onlarda her türlü alet edevat vardır, yürüyün aşağıya tamirciye gidiyoruz.
Önde emekli avukat Muharrem Efendi, bir iki adım arkasında iki bayan tamirhanenin önünde durdular… Tamirhanenin ustası Kemal Bey “Hoş geldiniz, merhaba.” diyerek kendilerini karşılayıp içeri buyur etti.
Kemal usta önlerinde yürürken bir yandan da hemen arkasındaki Muharrem efendiye “ Eee! Muharrem abi, hep bahsediyordun ama bir gün yengeyi alıp çay içmeye geleceğin aklıma gelmezdi” diyince, teyze başını sağa sola yavaşça sallayıp, önünde yürüyen Muharrem Efendiye sıkı bir çimdik attı…
İki hanım birden aynı anda “Yok onun için gelmedik!” diyince, Murat usta sırnaşık bir şekilde cevap verdi;
– Haaa anladım o zaman siz gittikçe daha küçüğü yapılan Japon arabalarından aldınız, araba da cebinizde, ama yanlış yere geldiniz saatçi yanda…”
– Aman be Murat usta bırak şimdi zevzekliği, biz delirmek üzereyiz burada. Şu hanım kızın elindeki konserve kutusunu bir türlü açamadık. Tek tek hepimiz denedik olmadı artık sana gelecek kadar zorlandığımıza göre gerisini sen düşün…
Murat usta, başını az sağa eğerek kaşlarını kaldırıp inanmıyormuş gibi güldü. Sonra karşısında duran üç kişinin de kendisine çok ciddi baktıklarını görünce konserve kutusunu eline aldı, önce şöyle bir evirip çevirdi, sonra da; “Açacak nerede?” diye sordu. Muharrem efendi “Açacak, maçacak yok, sen kendin bunu bir şekilde açacaksın!” dedi.
Murat usta aldığı sert cevapla kendine gelip hemen işe başladı. Önce kalın bir tornavida alıp konserve kutusunun üstüne vurarak delmeye çalıştı. Baktı ki anlattıkları kadar zorlu bir kutuyla karşı karşıya, çekici alıp başladı kutunun üstüne dayadığı tornavidaya vurmaya… Ama bir türlü olmuyordu.
Kutunun kaydığını bahane edip masanın yanına monte edilmiş mengeneye sıkıştırarak tekrar denedi. İş iyice inada binince eline bir murç alıp balyozla vurmayı denedi Muharrem Efendi murcu tutuyor, Murat usta balyozu indiriyordu fakat nafile ancak küçük bir kaç çizgi oluşmuştu hepsi o kadar.
Yine bir beş-on dakika böyle uğraşınca hepsi birden bu işin olmayacağını kabul etmek zorunda kaldı.
Geldikleri gibi tek sıra, Murat ustaya teşekkür edip dükkândan çıktılar.
Önce Muharrem Efendi kendi evine girdi. Kapıyı kapatmadan önce Ümran teyzeye “Sonra, görüşüp konuşuruz.” anlamında birkaç hareket yapmayı da ihmal etmedi.
Sonra iki bayan kendi bulundukları kata çıktılar. Ümran hanım tam bir şey söyleyecekti ki en alttan, sokak kapısının açıldığını duydu ve sessizce el sallayıp, kapısını kapatıp evine girdi.
Serap kapıya yönelmişti ki, aceleyle çıkarken anahtarı da içeride, kapının üzerinde unuttuğunu anladı… Kapıya yaslandı yavaş yavaş kaydı ve eşiğe oturup her şeyini kaybeden biri gibi üzülerek başını önüne eğdi…
Aynı zamanda aşağıdan gelen ayak sesleri gittikçe yaklaşıyordu, bu Erol olamazdı çünkü işten çıkmasına daha bir saat vardı. Ama yanılmıştı işte, gittikçe yaklaşan ayak seslerinin sahibi Erol, karşısında olabildiğince gülen yüzüyle duruyordu.
“Güzelim ne bu halin, ne oldu sana? Kötü bir şey yok ya?” diyerek ne olduğunu anlamaya çalışan Erol’un boynuna sarılmak için ayağa kalkan Serap elindeki konserve kutusunu yere düşürdü.
Erol bir salça kutusuna bir Serap’a bakarak bir açıklama bekliyordu.
–Erol bu açılmıyor…
– Biliyorum güzelim, onun için yapıldı zaten…
Serap şaşırmış Erol’a bakıyordu…
– Ne diye şaşırdın güzelim?
– Ben… Ben sana evlilik yıldönümümüzde ilk kez yemek yapacaktım, her şeyi ayarladım ama salçayı düşünememişim, evde de yoktu sonra aklıma bu geldi ama bir türlü açamadık.
– Açamadık?
– Evet, komşudan rica ettik, o da açamadı, tamirhaneye götürdük onlarda açamadı…
Artık Serap hafif hafif ağlamaya, Erol ise gülmeye başlamıştı.
Erol işaret parmağıyla karısının dudaklarında “Sus” yaparken kendisi de anlatmaya başladı.
– Güzel karıcığım. Bu kutu, reklâm filmine özel olarak içi dolu çelikten yapıldı. Biz sadece üzerine salçanın etiketini yapıştırdık.
Salça hep kalitesiz domateslerden yapılır diye bilinir ya, işte bu marka salça taş gibi sağlam domatesler kullanıyor.
Hatta o kadar sağlam ki bu konserveyi binadan aşağıya atıyoruz bir şey olmuyor, kutunun üstünden arabayla geçiyoruz bir şey olmuyor. Niye? Çünkü bu salça sağlam domateslerden yapılmış…
Böyle bir imaj yaratmak için sahte bir kutu yani. Haydi, bırak şu ağlamayı artık, hem bak bu iş oldu diye tüm ekibe ikramiye verdiler. Evlilik yıldönümümüzde sana sürpriz yapmak için izin alıp erkenden çıktım… Seni dışarıda yemeğe götüreceğim…
Serap içine düştüğü durumu anladıkça daha da hırslanıp, iyice bağıra bağıra ağlamaya başladı…
Bu kadar gürültü patırtıyı duyan Ümran Hanım kapıyı açtı. Serap’ın ağladığını görünce Erol’a ciddi ciddi çıkıştı; “ Evladım vallahi ısrar ettim galetaların parasını kibarlığından almadı, yoksa parası bende… Sakın bunun için dövdüğünü falan duymayayım bak karışmam sonra, aşağıda avukat dostum var fena olur, demedi deme.”
Serap’ın gülerek, gözlerini silmeye başladığını gören Ümran teyze kapısını kapatınca içeride kendi kendine söylenmeye devam ediyordu
– Benimkisi melekmiş canım…
Camgeran
O anda gözü elindeki ebruli sürahiden başka bir şey görmeyen camgeran kalfası Harun, kasabanın arka tarafındaki evine çıkan bozuk yolların çamurlarına aldırmayarak delicesine koşuyordu.
İki eliyle sıkı sıkı tuttuğu sürahiyi tek eline almaya cesaret edemediği için bahçe kapısını omuzlayarak açtı. Patırtıya koşan karısının yanına gelmesini bekleyemeden eve doğru bağırdı.
– Gülnaaaz! Gülnaz! Kız neredesin?
Evin kapısını açmaya hazırlanan Gülnaz, çamur içindeki bahçeye fırlamadan önce belli ki alelacele ayağına giyecek bir şeyler arıyordu. Kapının arkasında yere sürten ayakkabıların sesi kesildiğinde Gülnaz kapıyı açtı.
Önce karşısında nefes nefese duran kocasının yüzüne, sonra kendisine doğru uzatılan sürahiye baktı. Ağzını burnunu kıvırıp derin bir nefes aldıktan sonra merakla ne söyleyeceğini bekleyen Harun’a cevabını verdi.
–Yok efendi yok, bu da olmamış. Rengi güzel ama baksana, dibi ne kadar eğri büğrü.
Gülnaz’ın söylediklerini işiten Harun birden dellenip kudurarak, elindeki sürahiyi bahçenin duvarına fırlatıp tuzla buz etti.
“Allah belasını versin!” diye bağırarak bahçeden dışarı çıkan Harun, aynen geldiği yollardan koşarak atölyesine geri döndü…
—-
18. yüzyılda, Mevlevi dervişi Mehmet Dede’nin İstanbul’daki cam atölyesinde yaptığı, ışığa tutulunca etrafa kırmızı renkler saçan “Beykoz işi” billur kâselerin ünü taa buralara kadar gelmişti.
İtalya’da işin inceliklerini öğrenen Mehmet Dede’ye özenen Camgeran kalfası Harun gibi birçok cam işçisi de zanaatlarında ustalaşıp nam salmak için, kendi küçük atölyelerinde ölümüne bir yarışa girmişlerdi.
—-
Ağlamaklı ve öfkeli hâli geçmeyince hırsından yumruk yaptığı elini ısıran Harun, başını atölyenin kapısına dayayarak “Ne olurdu Yavuz ustam ölmeseydi de beni böyle ortalarda bırakmasaydı.” diye düşündü.
Artık danışabileceği tek kişi kalmıştı; Kendinden önceki kalfa Bilal.
Bilal, Harun gibi yarı kalfa yarı çırak sayılmazdı ama ne yazık ki o da işin inceliklerini tam anlamıyla öğrenememişti.
Birlikte çalıştıkları zamanlar Yavuz usta gibi ince işli lâledanlar, pahalı gülabdanlar bir yana, doğru dürüst bir sürahi bile yapmayı becerememişlerdi. Buna rağmen “Beni, benim gibiden başkası anlamaz.” diye, kalkıp Bilal kalfanın yanına gitti.
– Olmadı Bilal kalfa olmadı, sabaha kadar uğraştım yine olmadı.
– Ah, Harun ah. Uğraşma artık şu işle bırak gitsin, bak bana, ben bittim sen de bitirme kendini.
– Yavuz usta olsaydı…
– Yavuz usta, Yavuz usta… Başımıza bu dertleri açan hep Yavuz usta değil mi?
– Öyle deme Bilal kalfa, iyi adamdı Yavuz usta.
– Öyle öyle, iyi adamdı allah için… Kendi çok bilgiliydi ama bir türlü bize el vermedi. Sır verirken, bize öğrettiği işi aklından çekip alacakmışız gibi korkardı. Bilgisini bu kadar başkasından esirgeyeni hiç görmedim.
– Baruthane-i amire’deki, Eğrikapı’daki camhanelerde görmediği mi kalmış? Güherçile kazanlarının başından ayrılmaz, parlatma atölyelerinin ustalarından mutlaka bir sır öğrenmeden alacağı olsa bile işi bırakmazmış.
– Hatırlar mısın? Nasıl da bana kızıp “Biz hep elimizde yapardık siz çarkta bir şey beceremediniz, hay çarkınıza…” derdi ikide bir.
– Yaa, yaa bir de sana takılmak için bana dönüp “Sakın bunun gibi olma bunun ne mal olduğu ilk günden ‘Burası çok sıcak, ayran yok mu?’ demesinden belliydi derdi.”
– Senden eski olmama rağmen seni daha çok severdi. Zaten babamın hatırı olmasa bana ilk günden yol verirdi ya neyse.
– Ölen öldü kalan kaldı, allah rahmet eylesin artık.
– Allah rahmet eylesin ama enseme patlattığı tokadın acısını da unutmadım.
– Bak ben bunu bilmiyordum kimseye vurduğunu da ne duydum ne gördüm.
– Sen yoktun o zamanlar. Bir gün Yavuz usta çalışırken beni yanına çağırıp “Bak şimdi sana göstereceğim rengi bir cennete gidenler bir de camgeranlar görmüştür, başka türlüsü mümkün değil.” diyerek elindeki teneke kutunun ağzını açıp içini gösterdi. Ben gayriihtiyarî gülerek “Aynı deli saka Hüsnü’nün ağzı gibi” dedim. Bu elindeki kutuyu atıp enseme öyle bir tokat patlattı ki sesi bütün camhanede yankılandı. Tabii ben hemen gıkımı çıkarmadan, devrilen kutudan etrafa yayılan Saksonya mavisi boyaları temizlemeye koyuldum.
– Deli saka Hüseyin de kim?
– Deli saka Hüseyin değil, Hüsnü. Eskiden bizim köyde kışın çeşmeler donunca eşeğiyle köyün dışındaki pınardan su taşıyan bir saka vardı. Bunun babasına zamanında bir kurt saldırmış, hababam çocuklarına anlatıp dururmuş. Hüsnü’yü de sarmış mı bir kurt korkusu. Öyle ki ne zaman köyden dışarı adım atsa ağzına bir şişe çini mürekkebi boşaltır, nefes bile almadan suya gider gelirmiş. Köye dönünce de haydaaa mürekkebi yine ağzından şişesine gerisin geri boşaltırmış. Güya kurt saldırırsa ağzındaki mürekkebi kurdun gözüne püskürtecek. Köydekilerin hepsi bunu bilir ve ne zaman Hüsnü’yü görseler eğlenmek için “Ağzını bir açsana Hüsnü” deyip dalga geçerlerdi. Yavuz ustanın gösterdiği mavi aynı böyle bir maviydi. Çocukluk işte, ilk aklıma o geldi yoksa nerden bilirim bizim köyün delisi saka Hüsnü’nün Yavuz ustanın dayısı olduğunu.
– Latife ediyorsun Bilal. O zaman Yavuz usta yavaş bile vurmuş.
– Nur içinde yatsın. İyi adamdı, iyi.
– İyiydi ya. Sana camhane kuracağım diye az mı çalıştı çabaladı.
– Babam “Olmuştur artık Yavuz usta ha, olmuştur değil mi? Bak kaç yıl geçti.” diye bastırmasa pek benim camhaneyi açmak için camcılar ocağına gidesi yoktu ama.
– Dün gibi aklımda. Senin fırını nasıl da özene bezene yapmıştı değil mi? Hem yapıyor hem de bir yandan anlatıyordu “Burası bin sekiz yüz derece olacak, onun için en fazla bir sene gider. Bakın, iyi bakın ki bir dahaki sefere de siz yapın.”
– “Düz zemin olacak, on iki sıra ateş tuğlasını kille öreceksin, sonra sıra gelir odaları açmaya.”
– Aynısını yaptın vallahi. Hiç unutmamışsın.
– Senin baban da bir camhane için dört dönüm tarla verse sen de ezberlerdin.
– Yaa… Bir de nasıl ezberletirdi bize değil mi?
Harun’la Bilal aynı anda şiir okuyormuş gibi başladılar bir ağızdan ustalarından akıllarında kalan ezberi söylemeye:
– Ateş yakılan yere kapı.
Yarım kubbeli yere tepe kapağı.
Soğumaya bırakılan yere kavara.
Camı getirdiğin yere keler.
Tava da kelerde camların alındığı yer…
Ustasını çekiştiren iki kalfanın neşeyle okuduğu ezber son kelimelerine yaklaştıkça, sanki hüzünlü bir şiiri bitirmişler gibi her ikisini de bir üzüntü kaplamıştı. Sessizliği bölen, Harun oldu.
– Çıralı çam gelmediğinde “Ocağı neyle yakarım ben?” diye bir hafta boyunca deli gibi dolaşıp durmuştu hani. Oduncuları görünce ağlamaya başlayıp nasıl içeri kaçmıştı değil mi.
– Eee! Bu kadar yeter. Kör ölür badem gözlü olurmuş. Bizi nasıl ortada bıraktı görmüyor musun?
– Adam öleceğini nereden bilsin?
– Yaşarken öğretmeye vakti vardı ama kalfaları öğrensin istemedi.
– İkimize de bir şeyler öğretti haksızlık etme şimdi.
– Aman ne öğrendik ne öğrendik. Ben tek bir şey yapamadım, yaptıysam da satamadım. Camhaneyi sana satıp elimi eteğimi çektim. Şimdi sıra sende, bakalım sen ne kadar dayanacaksın?
- Ben pes etmeyeceğim Bilal kalfa göreceksin. Nah sana yeminlen; bir gün gelecek, ne olursa olsun ben de bir şey yapıp edip usta olacağım…
——————————
Harun’la Bilal saatlerce konuşup durdular. Hava kararınca, Bilal kalfadan izin isteyen Harun evine döndü.
O gece Harun’u bir türlü uyku tutmuyordu. Pencerenin önüne geçip bir sigara sardı. Gülnaz, Harun kalfanın aylardır devam eden inadına, nasıl olsa bir gün pes edip bırakacak diye hiç karışmıyordu ama o gece de kocasını böyle dertli ve uykusuz görünce dayanamadı. Kalkıp yanına gitti.
– Harun’um niye vazgeçmiyorsun şu işten? Gel he de, yapamadım olmuyor de. Bak kaç tarla, bağ bahçe yedik, iş yok güç yok. Kuma getirsen bu kadar derdi olmaz. Ne elini tutan var, ne yüzünü gören. Geldin mi de yatıp dinlenemiyorsun artık.
– Ben bu işi becereceğim Gülnaz, başka çaresi yok bunun.
– Sen de inat etme o vakit. Aklını bozma ustalığımı göstereceğim diye.
– Ben de istiyorum ama olmuyor Gülnaz. Kaç kere camhanede bozuk işleri kırıp tekrar ocağa attıktan sonra oturup ağladım bir bilsen. Bırak olmayıversin mavi, yeşil, kahverengi camların üstünde, parlamayıversin sürahilerin ağzında sarılar diyorum ama olmuyor, ben bırakmak istesem camlar beni bırakmıyor.
– O zaman yine Yavuz ustanın yanındaki gibi vazo yap sen de. “En iyi vazo yapıyorum, başka ne yapsam bozuluyor.” demiyor muydun?
– Ben artık zanaatımı gösterebileceğim usta işi çeşmi bülbüller, olmadı bombeli, renkli pencere camları yapayım istiyorum. Kaç kez denedim, mavi camla beyaz fayansı karıştırdım, bir şerit cam, bir şerit seramik koyup erittim olmuyor, olmuyor. Bütün yaptığım işler daha asebeyi* değdirir değdirmez yamulup yumuluyor. Taa Mısır illerinden gâvur görüp her şeyini öğrenmiş, ben iki yıl Yavuz usta gibi birinin yanında çalıştığım halde ancak vazo yapmasını öğrenebildim. En çok buna içerliyorum.
– Diyorum sana Harun’um, vazo yap sen de o zaman.
– Hele bir sabah olsun da hayırlısıyla bakacağız artık. Yoksa bu böyle olmayacak. Camhaneyi Bilal kalfadan aldım almasına da hangi deli gelir benden alır?
İyice yorgun düşen Harun kalfa tekrar yatağına dönünce yine uyku tutmadı ama bu sefer sabaha kadar değişik neler yapabileceğini düşünüp durdu. Yatakta bir sağa bir sola dönerken aklında camhanede ocağı yakıyor, içine attığı camları eritip, pişirdiği saf bakırı cam macuna karıştırıyordu. Yaptığı camlar istediği gibi mor olmayınca daha da koyusu için durmadan rastık ekliyor, hayalinde canlandırdığı işte bile bir hata çıkınca emekleri boşa gidiyordu.
Sabah olunca karısının yeni pişirdiği tarhanayı çorba kâsesinden içerek kahvaltısını yapan Harun kalfa yeni bir umutla camhanesine giderek akşama kadar başka hiçbir şey yemeden içmeden çalışıp durdu.
Sıcaktan yorgun düşmüş, elini kaldıracak hali kalmamıştı ama iş de bitmişti. Hepsi aynı boyda, birbirinin aynı dört düzine küçük ve hassas cam eşyayı özenle saman dolu bir sandığa yerleştirdi.
Yatsı okunduğunda camhaneyi kapayarak kendinden emin, evinin yolunu tuttu. Merakla bekleyen karısı Gülnaz, Harun kalfayı bahçe kapısında karşıladı, birlikte eve girdiler. Uzun zamandır kocasının yüzünü gülerken görmeye hasret kalan Gülnaz dayanamayarak sordu.
– Hayırdır böyle…
– Hele bir şu sandığı boşaltayım da…
– Ver ben boşaltayım.
– Olmaz. Sandığa ben koydum ben çıkarırım.
– Öyle olsun bakalım.
– Hazır mısın? Üç diyince sandıktan çıkaracağım. Bir… Kiii… Üç!
– Aaa! Ne kadar küçük vazo o öyle.
– Sen demedin mi vazo yap diye.
– Dedim ama bu kadar küçük vazoya ancak birkaç tane kır papatyası konur. Kimse almaz ki bunu.
– Birincisi; bu vazo ama vazo değil. İkincisi; içine isteyen yine papatya koysun ben karışmam. Üçüncüsü; bu çay içmek için küçük bir bardak. Tutanın elinden kayıp düşmesin diye de belini incelttim.
– Ay Harun. Bununla kim çay içer?
– Dört düzine yaptım. Yarın kasabanın pazarına götürüp satacağım. Biliyorsun bazen şehirden de gelen oluyor, belki alan birileri çıkar. Keşke altın yaldız olsaydı da şöyle kenarlarıyla ağzına da birer sıra yaldız çekseydim, daha bir albenisi olurdu.
– Harun kalfa, Harun kalfa! Sen bu acayip bardakları yarın pazarda sat gel, babamdan kalan son tarlayı da satıp sana on çeki yaldız almazsam bana da Gülnaz demesinler.
Camgeran: Cam işleyen zanaatkâr ve cam eşya satan esnafa verilen ad.
*Asebe: Macun şekline gelen erimiş camı, ocaktan alarak top yapıp biçimlendirmeye yarayan çelik çubuk.
İki eliyle sıkı sıkı tuttuğu sürahiyi tek eline almaya cesaret edemediği için bahçe kapısını omuzlayarak açtı. Patırtıya koşan karısının yanına gelmesini bekleyemeden eve doğru bağırdı.
– Gülnaaaz! Gülnaz! Kız neredesin?
Evin kapısını açmaya hazırlanan Gülnaz, çamur içindeki bahçeye fırlamadan önce belli ki alelacele ayağına giyecek bir şeyler arıyordu. Kapının arkasında yere sürten ayakkabıların sesi kesildiğinde Gülnaz kapıyı açtı.
Önce karşısında nefes nefese duran kocasının yüzüne, sonra kendisine doğru uzatılan sürahiye baktı. Ağzını burnunu kıvırıp derin bir nefes aldıktan sonra merakla ne söyleyeceğini bekleyen Harun’a cevabını verdi.
–Yok efendi yok, bu da olmamış. Rengi güzel ama baksana, dibi ne kadar eğri büğrü.
Gülnaz’ın söylediklerini işiten Harun birden dellenip kudurarak, elindeki sürahiyi bahçenin duvarına fırlatıp tuzla buz etti.
“Allah belasını versin!” diye bağırarak bahçeden dışarı çıkan Harun, aynen geldiği yollardan koşarak atölyesine geri döndü…
—-
18. yüzyılda, Mevlevi dervişi Mehmet Dede’nin İstanbul’daki cam atölyesinde yaptığı, ışığa tutulunca etrafa kırmızı renkler saçan “Beykoz işi” billur kâselerin ünü taa buralara kadar gelmişti.
İtalya’da işin inceliklerini öğrenen Mehmet Dede’ye özenen Camgeran kalfası Harun gibi birçok cam işçisi de zanaatlarında ustalaşıp nam salmak için, kendi küçük atölyelerinde ölümüne bir yarışa girmişlerdi.
—-
Ağlamaklı ve öfkeli hâli geçmeyince hırsından yumruk yaptığı elini ısıran Harun, başını atölyenin kapısına dayayarak “Ne olurdu Yavuz ustam ölmeseydi de beni böyle ortalarda bırakmasaydı.” diye düşündü.
Artık danışabileceği tek kişi kalmıştı; Kendinden önceki kalfa Bilal.
Bilal, Harun gibi yarı kalfa yarı çırak sayılmazdı ama ne yazık ki o da işin inceliklerini tam anlamıyla öğrenememişti.
Birlikte çalıştıkları zamanlar Yavuz usta gibi ince işli lâledanlar, pahalı gülabdanlar bir yana, doğru dürüst bir sürahi bile yapmayı becerememişlerdi. Buna rağmen “Beni, benim gibiden başkası anlamaz.” diye, kalkıp Bilal kalfanın yanına gitti.
– Olmadı Bilal kalfa olmadı, sabaha kadar uğraştım yine olmadı.
– Ah, Harun ah. Uğraşma artık şu işle bırak gitsin, bak bana, ben bittim sen de bitirme kendini.
– Yavuz usta olsaydı…
– Yavuz usta, Yavuz usta… Başımıza bu dertleri açan hep Yavuz usta değil mi?
– Öyle deme Bilal kalfa, iyi adamdı Yavuz usta.
– Öyle öyle, iyi adamdı allah için… Kendi çok bilgiliydi ama bir türlü bize el vermedi. Sır verirken, bize öğrettiği işi aklından çekip alacakmışız gibi korkardı. Bilgisini bu kadar başkasından esirgeyeni hiç görmedim.
– Baruthane-i amire’deki, Eğrikapı’daki camhanelerde görmediği mi kalmış? Güherçile kazanlarının başından ayrılmaz, parlatma atölyelerinin ustalarından mutlaka bir sır öğrenmeden alacağı olsa bile işi bırakmazmış.
– Hatırlar mısın? Nasıl da bana kızıp “Biz hep elimizde yapardık siz çarkta bir şey beceremediniz, hay çarkınıza…” derdi ikide bir.
– Yaa, yaa bir de sana takılmak için bana dönüp “Sakın bunun gibi olma bunun ne mal olduğu ilk günden ‘Burası çok sıcak, ayran yok mu?’ demesinden belliydi derdi.”
– Senden eski olmama rağmen seni daha çok severdi. Zaten babamın hatırı olmasa bana ilk günden yol verirdi ya neyse.
– Ölen öldü kalan kaldı, allah rahmet eylesin artık.
– Allah rahmet eylesin ama enseme patlattığı tokadın acısını da unutmadım.
– Bak ben bunu bilmiyordum kimseye vurduğunu da ne duydum ne gördüm.
– Sen yoktun o zamanlar. Bir gün Yavuz usta çalışırken beni yanına çağırıp “Bak şimdi sana göstereceğim rengi bir cennete gidenler bir de camgeranlar görmüştür, başka türlüsü mümkün değil.” diyerek elindeki teneke kutunun ağzını açıp içini gösterdi. Ben gayriihtiyarî gülerek “Aynı deli saka Hüsnü’nün ağzı gibi” dedim. Bu elindeki kutuyu atıp enseme öyle bir tokat patlattı ki sesi bütün camhanede yankılandı. Tabii ben hemen gıkımı çıkarmadan, devrilen kutudan etrafa yayılan Saksonya mavisi boyaları temizlemeye koyuldum.
– Deli saka Hüseyin de kim?
– Deli saka Hüseyin değil, Hüsnü. Eskiden bizim köyde kışın çeşmeler donunca eşeğiyle köyün dışındaki pınardan su taşıyan bir saka vardı. Bunun babasına zamanında bir kurt saldırmış, hababam çocuklarına anlatıp dururmuş. Hüsnü’yü de sarmış mı bir kurt korkusu. Öyle ki ne zaman köyden dışarı adım atsa ağzına bir şişe çini mürekkebi boşaltır, nefes bile almadan suya gider gelirmiş. Köye dönünce de haydaaa mürekkebi yine ağzından şişesine gerisin geri boşaltırmış. Güya kurt saldırırsa ağzındaki mürekkebi kurdun gözüne püskürtecek. Köydekilerin hepsi bunu bilir ve ne zaman Hüsnü’yü görseler eğlenmek için “Ağzını bir açsana Hüsnü” deyip dalga geçerlerdi. Yavuz ustanın gösterdiği mavi aynı böyle bir maviydi. Çocukluk işte, ilk aklıma o geldi yoksa nerden bilirim bizim köyün delisi saka Hüsnü’nün Yavuz ustanın dayısı olduğunu.
– Latife ediyorsun Bilal. O zaman Yavuz usta yavaş bile vurmuş.
– Nur içinde yatsın. İyi adamdı, iyi.
– İyiydi ya. Sana camhane kuracağım diye az mı çalıştı çabaladı.
– Babam “Olmuştur artık Yavuz usta ha, olmuştur değil mi? Bak kaç yıl geçti.” diye bastırmasa pek benim camhaneyi açmak için camcılar ocağına gidesi yoktu ama.
– Dün gibi aklımda. Senin fırını nasıl da özene bezene yapmıştı değil mi? Hem yapıyor hem de bir yandan anlatıyordu “Burası bin sekiz yüz derece olacak, onun için en fazla bir sene gider. Bakın, iyi bakın ki bir dahaki sefere de siz yapın.”
– “Düz zemin olacak, on iki sıra ateş tuğlasını kille öreceksin, sonra sıra gelir odaları açmaya.”
– Aynısını yaptın vallahi. Hiç unutmamışsın.
– Senin baban da bir camhane için dört dönüm tarla verse sen de ezberlerdin.
– Yaa… Bir de nasıl ezberletirdi bize değil mi?
Harun’la Bilal aynı anda şiir okuyormuş gibi başladılar bir ağızdan ustalarından akıllarında kalan ezberi söylemeye:
– Ateş yakılan yere kapı.
Yarım kubbeli yere tepe kapağı.
Soğumaya bırakılan yere kavara.
Camı getirdiğin yere keler.
Tava da kelerde camların alındığı yer…
Ustasını çekiştiren iki kalfanın neşeyle okuduğu ezber son kelimelerine yaklaştıkça, sanki hüzünlü bir şiiri bitirmişler gibi her ikisini de bir üzüntü kaplamıştı. Sessizliği bölen, Harun oldu.
– Çıralı çam gelmediğinde “Ocağı neyle yakarım ben?” diye bir hafta boyunca deli gibi dolaşıp durmuştu hani. Oduncuları görünce ağlamaya başlayıp nasıl içeri kaçmıştı değil mi.
– Eee! Bu kadar yeter. Kör ölür badem gözlü olurmuş. Bizi nasıl ortada bıraktı görmüyor musun?
– Adam öleceğini nereden bilsin?
– Yaşarken öğretmeye vakti vardı ama kalfaları öğrensin istemedi.
– İkimize de bir şeyler öğretti haksızlık etme şimdi.
– Aman ne öğrendik ne öğrendik. Ben tek bir şey yapamadım, yaptıysam da satamadım. Camhaneyi sana satıp elimi eteğimi çektim. Şimdi sıra sende, bakalım sen ne kadar dayanacaksın?
- Ben pes etmeyeceğim Bilal kalfa göreceksin. Nah sana yeminlen; bir gün gelecek, ne olursa olsun ben de bir şey yapıp edip usta olacağım…
——————————
Harun’la Bilal saatlerce konuşup durdular. Hava kararınca, Bilal kalfadan izin isteyen Harun evine döndü.
O gece Harun’u bir türlü uyku tutmuyordu. Pencerenin önüne geçip bir sigara sardı. Gülnaz, Harun kalfanın aylardır devam eden inadına, nasıl olsa bir gün pes edip bırakacak diye hiç karışmıyordu ama o gece de kocasını böyle dertli ve uykusuz görünce dayanamadı. Kalkıp yanına gitti.
– Harun’um niye vazgeçmiyorsun şu işten? Gel he de, yapamadım olmuyor de. Bak kaç tarla, bağ bahçe yedik, iş yok güç yok. Kuma getirsen bu kadar derdi olmaz. Ne elini tutan var, ne yüzünü gören. Geldin mi de yatıp dinlenemiyorsun artık.
– Ben bu işi becereceğim Gülnaz, başka çaresi yok bunun.
– Sen de inat etme o vakit. Aklını bozma ustalığımı göstereceğim diye.
– Ben de istiyorum ama olmuyor Gülnaz. Kaç kere camhanede bozuk işleri kırıp tekrar ocağa attıktan sonra oturup ağladım bir bilsen. Bırak olmayıversin mavi, yeşil, kahverengi camların üstünde, parlamayıversin sürahilerin ağzında sarılar diyorum ama olmuyor, ben bırakmak istesem camlar beni bırakmıyor.
– O zaman yine Yavuz ustanın yanındaki gibi vazo yap sen de. “En iyi vazo yapıyorum, başka ne yapsam bozuluyor.” demiyor muydun?
– Ben artık zanaatımı gösterebileceğim usta işi çeşmi bülbüller, olmadı bombeli, renkli pencere camları yapayım istiyorum. Kaç kez denedim, mavi camla beyaz fayansı karıştırdım, bir şerit cam, bir şerit seramik koyup erittim olmuyor, olmuyor. Bütün yaptığım işler daha asebeyi* değdirir değdirmez yamulup yumuluyor. Taa Mısır illerinden gâvur görüp her şeyini öğrenmiş, ben iki yıl Yavuz usta gibi birinin yanında çalıştığım halde ancak vazo yapmasını öğrenebildim. En çok buna içerliyorum.
– Diyorum sana Harun’um, vazo yap sen de o zaman.
– Hele bir sabah olsun da hayırlısıyla bakacağız artık. Yoksa bu böyle olmayacak. Camhaneyi Bilal kalfadan aldım almasına da hangi deli gelir benden alır?
İyice yorgun düşen Harun kalfa tekrar yatağına dönünce yine uyku tutmadı ama bu sefer sabaha kadar değişik neler yapabileceğini düşünüp durdu. Yatakta bir sağa bir sola dönerken aklında camhanede ocağı yakıyor, içine attığı camları eritip, pişirdiği saf bakırı cam macuna karıştırıyordu. Yaptığı camlar istediği gibi mor olmayınca daha da koyusu için durmadan rastık ekliyor, hayalinde canlandırdığı işte bile bir hata çıkınca emekleri boşa gidiyordu.
Sabah olunca karısının yeni pişirdiği tarhanayı çorba kâsesinden içerek kahvaltısını yapan Harun kalfa yeni bir umutla camhanesine giderek akşama kadar başka hiçbir şey yemeden içmeden çalışıp durdu.
Sıcaktan yorgun düşmüş, elini kaldıracak hali kalmamıştı ama iş de bitmişti. Hepsi aynı boyda, birbirinin aynı dört düzine küçük ve hassas cam eşyayı özenle saman dolu bir sandığa yerleştirdi.
Yatsı okunduğunda camhaneyi kapayarak kendinden emin, evinin yolunu tuttu. Merakla bekleyen karısı Gülnaz, Harun kalfayı bahçe kapısında karşıladı, birlikte eve girdiler. Uzun zamandır kocasının yüzünü gülerken görmeye hasret kalan Gülnaz dayanamayarak sordu.
– Hayırdır böyle…
– Hele bir şu sandığı boşaltayım da…
– Ver ben boşaltayım.
– Olmaz. Sandığa ben koydum ben çıkarırım.
– Öyle olsun bakalım.
– Hazır mısın? Üç diyince sandıktan çıkaracağım. Bir… Kiii… Üç!
– Aaa! Ne kadar küçük vazo o öyle.
– Sen demedin mi vazo yap diye.
– Dedim ama bu kadar küçük vazoya ancak birkaç tane kır papatyası konur. Kimse almaz ki bunu.
– Birincisi; bu vazo ama vazo değil. İkincisi; içine isteyen yine papatya koysun ben karışmam. Üçüncüsü; bu çay içmek için küçük bir bardak. Tutanın elinden kayıp düşmesin diye de belini incelttim.
– Ay Harun. Bununla kim çay içer?
– Dört düzine yaptım. Yarın kasabanın pazarına götürüp satacağım. Biliyorsun bazen şehirden de gelen oluyor, belki alan birileri çıkar. Keşke altın yaldız olsaydı da şöyle kenarlarıyla ağzına da birer sıra yaldız çekseydim, daha bir albenisi olurdu.
– Harun kalfa, Harun kalfa! Sen bu acayip bardakları yarın pazarda sat gel, babamdan kalan son tarlayı da satıp sana on çeki yaldız almazsam bana da Gülnaz demesinler.
Camgeran: Cam işleyen zanaatkâr ve cam eşya satan esnafa verilen ad.
*Asebe: Macun şekline gelen erimiş camı, ocaktan alarak top yapıp biçimlendirmeye yarayan çelik çubuk.
Aslan yeğenim
Birlikte kiralık ev bakmaya gittiğimiz Osman abi, beni köşedeki kahvede bulup da yanıma oturduğunda, “Geç otur şöyle yeğenim.” diyen emlakçının kapısından niye fırladığımı henüz bilmiyordu.
– Ne kalkıp fırladın öyle birden? Ne olduğumuzu şaşırdık.
– Aman Osman abi, sinirim bozuldu dayanamadım kaçtım…
– E! Ne yaptı ki adam sana?
– Daha ne yapacak abi. “Yeğenim.” dedi ya yetmez mi?
– Ne var oğlum bunda? Adam sana küfretmedi ya.
– Küfretseydi daha iyiydi abi. Belki kızmıştır diye sesimi çıkartmazdım, bu ondan da kötü. Biri bana yeğenim derse biliyorum ki ortada mutlaka karışık bir iş var ve en sonunda kabak benim başıma patlayacak.
– Allah Allah. Ne var bunda bu kadar abartacak, hiç bir şey anlamadım.
– Başıma gelenleri bir anlatsam, sen de bana hak verir benden önce fırlardın dükkândan dışarı.
– Bak şimdi iyiden, iyiye merak ettim.
Yanımızdan geçen çaycıya; “Ver oğlum şurdan iki çay daha.” dedikten sonra Osman abi bana döndü.
– Anlatsana be oğlum işte çayları da tazeledik. Meraktan öldürecek misin beni?
– İyi o zaman, anlatayım da kendin karar ver bakalım Osman abi, kaçmakta haklı mıyım değil miyim?
– Hele sen bir anlat da önce.
– Bir tatil günü, sıcak iyice bastırmış, serin diye aklıma ilk gelen yer deniz kenarı. İndim yokuştan aşağıya, bindim gelen otobüse. Boğazda beğendiğim bir yere gelince, biraz da kalabalıktan bunalmış olarak indim otobüsten. Öylesine, sahilde yürümeye başladım. Çimenlerde yatanlar mı istersin, o yaz sıcağında ızgara için ateş yakanların atletle mangalları yellemeleri mi? Kol kola gezen genç çiftler, koşuşan çocuklar falan, ne ararsan var yani. Etrafımdakilerin hareketliliği, yavaş yavaş beni de kendime getirmeye başladı. Neşeyle insanları seyredip, geze geze gidiyorum.
Ben böyle dondurmacıya, sucuya baka baka yürürken, kimi yerde grup grup toplanmış balık tutmaya çalışanlar dikkatimi çekti.
Yakından bakmak için daha da bir denize doğru yaklaşıp, kovaların yanına bırakılmış çaparilere, sağa sola dağılmış misinalara basmamaya dikkat ederek yürümeye devam ettim… Kovalarda hoplayıp zıplayan balıklara bakarken, bir anda adamın biri beni çocukluğumdan beri tanıyormuş da on yıl aradan sonra görmüş gibi sevinçle üstüme atladı. Lahmacuncuya benzeyen beyaz kıyafetli, başında kırmızı çizgili beyaz kepi olan bir adam. Bir yandan ikide bir boynuma sarılıyor, bir yandan da iki yanağımdan öpüp öpüp; ”Aslan yeğenim benim, nereye kayboldun beş dakikanın içinde? Şimdi buradaydın.” diyor.
–Allah, Allah. Kimmiş peki?
–Ne bileyim ben, tanımıyorum ki adamı. Adam bana sarıldığı anda yanımızda iki zabıta belirdi. Zabıtalardan yaşlı olanı bana soruyor; “Yeğeni misin çaycının esastan?” Çaycı olduğunu o anda yeni öğrendiğim adam benden önce atlıyor “Yeğenim tabii, Ne sandın? Biz yeğenimle her hafta böyle boğaza gelir deniz sefası yaparız. Değil mi benim aslan yeğenim? Yalnız kendisi çayı çok sever, ver bir semaver dolusu demli çayı tek başına içsin.”
Ben hiç bir şey anlamamış aptalca bir yüz ifadesiyle çaycıya bakarken, çaycı da her göz göze geldiğimizde göz kırpıp duruyor. Bir zabıtalara bakıyorum bir çaycıya, bir zabıtalara bakıyorum bir çaycıya.
Çaycı, benim olayı anlamadığımın farkına varmış olacak ki, ayrıntıya giriyor;
“Bu zabıta memuru arkadaşlara o kadar söylüyorum, ben çayı satmıyorum, içmek için yanımızda getirdik diye ama anlayan kim. İllaki işgaliye harcı istiyorlar. Tabii onlar da araştıracak, soracak…”
Zabıtalar sabırsız, dayanamıyor; “Bal gibi de satıyorsun ulan işte, bir de bize yalan söylüyor, yer miyiz biz böyle numaraları?”
Ben durumu biraz anlar gibi oluyorum, ekmek parası yüzünden mecbur kalmış elin garibanını sıkıştırmışlar köşeye, fare gibi oynuyorlar.
Tutuyor zabıtalardan biri termosun sapını.
–Ver lan şunu, ver dedim bak fena olacak.
Bizimki de yapışmış öbür ucuna direniyor.
–Niye vereyim canım, evimden getirdiğim termosu. Çay içmek de mi yasak?
–İçmek yasak değil ammaaa, satmak yasak.
– Yahu siz ne laf anlamaz adamlarsınız, satmıyorum ki içiyorum.
Çaycı bir yandan bunları diyor ama öbür yandan da cebinden çıkarttığı bardağa zabıtanın çekiştirip durduğu termostan zorla çay koymaya çalışıyor.
–Bu kadar çayı kendine yaptın ha, ulan sen bizi salak yerine mi koyuyorsun?
–Yeğenimle içiyoruz diyorum ya…
Artık ben bu sinir harbine dayanamayarak araya giriyorum.
–Dayım doğru söylüyor, ben sigara almaya gidince aranızda bir yanlış anlaşılma olmuş herhalde.
Bu sefer şaşırma sırası zabıtalarda. İkisi de benim konuşabildiğime inanamamış gibi bana bakıyorlar.
Çaycı atlıyor: “Aslan yeğenim!”
Adamlar çabuk toparlanıyor.
–Demek yeğenisin ha? Demek zevk olsun diye her gün boğaza gelip bir kova çayı beraber içiyorsunuz ha? Ulan yoksa sen mafya mısın bunu koruyorsun? Biz çok gördük böyle gömlek kravat, esnafın akrabası gibi görünüp de haraç toplayanını.
–Bakın yanılıyorsunuz. Ben bu adamın yeğeniyim, birlikte çay yapıp içmeye geldik.
–Peki bu beyaz elbise, kasket ne? Yanılıyormuşuz… Dur bakalım sen bir dur. Kendine yanlış dayı seçmişsin. Yürüyün amirliğe orada anlatırsınız.
Ben bulaştığım belayı anlayıp kurtulmak için adamlara ne diller döküyor, neler sayıp söylüyorum ama adamlar “Yürüyün yürüyün, hiç uzatmayın.” diyerek tartışmayı bitiriyorlar.
İtişe kakışa, bize bakan insanların arasında yürürken bir ara yanımıza zabıtaları daha önceden tanıdığı her halinden belli olan ondört-onbeş yaşlarında bir çocuk geldi. Elindeki simit tablasından simitçi olduğunu anladığım çocuk, zabıtalara “Abi bu günlük bu kadar valla daha anca on tane satabildim.” deyip bir miktar para uzattı.
Zabıtalar da “Bizi başka birine benzettin herhalde.” diyerek çocuğu terslediler.
Kendimi zabıtalardan bir kurtarabilsem, simitçi çocuğu da yanıma alıp öyle gideceğim amirliğe. “Bunlar bütün sahildeki işportacıları; çaycıları, dondurmacıları haraca kesmişler. Evine götüreceği üç kuruş ekmek parasından başka bir şey düşünmeyen bu garibanlardan kendilerine para veremeyen olursa, böyle tutup getiriyorlar.” diyeceğim ama simitçi olanlara bir anlam veremeden, gördüğü tepki üzerine hemen yanımızdan uzaklaştı.
Bari gelen geçene rezil olmayalım diye ben artık kendimi teslim ettim. Uslu uslu zabıtalarla amirliğe doğru gidiyoruz… Bir yandan da, sıkıntılı sıkıntılı, bu işin sonunda başıma gelebilecekleri düşünüyorum; önce amirlik, sonra karakol, sonra savcılık, sonra yine karakol falan… İş oraya kadar varır mı acaba? İyice canım sıkılıyor, kendi kendime kızıyorum…
Beş dakikalık bir yürüyüşten sonra zabıta amirliğinin kapısına geldik, binaya girdik. Geniş bir salon. Karşıda ve yanlarda bir sürü oda. İçlerinden en büyüğü olduğunu tahmin ettiğim hariç, bütün odaların kapıları ardına kadar açık.
Kapılardan içeriye baktığında açık camlardan dışarısı görünüyor. Biz içeri girince, büyük odanın önünde niye toplandıklarını bilmediğim memurlar odalara dağılıyor.
Ben tam şimdi ne olacak diye beklerken, birden büyük odanın kapısı açılıyor.
Üzerindeki resmi elbiseden amir olduğunu tahmin ettiğim adam ve ardındaki birkaç kişi bize doğru geliyorlar. Amir bana sarılıyor. Evet sarılıyor, öpüyor, bir sevgi bir sevgi, görmen lâzım.
Bu sefer hem bizi getiren zabıtalar, hem çaycı, hem ben hep birlikte şaşırıp birbirimize bakıyoruz. Zabıta amiri arkasını dönüp odadan çıkan adamlara beni gösteriyor.
– İşte beyler sizin yanlış bir ihbar sonucu yaptığınız baskında çekmecemde bulduğunuz parayı bana borç olarak veren yeğenim bu. Size az önce buradaydı demiştim de inanmamıştınız…
Bana göz kırpıp devam ediyor.
– Bir sigara almak bu kadar uzun sürer mi aslan yeğenim?
– Ne kalkıp fırladın öyle birden? Ne olduğumuzu şaşırdık.
– Aman Osman abi, sinirim bozuldu dayanamadım kaçtım…
– E! Ne yaptı ki adam sana?
– Daha ne yapacak abi. “Yeğenim.” dedi ya yetmez mi?
– Ne var oğlum bunda? Adam sana küfretmedi ya.
– Küfretseydi daha iyiydi abi. Belki kızmıştır diye sesimi çıkartmazdım, bu ondan da kötü. Biri bana yeğenim derse biliyorum ki ortada mutlaka karışık bir iş var ve en sonunda kabak benim başıma patlayacak.
– Allah Allah. Ne var bunda bu kadar abartacak, hiç bir şey anlamadım.
– Başıma gelenleri bir anlatsam, sen de bana hak verir benden önce fırlardın dükkândan dışarı.
– Bak şimdi iyiden, iyiye merak ettim.
Yanımızdan geçen çaycıya; “Ver oğlum şurdan iki çay daha.” dedikten sonra Osman abi bana döndü.
– Anlatsana be oğlum işte çayları da tazeledik. Meraktan öldürecek misin beni?
– İyi o zaman, anlatayım da kendin karar ver bakalım Osman abi, kaçmakta haklı mıyım değil miyim?
– Hele sen bir anlat da önce.
– Bir tatil günü, sıcak iyice bastırmış, serin diye aklıma ilk gelen yer deniz kenarı. İndim yokuştan aşağıya, bindim gelen otobüse. Boğazda beğendiğim bir yere gelince, biraz da kalabalıktan bunalmış olarak indim otobüsten. Öylesine, sahilde yürümeye başladım. Çimenlerde yatanlar mı istersin, o yaz sıcağında ızgara için ateş yakanların atletle mangalları yellemeleri mi? Kol kola gezen genç çiftler, koşuşan çocuklar falan, ne ararsan var yani. Etrafımdakilerin hareketliliği, yavaş yavaş beni de kendime getirmeye başladı. Neşeyle insanları seyredip, geze geze gidiyorum.
Ben böyle dondurmacıya, sucuya baka baka yürürken, kimi yerde grup grup toplanmış balık tutmaya çalışanlar dikkatimi çekti.
Yakından bakmak için daha da bir denize doğru yaklaşıp, kovaların yanına bırakılmış çaparilere, sağa sola dağılmış misinalara basmamaya dikkat ederek yürümeye devam ettim… Kovalarda hoplayıp zıplayan balıklara bakarken, bir anda adamın biri beni çocukluğumdan beri tanıyormuş da on yıl aradan sonra görmüş gibi sevinçle üstüme atladı. Lahmacuncuya benzeyen beyaz kıyafetli, başında kırmızı çizgili beyaz kepi olan bir adam. Bir yandan ikide bir boynuma sarılıyor, bir yandan da iki yanağımdan öpüp öpüp; ”Aslan yeğenim benim, nereye kayboldun beş dakikanın içinde? Şimdi buradaydın.” diyor.
–Allah, Allah. Kimmiş peki?
–Ne bileyim ben, tanımıyorum ki adamı. Adam bana sarıldığı anda yanımızda iki zabıta belirdi. Zabıtalardan yaşlı olanı bana soruyor; “Yeğeni misin çaycının esastan?” Çaycı olduğunu o anda yeni öğrendiğim adam benden önce atlıyor “Yeğenim tabii, Ne sandın? Biz yeğenimle her hafta böyle boğaza gelir deniz sefası yaparız. Değil mi benim aslan yeğenim? Yalnız kendisi çayı çok sever, ver bir semaver dolusu demli çayı tek başına içsin.”
Ben hiç bir şey anlamamış aptalca bir yüz ifadesiyle çaycıya bakarken, çaycı da her göz göze geldiğimizde göz kırpıp duruyor. Bir zabıtalara bakıyorum bir çaycıya, bir zabıtalara bakıyorum bir çaycıya.
Çaycı, benim olayı anlamadığımın farkına varmış olacak ki, ayrıntıya giriyor;
“Bu zabıta memuru arkadaşlara o kadar söylüyorum, ben çayı satmıyorum, içmek için yanımızda getirdik diye ama anlayan kim. İllaki işgaliye harcı istiyorlar. Tabii onlar da araştıracak, soracak…”
Zabıtalar sabırsız, dayanamıyor; “Bal gibi de satıyorsun ulan işte, bir de bize yalan söylüyor, yer miyiz biz böyle numaraları?”
Ben durumu biraz anlar gibi oluyorum, ekmek parası yüzünden mecbur kalmış elin garibanını sıkıştırmışlar köşeye, fare gibi oynuyorlar.
Tutuyor zabıtalardan biri termosun sapını.
–Ver lan şunu, ver dedim bak fena olacak.
Bizimki de yapışmış öbür ucuna direniyor.
–Niye vereyim canım, evimden getirdiğim termosu. Çay içmek de mi yasak?
–İçmek yasak değil ammaaa, satmak yasak.
– Yahu siz ne laf anlamaz adamlarsınız, satmıyorum ki içiyorum.
Çaycı bir yandan bunları diyor ama öbür yandan da cebinden çıkarttığı bardağa zabıtanın çekiştirip durduğu termostan zorla çay koymaya çalışıyor.
–Bu kadar çayı kendine yaptın ha, ulan sen bizi salak yerine mi koyuyorsun?
–Yeğenimle içiyoruz diyorum ya…
Artık ben bu sinir harbine dayanamayarak araya giriyorum.
–Dayım doğru söylüyor, ben sigara almaya gidince aranızda bir yanlış anlaşılma olmuş herhalde.
Bu sefer şaşırma sırası zabıtalarda. İkisi de benim konuşabildiğime inanamamış gibi bana bakıyorlar.
Çaycı atlıyor: “Aslan yeğenim!”
Adamlar çabuk toparlanıyor.
–Demek yeğenisin ha? Demek zevk olsun diye her gün boğaza gelip bir kova çayı beraber içiyorsunuz ha? Ulan yoksa sen mafya mısın bunu koruyorsun? Biz çok gördük böyle gömlek kravat, esnafın akrabası gibi görünüp de haraç toplayanını.
–Bakın yanılıyorsunuz. Ben bu adamın yeğeniyim, birlikte çay yapıp içmeye geldik.
–Peki bu beyaz elbise, kasket ne? Yanılıyormuşuz… Dur bakalım sen bir dur. Kendine yanlış dayı seçmişsin. Yürüyün amirliğe orada anlatırsınız.
Ben bulaştığım belayı anlayıp kurtulmak için adamlara ne diller döküyor, neler sayıp söylüyorum ama adamlar “Yürüyün yürüyün, hiç uzatmayın.” diyerek tartışmayı bitiriyorlar.
İtişe kakışa, bize bakan insanların arasında yürürken bir ara yanımıza zabıtaları daha önceden tanıdığı her halinden belli olan ondört-onbeş yaşlarında bir çocuk geldi. Elindeki simit tablasından simitçi olduğunu anladığım çocuk, zabıtalara “Abi bu günlük bu kadar valla daha anca on tane satabildim.” deyip bir miktar para uzattı.
Zabıtalar da “Bizi başka birine benzettin herhalde.” diyerek çocuğu terslediler.
Kendimi zabıtalardan bir kurtarabilsem, simitçi çocuğu da yanıma alıp öyle gideceğim amirliğe. “Bunlar bütün sahildeki işportacıları; çaycıları, dondurmacıları haraca kesmişler. Evine götüreceği üç kuruş ekmek parasından başka bir şey düşünmeyen bu garibanlardan kendilerine para veremeyen olursa, böyle tutup getiriyorlar.” diyeceğim ama simitçi olanlara bir anlam veremeden, gördüğü tepki üzerine hemen yanımızdan uzaklaştı.
Bari gelen geçene rezil olmayalım diye ben artık kendimi teslim ettim. Uslu uslu zabıtalarla amirliğe doğru gidiyoruz… Bir yandan da, sıkıntılı sıkıntılı, bu işin sonunda başıma gelebilecekleri düşünüyorum; önce amirlik, sonra karakol, sonra savcılık, sonra yine karakol falan… İş oraya kadar varır mı acaba? İyice canım sıkılıyor, kendi kendime kızıyorum…
Beş dakikalık bir yürüyüşten sonra zabıta amirliğinin kapısına geldik, binaya girdik. Geniş bir salon. Karşıda ve yanlarda bir sürü oda. İçlerinden en büyüğü olduğunu tahmin ettiğim hariç, bütün odaların kapıları ardına kadar açık.
Kapılardan içeriye baktığında açık camlardan dışarısı görünüyor. Biz içeri girince, büyük odanın önünde niye toplandıklarını bilmediğim memurlar odalara dağılıyor.
Ben tam şimdi ne olacak diye beklerken, birden büyük odanın kapısı açılıyor.
Üzerindeki resmi elbiseden amir olduğunu tahmin ettiğim adam ve ardındaki birkaç kişi bize doğru geliyorlar. Amir bana sarılıyor. Evet sarılıyor, öpüyor, bir sevgi bir sevgi, görmen lâzım.
Bu sefer hem bizi getiren zabıtalar, hem çaycı, hem ben hep birlikte şaşırıp birbirimize bakıyoruz. Zabıta amiri arkasını dönüp odadan çıkan adamlara beni gösteriyor.
– İşte beyler sizin yanlış bir ihbar sonucu yaptığınız baskında çekmecemde bulduğunuz parayı bana borç olarak veren yeğenim bu. Size az önce buradaydı demiştim de inanmamıştınız…
Bana göz kırpıp devam ediyor.
– Bir sigara almak bu kadar uzun sürer mi aslan yeğenim?
Bir otobüs yolculuğu... Ya da “Göz yanılması”…
(*sevgili okuyucularıma “bisküvi” kelimesini benim “püsküüt” olarak telaffuz ettiğimi bildirmekte fayda görüyorum.)
Şehirlerarası otobüsteyim, muavinimizin “On dakika sonra mola vereceğiz.” demesinin üzerinden yarım saat geçti. Hâlâ mola yerine gelemedik ve dışarıdaki karanlık yavaş yavaş yerini hafif bir laciverde bırakmak üzere aydınlanmaya başladı.
Noktaları görüyor musunuz?
Siyah karelerle beyaz olanların kesiştiği yerde gri noktalar göreceksiniz. Aslında orada olmayan bu gri noktalar, gözümüzde bulunan “Işık alan hücreler”in beynimizde yarattığı aldatıcı bir görüntü. Tam anlamıyla göz yanılması…
Elimdeki kartta böyle yazıyor, yazının üstünde de bir çizim var; dört tane siyah kareyi yan yana dizmişler, böyle dört sırayı da üst üste koymuşlar ve aralarındaki beyaz boşluklar kendiliğinden bir ızgara oluşturmuş. Son molada sabaha kadar okuyacak bir şeyler olsun diye aldığım “Bilim Çocuk” dergisinin küçük okuyucularına verdiği kartlar bunlar. Bu saate kadar sıkıntıdan dergiyi neredeyse iki kez okudum. Dergiyi bir kenara bırakınca elimde bir tek bu kartlar kaldı. Evirip çevirip bakıp duruyorum, “Göz yanılmaları” serisiymiş… Ben “yanılsama” olarak bilirdim ama ısrarla her defasında “yanılma” olarak kullanmışlar. Bir bildikleri vardır herhalde.
Göz yanılması nedir?
Duyu organlarımız pek çok alanda yanılabilirler. Bunlar arasında göz yanılmaları en ilgi çekici olanı. Duyu organları uyaranlara yanıt verirken değişik uyum aşamalarından geçer. Bu da yanılmaların önemli bir nedenidir.
Her birine ayrı ayrı resimler çizmelerine rağmen aralarından anlayamadıklarım da oluyor, o zaman gözlerimi kısıp daha bir dikkatli bakıyorum. Böyle de anlayamazsam gözlerimi şaşı yapıp bir kez daha deniyorum. Otobüsün yetersiz loş ışıklarından iyice yorulan gözlerimi şaşılığından kurtarıp eski haline getirmek için de, yanımda oturan teyzenin başının üstünden dışarıya bakıyorum. Ara sıra teyzeyle göz göze geldiğimiz de oluyor. Böyle durumlarda teyze önce benim şaşı gözlere bakıp bir “Fesuphanallah!” çekiyor, sonra da başını cama doğru çevirip ilgilenmiyormuş gibi yapıyor ama olsun... Teyzenin camdan yansıyan yüzü ayrıntılar kaybolduğu için gerçek halinden daha genç duruyor.
Genç mi, yaşlı mı?
Resimde biri genç, biri yaşlı iki kadın var. Göz yanılmalarının en bilinenlerinden biri olan bu resimdeki kadınlardan siz ilk hangisini gördünüz?
Otobüsün şoförü radyoyu açıyor ve daha ne çaldığını anlayamadan mikrofondan araya giriyor; “Sayın yolcularımız firmamızın tesislerinde 15 dakikalık ihtiyaç molası veriyoruz. Çay içmek isteyenler lütfen para vermesin, çaylar şirkettendir.” Otobüs sağ tarafta ancak yarısı tamamlanmış küçük bir binaya doğru yaklaşıyor.
Hiç böyle şelale olur mu?
Maurits Cornelis Escher resimlerinde göz yanılmaları kullanmasıyla ünlü bir ressam. Resimdeki gibi bir bina ancak kağıt üzerinde iki boyutlu olarak mümkün olabilir. Gerçek hayattaysa böyle bir binaya rastlamak olası değil.
“Çaylar şirketten.” lafını duyan kapıya yığıldı. İtiş kakış, herkes çay ocağının önünde. Bu kalabalığa girmemek için önce bir paket *bisküvi alıp, henüz boşken masalardan yer kapmanın daha doğru olacağını düşündüm. Büfeden bisküviyi alıp açtım, içinden bir tanesini ağzıma atıp paketi ve kedi yavrusu gibi hep yanımda taşıdığım sırt çantamı boş masalardan birinin üzerine koydum. Evet, artık buranın bir sahibi var. Sırt çantam benim için masada yer tutarken ben de çay ocağına gidiyorum. Sabanın köründe gereğinden fazla neşeli bir çaycı anlamsızca yüzüme bakıyor.
Resimde ne görüyorsunuz?
Bu resime baktığınızda ilk gördüğünüz ne? Bir kadın mı, yoksa birbirine bakan iki yüz mü? Zemin rengi olarak siyahı ya da beyazı seçmenize göre ilk gördüğünüz şekil farklı olabiliyor.
Önümdeki tepsiye dizilmiş bardakları işaret edip “Bir çay lütfen... Otobüstenim...” diyorum. “Şirketten” çay alabilmek için “Otobüstenim” lafını bulmam bana çok saçma geliyor ama çaycı allahın dağında, bu saatte, “Zeplinden” olsam bile umursamayacak bir neşeyle başını sallayıp “Tamam abi.” diyor. Çayımı alıp arkama bir dönüyorum ki benim masaya biri oturmuş. Masaya yaklaşırken önce “Her yer kalabalık, olabilir...” diye düşünüyorum fakat sandalyeyi çekip bardağı masaya koyarken acı gerçeği fark ediyorum. Adam benim bisküvi paketini almış bir güzel çayına batıra batıra yiyor.
Bu bir daire mi?
Resimdeki birbirine paralel bu çizgileri bir daire olarak görüyoruz. Çünkü beynimiz çemberi tamamlamış gibi algılıyor.
Önce biraz şaşırdım ama sonra ne diyeceğimi düşünmem gerektiğine karar verdim; Hiçbir şey demeyecektim. Sonuçta, alt tarafı bir paket bisküvi. Bir yandan kızdım ama bir yandan da adamın sakinliği hoşuma gitmedi desem yalan olur. Çayımı karıştırırken gözlerimi gözlerinden ayırmamam dikkatini çekmiş olmalı ki, o da artık hiç aralıksız bana bakıyor.
Kayıp dilim nerede?
Resimde bir kalıp peynir görülüyor. Ne var ki bir dilimi eksik. Peki kayıp dilim nerede?
Şimdi sıra bende, çayımdan bir yudum alıp, hiç bir şey yokmuş gibi adamın elindeki pakete uzanıyorum. Paketten bir tane bisküvi alıp ağzıma atıyorum, üstüne de bir yudum çay daha...
Eğri mi, doğru mu?
Resimdeki çizgiler ilk bakışta size eğri büğrü görünebilir. Bir kez daha bakın çizgilerin aslında birbirine paralel olduklarını fark edeceksiniz.
Ben adama, adam bana bakıyor ama tek kelime konuşmuyoruz. Göz kırpıp ne iş dercesine başımı sallıyorum. Kaşlarımı kaldırıp, kafamı ileri iterek bisküvi paketini işaret ediyorum adam da aynısını bana yapıyor. “Ne acayip insanlar var şu dünyada.” diyen hafif bir gülümsemeyle başımı sallayarak adama bakıyorum. Kafasını yana çevirerek bir elini hafifçe havaya kaldırıp, derin bir iç çekiyor. Derken bisküviden bir tane daha alıyor, ben durur muyum? Hemen ben de bir tane alıyorum. İş, istemeden sıraya biniyor. Bir bisküvi bir çay, bir o bir ben. Sanki elimizden alacaklar da çabuk bitirmeye çalışıyormuşuz gibi. Adam birden yerinden fırlayıp ayağa kalkıyor, ben de peşinden... Sandalyelerin ayaklarından çıkan sürtünme sesleri ortamı biraz gerse de ikimiz de birbirimize sadece sinirli sinirli gülmekle yetiniyoruz. Bisküvi ortada, ikimiz masanın iki yanında, ikimizin de önünde çay bardakları, ayakta devam ediyoruz; bir bisküvi, bir çay, bir bisküvi... İkimiz de kıpkırmızı olmuşuz.
Hangisi daha parlak?
Birbirini kesen bu iki sıradaki kırmızı noktaların hangisi daha parlak dersiniz? Aslında bütün kırmızıların tonu aynı. Onları çevreleyen beyaz ve yeşil bölgeler, renklerini farklıymış gibi algılamamıza neden oluyor.
Ben artık bu anlamsız oyunu bitirmek için duruyorum. Sırt çantamı alıp otobüse döneceğim. Çantayı masadan alıyorum ama almamla birlikte başımdan aşağıya kaynar sular dökülüyor. Çanta eğile eğile bisküvi paketinin üstüne doğru yatıp, paketin üstünü kapatmış. Benim bisküviler olduğu gibi duruyor.
Hangi hayvan?
Resime baktığınızda gördüğünüz hayvan ne? Bu resimde iki hayvan görmek mümkün. Bir eşek, bir fok.
Adam da, ben de neler olup bittiğini bir anda anlıyoruz. Ben rezil olmuş bir vaziyette kırk kez özür diliyorum. Adam da; “Ben de ne oluyor böyle... Allah, allah… Yok, istesen zaten veririm... Kendi malı gibi hiçte çekinmiyor diyorum.” diyor.
Utana sıkıla “Siz de aynısını almışsınız...” diyebiliyorum ancak.
Yanılmaların pek çoğu beynin, duyu verilerini yorumlarken yaşadığı alışkanlıklardan kaynaklanır. Söz gelimi sinema bu tür bir yanılmanın sonucu olarak görüntüleri hareketliymiş gibi algılamamızı sağlar.
Valla çok merak ettim, gidince ilk fırsatta bu “Bilim Çocuk” u telefonla arayıp soracağım; “Bu yanılmalarda, hiç mi aptallığın payı yok be kardeşim?”
Otobüse biniyoruz adam önlerde bir yerlerde oturuyor. Birbirimize iyi yolculuklar diliyoruz. Ben yine teyzeyi bulup yanına oturuyorum. Otobüs hareket ederken gayriihtiyarî teyzeye “Yanlışlıkla adamın bisküvisini yedim.” diyorum. Teyze bütün gece bu anı beklemiş gibi cevabı yapıştırıyor: “Böyle sabaha kadar iki de bir gözlerini şaşı yapıp durursan, her boku yersin evladım!”
Koyu yazılmış olan (Bold) satırlar Tübitak Bilim Çocuk Dergisi’nin 2002 yılının Aralık sayısında verilen “Göz Yanılmaları Kartları”ndan aynen alınmıştır.
Şehirlerarası otobüsteyim, muavinimizin “On dakika sonra mola vereceğiz.” demesinin üzerinden yarım saat geçti. Hâlâ mola yerine gelemedik ve dışarıdaki karanlık yavaş yavaş yerini hafif bir laciverde bırakmak üzere aydınlanmaya başladı.
Noktaları görüyor musunuz?
Siyah karelerle beyaz olanların kesiştiği yerde gri noktalar göreceksiniz. Aslında orada olmayan bu gri noktalar, gözümüzde bulunan “Işık alan hücreler”in beynimizde yarattığı aldatıcı bir görüntü. Tam anlamıyla göz yanılması…
Elimdeki kartta böyle yazıyor, yazının üstünde de bir çizim var; dört tane siyah kareyi yan yana dizmişler, böyle dört sırayı da üst üste koymuşlar ve aralarındaki beyaz boşluklar kendiliğinden bir ızgara oluşturmuş. Son molada sabaha kadar okuyacak bir şeyler olsun diye aldığım “Bilim Çocuk” dergisinin küçük okuyucularına verdiği kartlar bunlar. Bu saate kadar sıkıntıdan dergiyi neredeyse iki kez okudum. Dergiyi bir kenara bırakınca elimde bir tek bu kartlar kaldı. Evirip çevirip bakıp duruyorum, “Göz yanılmaları” serisiymiş… Ben “yanılsama” olarak bilirdim ama ısrarla her defasında “yanılma” olarak kullanmışlar. Bir bildikleri vardır herhalde.
Göz yanılması nedir?
Duyu organlarımız pek çok alanda yanılabilirler. Bunlar arasında göz yanılmaları en ilgi çekici olanı. Duyu organları uyaranlara yanıt verirken değişik uyum aşamalarından geçer. Bu da yanılmaların önemli bir nedenidir.
Her birine ayrı ayrı resimler çizmelerine rağmen aralarından anlayamadıklarım da oluyor, o zaman gözlerimi kısıp daha bir dikkatli bakıyorum. Böyle de anlayamazsam gözlerimi şaşı yapıp bir kez daha deniyorum. Otobüsün yetersiz loş ışıklarından iyice yorulan gözlerimi şaşılığından kurtarıp eski haline getirmek için de, yanımda oturan teyzenin başının üstünden dışarıya bakıyorum. Ara sıra teyzeyle göz göze geldiğimiz de oluyor. Böyle durumlarda teyze önce benim şaşı gözlere bakıp bir “Fesuphanallah!” çekiyor, sonra da başını cama doğru çevirip ilgilenmiyormuş gibi yapıyor ama olsun... Teyzenin camdan yansıyan yüzü ayrıntılar kaybolduğu için gerçek halinden daha genç duruyor.
Genç mi, yaşlı mı?
Resimde biri genç, biri yaşlı iki kadın var. Göz yanılmalarının en bilinenlerinden biri olan bu resimdeki kadınlardan siz ilk hangisini gördünüz?
Otobüsün şoförü radyoyu açıyor ve daha ne çaldığını anlayamadan mikrofondan araya giriyor; “Sayın yolcularımız firmamızın tesislerinde 15 dakikalık ihtiyaç molası veriyoruz. Çay içmek isteyenler lütfen para vermesin, çaylar şirkettendir.” Otobüs sağ tarafta ancak yarısı tamamlanmış küçük bir binaya doğru yaklaşıyor.
Hiç böyle şelale olur mu?
Maurits Cornelis Escher resimlerinde göz yanılmaları kullanmasıyla ünlü bir ressam. Resimdeki gibi bir bina ancak kağıt üzerinde iki boyutlu olarak mümkün olabilir. Gerçek hayattaysa böyle bir binaya rastlamak olası değil.
“Çaylar şirketten.” lafını duyan kapıya yığıldı. İtiş kakış, herkes çay ocağının önünde. Bu kalabalığa girmemek için önce bir paket *bisküvi alıp, henüz boşken masalardan yer kapmanın daha doğru olacağını düşündüm. Büfeden bisküviyi alıp açtım, içinden bir tanesini ağzıma atıp paketi ve kedi yavrusu gibi hep yanımda taşıdığım sırt çantamı boş masalardan birinin üzerine koydum. Evet, artık buranın bir sahibi var. Sırt çantam benim için masada yer tutarken ben de çay ocağına gidiyorum. Sabanın köründe gereğinden fazla neşeli bir çaycı anlamsızca yüzüme bakıyor.
Resimde ne görüyorsunuz?
Bu resime baktığınızda ilk gördüğünüz ne? Bir kadın mı, yoksa birbirine bakan iki yüz mü? Zemin rengi olarak siyahı ya da beyazı seçmenize göre ilk gördüğünüz şekil farklı olabiliyor.
Önümdeki tepsiye dizilmiş bardakları işaret edip “Bir çay lütfen... Otobüstenim...” diyorum. “Şirketten” çay alabilmek için “Otobüstenim” lafını bulmam bana çok saçma geliyor ama çaycı allahın dağında, bu saatte, “Zeplinden” olsam bile umursamayacak bir neşeyle başını sallayıp “Tamam abi.” diyor. Çayımı alıp arkama bir dönüyorum ki benim masaya biri oturmuş. Masaya yaklaşırken önce “Her yer kalabalık, olabilir...” diye düşünüyorum fakat sandalyeyi çekip bardağı masaya koyarken acı gerçeği fark ediyorum. Adam benim bisküvi paketini almış bir güzel çayına batıra batıra yiyor.
Bu bir daire mi?
Resimdeki birbirine paralel bu çizgileri bir daire olarak görüyoruz. Çünkü beynimiz çemberi tamamlamış gibi algılıyor.
Önce biraz şaşırdım ama sonra ne diyeceğimi düşünmem gerektiğine karar verdim; Hiçbir şey demeyecektim. Sonuçta, alt tarafı bir paket bisküvi. Bir yandan kızdım ama bir yandan da adamın sakinliği hoşuma gitmedi desem yalan olur. Çayımı karıştırırken gözlerimi gözlerinden ayırmamam dikkatini çekmiş olmalı ki, o da artık hiç aralıksız bana bakıyor.
Kayıp dilim nerede?
Resimde bir kalıp peynir görülüyor. Ne var ki bir dilimi eksik. Peki kayıp dilim nerede?
Şimdi sıra bende, çayımdan bir yudum alıp, hiç bir şey yokmuş gibi adamın elindeki pakete uzanıyorum. Paketten bir tane bisküvi alıp ağzıma atıyorum, üstüne de bir yudum çay daha...
Eğri mi, doğru mu?
Resimdeki çizgiler ilk bakışta size eğri büğrü görünebilir. Bir kez daha bakın çizgilerin aslında birbirine paralel olduklarını fark edeceksiniz.
Ben adama, adam bana bakıyor ama tek kelime konuşmuyoruz. Göz kırpıp ne iş dercesine başımı sallıyorum. Kaşlarımı kaldırıp, kafamı ileri iterek bisküvi paketini işaret ediyorum adam da aynısını bana yapıyor. “Ne acayip insanlar var şu dünyada.” diyen hafif bir gülümsemeyle başımı sallayarak adama bakıyorum. Kafasını yana çevirerek bir elini hafifçe havaya kaldırıp, derin bir iç çekiyor. Derken bisküviden bir tane daha alıyor, ben durur muyum? Hemen ben de bir tane alıyorum. İş, istemeden sıraya biniyor. Bir bisküvi bir çay, bir o bir ben. Sanki elimizden alacaklar da çabuk bitirmeye çalışıyormuşuz gibi. Adam birden yerinden fırlayıp ayağa kalkıyor, ben de peşinden... Sandalyelerin ayaklarından çıkan sürtünme sesleri ortamı biraz gerse de ikimiz de birbirimize sadece sinirli sinirli gülmekle yetiniyoruz. Bisküvi ortada, ikimiz masanın iki yanında, ikimizin de önünde çay bardakları, ayakta devam ediyoruz; bir bisküvi, bir çay, bir bisküvi... İkimiz de kıpkırmızı olmuşuz.
Hangisi daha parlak?
Birbirini kesen bu iki sıradaki kırmızı noktaların hangisi daha parlak dersiniz? Aslında bütün kırmızıların tonu aynı. Onları çevreleyen beyaz ve yeşil bölgeler, renklerini farklıymış gibi algılamamıza neden oluyor.
Ben artık bu anlamsız oyunu bitirmek için duruyorum. Sırt çantamı alıp otobüse döneceğim. Çantayı masadan alıyorum ama almamla birlikte başımdan aşağıya kaynar sular dökülüyor. Çanta eğile eğile bisküvi paketinin üstüne doğru yatıp, paketin üstünü kapatmış. Benim bisküviler olduğu gibi duruyor.
Hangi hayvan?
Resime baktığınızda gördüğünüz hayvan ne? Bu resimde iki hayvan görmek mümkün. Bir eşek, bir fok.
Adam da, ben de neler olup bittiğini bir anda anlıyoruz. Ben rezil olmuş bir vaziyette kırk kez özür diliyorum. Adam da; “Ben de ne oluyor böyle... Allah, allah… Yok, istesen zaten veririm... Kendi malı gibi hiçte çekinmiyor diyorum.” diyor.
Utana sıkıla “Siz de aynısını almışsınız...” diyebiliyorum ancak.
Yanılmaların pek çoğu beynin, duyu verilerini yorumlarken yaşadığı alışkanlıklardan kaynaklanır. Söz gelimi sinema bu tür bir yanılmanın sonucu olarak görüntüleri hareketliymiş gibi algılamamızı sağlar.
Valla çok merak ettim, gidince ilk fırsatta bu “Bilim Çocuk” u telefonla arayıp soracağım; “Bu yanılmalarda, hiç mi aptallığın payı yok be kardeşim?”
Otobüse biniyoruz adam önlerde bir yerlerde oturuyor. Birbirimize iyi yolculuklar diliyoruz. Ben yine teyzeyi bulup yanına oturuyorum. Otobüs hareket ederken gayriihtiyarî teyzeye “Yanlışlıkla adamın bisküvisini yedim.” diyorum. Teyze bütün gece bu anı beklemiş gibi cevabı yapıştırıyor: “Böyle sabaha kadar iki de bir gözlerini şaşı yapıp durursan, her boku yersin evladım!”
Koyu yazılmış olan (Bold) satırlar Tübitak Bilim Çocuk Dergisi’nin 2002 yılının Aralık sayısında verilen “Göz Yanılmaları Kartları”ndan aynen alınmıştır.
Sürgün Beşir
Dünyayı kana bulayan savaş yıllarını geride bırakmıştık. O zamanlar için köy sayılabilecek bir yerde Almanların kurduğu elektrik fabrikasında teknisyen olarak işe başlamıştım.
Fabrikanın yaklaşık bir kilometre uzağına bir sığınak inşa edilecekti. Karşıdaki tepeye kurulu gecekondu semtinin girişinde oldukça dik bir yokuş vardı. Bu yokuşu enlemesine kesen uzun bir tünel açılacak, tünelin içi kalın beton duvarlarla kaplanınca bir kat altta esas sığınağı oluşturan bölüm yapılacaktı. Benim işim fabrikayla sığınak arasına çekilecek hatların ve sığınağın iç elektrik tesisatının planlarını yapmaktı. Bu ciddi ve zor, fakat mesleğimdeki tecrübemle rahatlıkla altından kalkabileceğim bir işti.
Sığınak için gereken tünel inşaatına başlayalı henüz bir ay olmuştu. Ben tüm hazırlıkları bitirip gereken proje çizimlerini tamamlamış, uygulamaları kontrol etmek için işlerin bitmesini beklemeye başlamıştım.
xxx
Artık geceler gibi gündüzler de sıkıcı olmaya başlamıştı. Vakit geçirmek için yanıma bir kitap alıp fabrikanın arkasındaki mısır tarlalarına giden dar toprak yollarda dolaşıyor, kendime uygun bulduğum ilk ağacın gölgesinde oturup okumaya başlıyordum. Büyük bir eğlence düzenlenmiş gibi içim neşeyle doluyor, daha sonra uzunca bir süredir hasret kaldığım bu sessizliğe alışarak sakinleşiyordum.
Bu mini kır gezilerini daha da güzelleştirmek için elimden geleni yapıyordum. Önceleri yanıma bir şişe de şarap almaya başlamıştım, sonraları biraz peynir ve elma ekleyerek menüyü zenginleştirdim. Böylece ilk günlerde bir iki saati anca bulan bu geziler gittikçe uzadı. Dolaştığım yerleri ezberledikçe başka yerlere doğru ilerliyor bildiğim alanları genişletiyordum.
Bir akşamüstü yine böyle dolaşmaya başladığımda takip ettiğim yol beni bir köy evinin yanına çıkardı. Evin bel hizasına kadar gelen tahta çitleri üst üste yığılmış mısırlarla adeta görünmez hâle gelmişti. Bahçenin ortasında tuğlalarla örülmüş bir ocak ve bu ocağın üstünde, kapkara isten, altındaki ateşin hiç sönmediği belli olan büyükçe bir kazan vardı. Bahçenin eve yakın ama yine de açıklıkta sayılabilecek bir yerinde, iki tane kısa borusuyla ayakta zor duran, tenekeden alt kapağı kırık, eski bir odun sobası bulunuyordu.
İçeriden, beni fark eden yaşlı sayılabilecek biri, topallayarak bahçeye çıktı. Abartılı bir gülüşle merhaba diyerek, eski sobaya doğru gidip, kapağını özenle açtı. İki elinle yerden topladığı toz toprak parçasını, bana bakarak bir çırpıda, sobanın açık kapağından içeri fırlatıp kapağı kapadı. İçeride harmanlanan toz bulutu eski sobanın bacasından kendine bir yol bulup, güneş altında hayali bir sütun gibi yükseliyordu. Sobanın içine toprağı fırlatan yaşlı adam sanki ısınıyormuş gibi önce ellerini sobanın üzerine doğru uzatıyor, ara sıra çekip ovuşturduktan sonra tekrar sobaya doğru tutuyordu. Görünüşe göre bu adam sobadan yükselen sahte dumanla gerçekten ısınmaya çalışıyordu, hem de böylesine sıcak bir günde.
Merakla adamın yaptıklarına bir anlam vermeye çalışırken, sobanın başından ayrılıp bana doğru yürümeye başladı.
“Merhaba, demin de size merhaba dedim duymadınız mı?”
“Merhaba, duydum. Duydum da siz sobaya doğru gidince yani nasıl desem…”
“Tamam, tamam. Hiç önemli değil. Benim adım Beşir. Sürgün Beşir de derler, ya sizin adınız nedir?”
“İsimlerimiz benzemiyor ama sürgün kısmı biraz bana da uyuyor.”
“Savaş yüzünden sürülenler var mı hâlâ?”
“Yok, o anlamda söylemedim. Beni çalıştığım şirket buralara gönderdi diye öyle söyledim. Bilirsiniz şirketlerde bulunduğunuz yerden uzaklaştırılınca çalışanlar bunu sürgün olarak değerlendirir.”
“Haydi canım siz de. Sizinki tatil sayılır, şu etrafın güzelliğine baksanıza bir. Siz gerçek sürgün görmemişsiniz, bir de benim halimi düşünün.”
“Gerçek sürgün demekle ülkeden uzaklaştırılmayı kastediyorsanız, sizin gibi bir çiftçiyi niye ülkesinden uzaklaştırmak istesinler ki? Hem zaten siz Türk değil misiniz?”
“Tatsız anılarla böylesine güzel bir yaz akşamüstünü berbat etmek istemeyiz değil mi? Boş verin, benimki kuru gevezelik, insan yaşlanınca ağzına geleni söyleyiveriyor işte. Biraz oturup dinlenmek istemez misiniz? Ayakta kaldınız, ben de nasıl evsahibiyim, kusuruma bakmayın misafire alışık değilim. Buyurun şöyle mısır püsküllerinin üzerine oturun.”
Bir kenara yığdığı mısır püsküllerinden oluşan öbekteki yer yer ezilme izleri daha önceden de buraya oturulduğunu belli ediyordu. İtiraz edemedim, zaten yarısına geldiğim şarap şişesi, akşamüstünün etrafa yaydığı o güzel kokularla birleşince, yürüdüğüm yolun yorgunluğu da kendini göstermeye başlamıştı. Yaşlı adam karşıma geçerek, paslı bir tenekeyi ters çevirip üzerine oturdu. Tenekeden süzülen sular toprakla buluştuğu yerde nemli bir gölge oluşturuyordu.
“Demek seni de işyerinden sürdüler ha?” diyerek güldü.
“Dediğim gibi pek sürülme, sürgün değil belki de benden başka gönderebilecekleri kimse yoktu.”
“Ne iş yapıyorsun?”
“Elektrik teknisyeniyim.”
Yaşlı adam bunu duyunca birden ayağa kalktı.
“Sakın şu Almanların kurduğu fabrikada çalışıyorum deme.”
“Ne yazık ki öyle.”
“Başka iş mi bulamadın?”
“Şimdilik şartlar böyle gerektirdi.”
Yüzünde, benden beklediğini bulamamanın hayal kırıklığı ile ne olacağını merak eder gibi bir ifade belirdi.
“Demek mecbur kaldın. Hem de bu kadar okumuş etmiş biri… Elinde kitapla falan görünce ben de… Hayallah, neyse, ne iş yapıyorsun orada?”
“Teknisyenim dedim ya, işte plan-proje, kontrol falan.”
Anlamsızca birkaç “İyi, iyi.” lafı zorla çıktı yaşlı adamın ağzından. Önce bakışlarını yere doğru indirdi, sonra söyleyecek bir şeyler bulmanın rahatlığıyla başını kaldırıp, “Karnın aç mı, bir şeyler yer misin benimle?” diye sordu.
“Teşekkür ederim, bir hayli geç oldu, dinleneceğim kadar dinlendim zaten, bu seferlik beni bağışlayın. Biraz daha oturmaya devam edersem, burada uyuyup kalırım diye korkuyorum. Misafirperverliğiniz için çok teşekkürler. Görüşmek üzere ben izninizi rica edeyim, bu çevrede hiç tanıdığım yok, daha sonra yine uğrarım laflarız biraz.”
“Yine geleceksiniz ha? Söz mü?”
“Söz.”
“Durun bir dakika bu da benden size küçük bir hediye…”
Evin pencerelerini görünmez hale getiren saksıların arasından aldığı, bir kavanoz mısır konservesini bana doğru uzatıp almamı bekledi. O’nu kıramazdım, hiç bir şey demeden kavanozu alıp “Bir şartla” dedim ve elimdeki yarısı boşalmış şarap şişesini ona doğru uzattım. O da beni kırmadı, yaşlı adama gülümseyerek oradan ayrıldım ve fabrikada görevlilerin kaldığı lojmanlara doğru yürümeye başladım.
xxx
Eve girer girmez bütün gün kapalı kalan camları açarak biraz olsun bunaltan sıcaktan kurtulmaya çalıştım. Aniden aklıma geldi -iyi güzel ama adam niye bu sıcakta o sobaya toz toprak atarak ısınıyormuş gibi yapıyordu? Yoksa sobanın içinde sakladığı bir şeyler mi vardı? Ama öyle olsa saklayacağı şey için daha iyi bir yer bulabilirdi, hem kim olsa böyle davranan birinden şüphelenip ilk önce sobanın içine bakardı. O zaman niye böyle yapıyor? Bu tutarsız ve saçma hareketin bir nedeni olmalıydı… Mısırlarla ilgili bir şey olması da mümkün değildi.
Bunları düşünürken yarın için traş olup giyeceğim elbiseleri hazırlamış, atletle, mısır püsküllerinin rahatlığını aratan eski yatağıma uzanmıştım. İşyerindeki boş zamanlarda ortadan kaybolarak, dikkat çekip çekmediğimi düşündüm. Yarın sabah ilk iş olarak, karşılaşmam gereken herkesi tek tek görüp iş hakkında konuşma bahanesiyle bana karşı olan tutumlarını öğrenmeliydim.
Sabah kalktığımda buradaki ilk günümmüş gibi hemen tünel inşaatının başındaki birinci şefin yanına gittim, her şey normal görünüyordu. İşçiler, kalfalar, diğer teknisyenler ve müdür benden oldukça memnundu.
İş konusunda kendime olan güveni yeniden kazanınca öğleden sonra, beni kimsenin aramayacağından emin olduğumda yine mısır tarlalarına doğru yürümeye başladım, bu sefer yanıma iki şişe şarap aldım. Kırlarda yürümek, kalabalıktan uzak olmak, temiz hava hepsi bana iyi geliyordu. İnsanlarla ilişkilerimde pek problem yaşamasam da içe dönük bir hayat beni her zaman cezbediyordu.
Önceleri zaten saçma bulduğum şehirdeki koşuşturmaca ve sahte dostluklar buradaki sakin yaşamda iyice karabasana dönüşüyordu. Şehir hayatını anlayamayan bir “Şehirli” olmam, oldukça garip gelebilir ama bu benim için böyleydi. Şehirdeki yaşam içinde kendilerine bir düzen kurmaya ve bu düzen içinde var olmaya çalışırken, küçük günlük çıkarlar için taviz vererek kişiliklerini kaybedenleri düşündüm. Bence yanlış olan buydu.
Herkes mi yanılıyordu?
Bu kırları, mısırları, sapsarı ayçiçeği tarlalarını gördükçe düşüncelerim kesinlik kazanıyor gibi geliyordu.
Evet, herkes yanılıyordu…
xxx
Kapat kendini dış dünyaya, kapan içine. Ne varsa kendinde var… Belki de Nautilius dışarıya doğru uzamamak için kendi kendine sarılıyordur ve bu yüzden mucizevidir. Dünyada hayat varken niye uzayda yaşam var mı diye arayacaksın ki? Kendi içindeki yaşam yetmiyor mu? Şu patikalardaki güzellik hangi işlek sokakta var? Doğal olanın üzerine sonradan kurulan her şey, biraz eğreti durmuyor mu?
xxx
Yolu kaplayan ince sarı kum, ayaklarımın toprağa gömülmesinin ardından havalanıp ayakkabılarımın üzerine kapanıyor, her attığım adımda arkamda minik bir toz bulutu bırakıyordu. Bir ağacın gölgesinde fazla ısınmadan şarap şişesinden bir kaç yudum aldım, üstüne de bir sigara yaktım. Karşımda sonsuzluk hissi veren, çok güzel kumaşlarla kaplı yataklar gibi ayçiçekleri ve mısır tarlaları uzanıyordu. Fabrikadan ayrılıp sürgün Beşir’in küçük evine doğru giderken, bu kısa molada kendimi, yiyecek ararken açgözlülük yapıp, daha büyüğü, biraz daha büyüğü diye gittikçe gruptan uzaklaşıp, aradığını bulduğunda da yuvaya geri dönemeyecek kadar uzaklarda kaybolmuş bir karınca gibi hissettim.
Günlük hayat içinde, ne kadar belirsiz ve sıradan bir acizlik içerse de, durumum pek de kötü sayılmaz. Hele hele bir de Beşir gibi sürgün hayatı yaşayanların yanında, bizim hayatlarımız güzel bir hediye gibi. Kim bilir neler yaşadı, ne acılar çekti ki kendini sürgün gibi görüyor? İyi birine benziyor, bunca yoksulluk içinde bile nasıl da hâlâ içten ve güleryüzlü kalabilmiş, onunla iyi dost olacağımızı düşünüyorum…
Acaba ne kadar samimi bir dostluk kurabiliriz? Hem şu soba meselesi var…
Samimiyetin ne derece bir samimiyet olabileceğini ve ‘duruma göre samimiyet oranı karşılaştırması’ yaparak, şehirdeki ‘kuşkuyla yaklaşma’ alışkanlıklarını sürdüren benim gibi biriyle, ne derece samimi olabileceğine karar verme hakkını, ben de artık Beşire bırakmalıyım.
xxx
Eğer yolu biliyorsanız, gittiğiniz yere sanki daha çabuk ulaşıyorsunuz. Belki de bu sefer nereye gittiğimle ilgilenmeme gerek kalmadı ve düşüne düşüne yürürken zaman çok çabuk geçti… Sürgün Beşir’in küçük ama sevimli evi karşımda duruyordu. Daha uzaktan beni görmüş olacaktı ki, bahçenin önüne çıkmış beni bekliyordu. El sıkışıp, merhabalaştıktan sonra, öylesine, boş şeylerden bahsedip karşılıklı konuşmaya başladık; mısır tarlalarından, konservelerden, evin eskiliğinden, paradan, geçimden, hayat zorluğundan…
Derken dünden beri merak ettiğim şeyi sorabilmek için beklediğim an geldi diye düşündüm ve “Sobaya toprak atarak, çıkan tozdan ısınıyormuş gibi yapman kafama takıldı, nedir bu böyle? Bir anlamı var mı?” diyiverdim. Öylesine gülmeye başladı ki bir ara öksürük tuttu ve hem öksürüp, hem gülerken az önce getirdiği bardakların yanında duran şişeleri göstererek, şarap koymamı istedi. Şaraptan bir yudum aldıktan sonra anlatmaya başladı…
“Ben, burada yalnız yaşayan bir adamım biliyorsun, hem öyle zengin falan da değilim. Buraya ilk geldiğimde, daha önceden yaşadıklarım yüzünden gerçekten deli gibiydim. Çevreme hep dikkatle yaklaşıyordum, hatta bazen insanlar başıma bela olmasın diye, deli numarası yaptığım bile oluyordu. İlk başta, karşılaşıp konuştuktan sonra, istemediğin bir durum olursa, karşındakini deli olduğuna ikna etmek zordur. Ben de o zaman, baştan beni deli bilsinler de, zararsız insanlarsa, nasıl olsa bir yolunu bulup açıklarım diye düşündüm ve bu yolu buldum. Yazın sıcağında, bahçede açık havaya kurulu bir sobada ısınmaya çalışan birinden kim ne isteyebilir ki? Bak, sobanın önünde içine atmak için, toz toprak birikintisi hep öyle hazır bekler, demek sen de kandın bu numaraya ha!”
“Tam aksine ben bir anlam veremedim”
“İyi işte şimdi öğrendin. İnsanlar öyle şeylerle karşılaşıyor ki, mutlaka bir çözüm bulmak zorunda kalıyorlar. Eee! İhtiyaçlar icatların anasıdır diye boşuna dememişler…Sen beni bir de gençken görecektin, (parmağınla bir kaç kez alnına dokunarak) zehir gibiydim, zehir.”
“O zamanlar da çiftçi miydiniz?”
“Yok, yok, şimdi de çiftçi değilim zaten, benimkisi öylesine bir uğraş, eskiden başarılı bir öğretmendim.”
“Öğretmen miydiniz?”
“Evet, niye bu kadar şaşırarak sordun ki? Yoksa soba meselesi yüzünden öğretmen olamayacak kadar deli mi görünüyorum?”
Yüzündeki hafif tebessüm, sessiz ama derin bir iç çekişten sonra, yerini buruk bir ifadeye terk etti. Bir bardak şarap daha koydu.
“Benim de güzel bir hayatım vardı. O zamanlar böyle fakirlikle uğraşmıyordum. Çalışıyordum, güzel bir işim vardı. Herkes gibi sevdiklerim, sevenlerim, kendime ait güzel sayılabilecek bir evim vardı, taa ki ispiyonlanana kadar. Üzerinden çok uzun yıllar geçti ama yapılanları bir türlü hazmedemedim. Öyle şeyler yaşadım ki, bu mısır tarlası bile benim için çok büyük bir lütuf sayılır.”
“Ne yaptınız da sizi ispiyonladılar?”
“Ben kitapları severim, her zaman yanımda dört-beş tane kitap olurdu. Bir de dersler için okula götürüp getirdiklerimi sayarsanız, sizin anlayacağınız, bir çanta dolusu kitap taşırdım hep. Çevremdeki bir kaç arkadaşım önceleri beni uyarmadı değil ama ben pek kulak asmamıştım. Sonunda onların dediği doğru çıktı.”
Uzun süredir yalnız yaşadığı her halinden belli olan, konuşmaya hasret kalmış bu yaşlı adama kendisini ilgiyle dinlediğimi belli edebilmek için konuya ait bir şeyler söyleme ihtiyacı duyarak sözünü kestim.
“Sonunda onların dediği çıktı. Yasaklı kitaplar yüzünden tutuklandınız.”
“Keşke öyle olsaydı ama değil.”
“Her şey, yirmi dört Mart bin dokuz yüz otuz üç’te (*) Almanya’da başladı. Naziler kendileriyle aynı politik düşüncede olmayanları toplamak için, özel mahkemeler kurdular. Önce sendika görevlileri ile başladılar, sonra komünistler, sonra çingeneler, zenciler, Yahudiler derken bu insan avı ‘Aryan’ ırktan olmayan herkesi kapsadı ve fiziksel engellilere kadar dayandı. Gördüğün gibi benimde bir ayağım sakat, o zamanlar pek bu kadar belli olmuyordu…”
“Yani sırf bu yüzden mi sürüldünüz?”
“Bu daha başlangıçtı. Önce görevimden alındım, itiraz ettim, gerekçe gösterilmesini istedim, dava edeceğimi söyledim ama hiç bir cevap alamadım. Görevden alındığım günün ertesi yine okula gittim, okul çıkışı takip edildiğimi anladım ve kaçmaya başladım, ama nereye kadar gidebilirdim ki? Bir yandan da elimde kitaplarla dolu, ağır çanta… Okulun arkasındaki dar sokağa girdiğimde, beni tutup zorla bir cipe bindirdiler, yakınlardaki bir karakolda birkaç “SS” subayının karşısına çıkardılar. Kitapların hiç biri yasaklı olmamasına rağmen tutuklandım ve bin dokuz yüz otuz dokuza kadar altı yıl tutuklu kaldım.”
“Çok zorlu geçen yılların ardından kaldığım yerdeki on bir kişiyle beraber beni de seçip özel bir görev vereceklerini söylediler. Az çok çevremizde olup biteni bildiğimiz için nazilere güvenemiyorduk ama yapacak bir şey yoktu.”
“Bin dokuz yüz otuz dokuz Ağustos’unun son günüydü, bilmediğimiz bir yere doğru yola çıkmıştık. Hepimize, tam olarak anlayamadığım nedenlerle Polonya üniformaları giydirmişlerdi. Ayağım yüzünden anlatılanları yapmam mümkün değildi, hapisteki zor şartlar yüzünden ayağımdaki sakatlık iyice ilerlemişti bunu bahane ederek görevi yerine getiremeyeceğimi söyledim. Hapisten benimle beraber getirilen arkadaşlarımın hepsini kandırmışlardı. Bu yüzden bana, diğerleri durumu anlamasınlar diye arkadaşlarımın yanında bir şey yapmadılar ve hapishaneye geri yolladılar… Artık şans mı dersin bilemem, o gece sabaha karşı gönderildiğimiz zoraki görev yerinde olay çıkıp da diğerlerinden de olmasınlar diye, beni geri gönderirlerken araç devrildi ve ben bir şekilde araçtan çıkarak ellerinden kurtulmayı başardım. Üzerimdeki Polonya üniformasıyla bir köye ulaştığımda daha fazla dayanamamış olacağım ki, gördüğüm ilk köylünün önünde yere düşüp kaldım.”
Nefes bile almadan başından geçenleri anlatan Beşir’i dinliyor, anlattıklarına inanamıyordum. Olaylar başından yeni geçmiş gibi heyecanlanan yaşlı adam hiç durmamacasına anlatıyordu.
“Bizi getirdikleri yer Polonya’nın sınırına çok yakın bir yermiş, köylüler beni birkaç gün sakladıktan sonra devamlı kuzeye giderek denize ve deniz yoluyla da Marsilya’ya kadar gidebildim. Gidebildim diyorum çünkü Polonya’nın köylerinden geçerek denize ulaşmak önceleri çok zor hatta imkânsız gibi görünüyordu.”
“Bunu başarmış olmanın verdiği güvenle, Marsilya’da çok rahat davranmaya başlamıştım, Almanya’ya dönemeyeceğimi biliyordum ve burada yeni bir hayat kurmaya karar verdim ama bir süre sonra yakalandım…”
“Bu güne kadar bu kadar heyecan verici bir hikâye duymadığımı rahatlıkla söyleyebilirim. Savaş yıllarına ait birçok olağanüstü durumu anlatan olaylar duymuştum ama anlatanlardan hiç biri, sizin gibi hikâyenin baş kahramanı değildi.”
“ Ne, hikâye mi dedin? Hikâye ha? Hikâye dediğin uydurmadır, hayaldir. Bunları ben yaşadım, günü gününe, birebir. Ve ben sadece buraya kadar nasıl geldiğimi anlatmaya çalışıyorum, bütün yaşadıklarımı anlatsam kimse inanmaz. Aslında sen de haklısın, bazen ben bile yaşadıklarım gerçek miydi diye şüpheye düşüyorum. Doğduğundan beri buradaymış gibi duran yaşlı bir adamın başından böyle olaylar geçtiğine kim inanabilir ki, değil mi? O zamanlar biz de bunların başımıza geldiğine inanamıyorduk.”
“Peki, Marsilya’da yakalandıktan sonra nasıl kurtuldunuz?”
“Beni ve yakaladıkları diğer Musevileri, hayvan taşımak için kullanılan yük vagonlarına koydular. Başımıza eli silahlı bir sürü nöbetçi diktiler. Her iki-üç saatte bir, aramıza yenileri katılıyor, vagonlar dolup taşıyordu, bizim vagonda sayabildiğim kadarıyla seksen kişi kadar vardık. Saint Charles tren istasyonunda öylece başımıza gelecekleri beklerken birden ‘O’ çıkıp geldi.”
“Kim?”
“Marsilya konsolos yardımcısı Necdet Bey, Necdet Kent. Necdet bey Alman subayına bizim Türk vatandaşı olduğumuzu, yapılanların çok büyük bir yanlış anlaşılma olduğunu söylüyordu. Alman subayı ise Türk olmayıp sadece Musevi olduğumuzda ısrar ediyordu. Necdet Bey yanındaki arkadaşına (**) bir şeyler söyledikten sonra Alman subayı iterek, arkadaşınla beraber trene bindi ve tren hareket etti. Arles ya da Nimes yakınlarında tren durdu. Yanımıza gelen Alman subayları ‘Bir yanlışlık olmuş özür dileriz, hangileri Türk vatandaşıysa gösterin lütfen.’ diyerek olayı kapatmaya çalıştılar. Kadın, erkek, çocuk hepimiz çıt çıkarmadan öylece bekliyorduk. Nasıl oldu bilmiyorum ama Necdet Kent’in kesin tavrı karşısında, Almanlar bizi bırakmak zorunda kaldılar, Şükran duygularımı ifade edebilmek için hemen gidip boynuna sarıldım ve elini sıkarak kendisiyle tanışma şerefine nail oldum. Bana insanların dini inançları nedeniyle böyle davranılmayı hak etmediğini düşünen bir hükümetin temsilcisi olduğunu ve sadece insanlık vazifesini yerine getirdiğini söyledi. Ben de kısaca başımdan geçenleri anlatarak, derhal kendi ülkelerinin vatandaşı olmayı istediğimi belirttim ve adıma çıkartılan bir pasaportla Türkiye’ye geldim.”
“Daha sonraları öğrendiğime göre, bu yüce insan, çoğu zaman kendi hayatını tehlikeye atarak, benim gibi birçoğunu Almanların elinden kurtarmış. O’na olan borcumuzu asla ödeyemeyiz”
“Ben bir şeyi merak ettim, şu size Polonya sınırında verilen görev neydi, sonra arkadaşlarınıza ne oldu, hiç haber alabildiniz mi?”
“Hepsi öldü.”
“Hepsi öldü mü? Nasıl bu kadar kesin bilebiliyorsunuz?”
“Ben değil bütün dünya biliyor, hatta duymayan insan kalmasın diye Almanlar tüm dünyaya kendileri özellikle duyurdular.”
“Nasıl oldu bu? Böyle bir şeyden hiç haberim yok”
“O zamanlar Almanlar, Polonya’ya saldırmayı düşünüp bir fırsatın çıkmasını bekliyorlarmış meğerse ama bu fırsatın çıkmasını bekleyemeyecek kadar da aceleciydiler. Çabucak bir plan yapıldı, tabii ben de diğer insanlar gibi bunları çok sonra öğrendim. Plana göre mahkûmlara Polonya üniformaları giydirilecek ve bir görev verilmiş gibi kandırılarak, Polonya sınırında ufak bir Alman kasabasındaki Radyo istasyonunu bastırtacaklardı. Ne yazık ki böyle de oldu. Ölümle tehdit edilen mahkûmlar radyo istasyonunu bastılar… Bu tüm dünyaya Polonyalıların saldırısı olarak duyuruldu. Hemen bir gün sonra da Almanlar Polonya’ya girerek işgale başladılar. Almanlar Batı’dan, Ruslar Doğu’dan bir ayda Polonya’yı haritadan sildiler ve elde edilen toprakları paylaştılar. Almanlar hemen orada da Yahudi avına başladı. Almanların elinden kurtulup Polonya’ya geçince, iyi ki orada saklanmaktan vazgeçip Marsilya’ya kaçmışım.”
Yaşlı adamın anlattıklarına inanamıyordum. O’na yapılan haksız suçlamaları düşündüm. Hayat, insanları bu kadar korkunç olaylarla karşı karşıya getirecek kadar katı olmak zorunda mıydı? O gece geç saatlere kadar konuştuk, daha doğrusu hep o anlattı ben dinledim, dinledikçe insan olmaktan utandım. Ama kesin karar vermiştim, Almanlarla çalışmayı bırakıyordum, her ne olursa olsun.
xxx
İki gün sonra elektrik fabrikasındaki işimden istifa ettim. Nedeni sorulduğunda, hiç bir gerekçe göstermeden sadece işi bırakmak istediğimi belirttim. İstifa dilekçemi verdim, lojmandan, bir bavulu ancak dolduran eşyalarımı topladım ve sıcak öğleye doğru iyice bastırmadan, veda etmek üzere sürgün Beşir’in evinin yolunu tuttum. Beşir beni yine çok sıcakkanlı karşılayarak, bavulu görünce merak edip sordu “Hayırdır, yolculuk mu var?”
“Gel, gel içeri geç.”
“Yok, girmeyeyim. Hemen buradan uzaklaşmak istiyorum, bir daha buralara dönmemecesine gidiyorum”
“İş?”
“İşi de bıraktım.”
“Seni vazgeçiren nedir pek?”
“Her şey, hayat, insanlar, acılar ve vicdanım…”
“Sakın ben sebep olmuş olmayayım anlattıklarımla? Doğru ya, niye bunlarla çalışıyorsun senin gibi okuyan eden biri nasıl olur da Almanlarla çalışır diyerek ben sebep oldum, çok üzgünüm.”
“Yok Beşir dayı, sen hiç bir şey yapmadın, sadece insanlığın yaşadığı bu ayıbı bir kez de sen anlattın ve yalnız yaşadığım bu bunalımlı günlerde, insanlara iyilik yaparak yaşamaktan başka hiç bir amacımız olmaması gerektiğini gösterdin bana. Bazen filmlerde, kitaplarda görürüz, bir yerde de haklıdırlar, hani bütün bunlar oldu, ama sebebi bire bir şahsen bizler değiliz, o dönemde yaşamış olan babalarımız yapmış bunları, bizler bu ayıbın suçluluğunu unutup dostça yaşamak istiyoruz diyorlar ya… Evet olabilir, sizler babalarınızın yaptıklarını kolayca unutabilirsiniz, ama bu insanların, babalarına yapılanları unutabileceklerini hiç sanmıyorum…
…ara sıra benim için de sobaya kum atarsın artık”
El sıkıştık sarıldık, henüz birkaç adım atmıştım ki gülerek seslendi.
“Senin sürgün de bitti ha?”
(*) 24 Mart 1933, Almanya’da “Halkın ve Reich’ın ihtiyacının giderilmesine ilişkin yasa”nın kabul edilmesi.
(**) Sidi İşcan, Konsoloslukta görevli tercüman.
Fabrikanın yaklaşık bir kilometre uzağına bir sığınak inşa edilecekti. Karşıdaki tepeye kurulu gecekondu semtinin girişinde oldukça dik bir yokuş vardı. Bu yokuşu enlemesine kesen uzun bir tünel açılacak, tünelin içi kalın beton duvarlarla kaplanınca bir kat altta esas sığınağı oluşturan bölüm yapılacaktı. Benim işim fabrikayla sığınak arasına çekilecek hatların ve sığınağın iç elektrik tesisatının planlarını yapmaktı. Bu ciddi ve zor, fakat mesleğimdeki tecrübemle rahatlıkla altından kalkabileceğim bir işti.
Sığınak için gereken tünel inşaatına başlayalı henüz bir ay olmuştu. Ben tüm hazırlıkları bitirip gereken proje çizimlerini tamamlamış, uygulamaları kontrol etmek için işlerin bitmesini beklemeye başlamıştım.
xxx
Artık geceler gibi gündüzler de sıkıcı olmaya başlamıştı. Vakit geçirmek için yanıma bir kitap alıp fabrikanın arkasındaki mısır tarlalarına giden dar toprak yollarda dolaşıyor, kendime uygun bulduğum ilk ağacın gölgesinde oturup okumaya başlıyordum. Büyük bir eğlence düzenlenmiş gibi içim neşeyle doluyor, daha sonra uzunca bir süredir hasret kaldığım bu sessizliğe alışarak sakinleşiyordum.
Bu mini kır gezilerini daha da güzelleştirmek için elimden geleni yapıyordum. Önceleri yanıma bir şişe de şarap almaya başlamıştım, sonraları biraz peynir ve elma ekleyerek menüyü zenginleştirdim. Böylece ilk günlerde bir iki saati anca bulan bu geziler gittikçe uzadı. Dolaştığım yerleri ezberledikçe başka yerlere doğru ilerliyor bildiğim alanları genişletiyordum.
Bir akşamüstü yine böyle dolaşmaya başladığımda takip ettiğim yol beni bir köy evinin yanına çıkardı. Evin bel hizasına kadar gelen tahta çitleri üst üste yığılmış mısırlarla adeta görünmez hâle gelmişti. Bahçenin ortasında tuğlalarla örülmüş bir ocak ve bu ocağın üstünde, kapkara isten, altındaki ateşin hiç sönmediği belli olan büyükçe bir kazan vardı. Bahçenin eve yakın ama yine de açıklıkta sayılabilecek bir yerinde, iki tane kısa borusuyla ayakta zor duran, tenekeden alt kapağı kırık, eski bir odun sobası bulunuyordu.
İçeriden, beni fark eden yaşlı sayılabilecek biri, topallayarak bahçeye çıktı. Abartılı bir gülüşle merhaba diyerek, eski sobaya doğru gidip, kapağını özenle açtı. İki elinle yerden topladığı toz toprak parçasını, bana bakarak bir çırpıda, sobanın açık kapağından içeri fırlatıp kapağı kapadı. İçeride harmanlanan toz bulutu eski sobanın bacasından kendine bir yol bulup, güneş altında hayali bir sütun gibi yükseliyordu. Sobanın içine toprağı fırlatan yaşlı adam sanki ısınıyormuş gibi önce ellerini sobanın üzerine doğru uzatıyor, ara sıra çekip ovuşturduktan sonra tekrar sobaya doğru tutuyordu. Görünüşe göre bu adam sobadan yükselen sahte dumanla gerçekten ısınmaya çalışıyordu, hem de böylesine sıcak bir günde.
Merakla adamın yaptıklarına bir anlam vermeye çalışırken, sobanın başından ayrılıp bana doğru yürümeye başladı.
“Merhaba, demin de size merhaba dedim duymadınız mı?”
“Merhaba, duydum. Duydum da siz sobaya doğru gidince yani nasıl desem…”
“Tamam, tamam. Hiç önemli değil. Benim adım Beşir. Sürgün Beşir de derler, ya sizin adınız nedir?”
“İsimlerimiz benzemiyor ama sürgün kısmı biraz bana da uyuyor.”
“Savaş yüzünden sürülenler var mı hâlâ?”
“Yok, o anlamda söylemedim. Beni çalıştığım şirket buralara gönderdi diye öyle söyledim. Bilirsiniz şirketlerde bulunduğunuz yerden uzaklaştırılınca çalışanlar bunu sürgün olarak değerlendirir.”
“Haydi canım siz de. Sizinki tatil sayılır, şu etrafın güzelliğine baksanıza bir. Siz gerçek sürgün görmemişsiniz, bir de benim halimi düşünün.”
“Gerçek sürgün demekle ülkeden uzaklaştırılmayı kastediyorsanız, sizin gibi bir çiftçiyi niye ülkesinden uzaklaştırmak istesinler ki? Hem zaten siz Türk değil misiniz?”
“Tatsız anılarla böylesine güzel bir yaz akşamüstünü berbat etmek istemeyiz değil mi? Boş verin, benimki kuru gevezelik, insan yaşlanınca ağzına geleni söyleyiveriyor işte. Biraz oturup dinlenmek istemez misiniz? Ayakta kaldınız, ben de nasıl evsahibiyim, kusuruma bakmayın misafire alışık değilim. Buyurun şöyle mısır püsküllerinin üzerine oturun.”
Bir kenara yığdığı mısır püsküllerinden oluşan öbekteki yer yer ezilme izleri daha önceden de buraya oturulduğunu belli ediyordu. İtiraz edemedim, zaten yarısına geldiğim şarap şişesi, akşamüstünün etrafa yaydığı o güzel kokularla birleşince, yürüdüğüm yolun yorgunluğu da kendini göstermeye başlamıştı. Yaşlı adam karşıma geçerek, paslı bir tenekeyi ters çevirip üzerine oturdu. Tenekeden süzülen sular toprakla buluştuğu yerde nemli bir gölge oluşturuyordu.
“Demek seni de işyerinden sürdüler ha?” diyerek güldü.
“Dediğim gibi pek sürülme, sürgün değil belki de benden başka gönderebilecekleri kimse yoktu.”
“Ne iş yapıyorsun?”
“Elektrik teknisyeniyim.”
Yaşlı adam bunu duyunca birden ayağa kalktı.
“Sakın şu Almanların kurduğu fabrikada çalışıyorum deme.”
“Ne yazık ki öyle.”
“Başka iş mi bulamadın?”
“Şimdilik şartlar böyle gerektirdi.”
Yüzünde, benden beklediğini bulamamanın hayal kırıklığı ile ne olacağını merak eder gibi bir ifade belirdi.
“Demek mecbur kaldın. Hem de bu kadar okumuş etmiş biri… Elinde kitapla falan görünce ben de… Hayallah, neyse, ne iş yapıyorsun orada?”
“Teknisyenim dedim ya, işte plan-proje, kontrol falan.”
Anlamsızca birkaç “İyi, iyi.” lafı zorla çıktı yaşlı adamın ağzından. Önce bakışlarını yere doğru indirdi, sonra söyleyecek bir şeyler bulmanın rahatlığıyla başını kaldırıp, “Karnın aç mı, bir şeyler yer misin benimle?” diye sordu.
“Teşekkür ederim, bir hayli geç oldu, dinleneceğim kadar dinlendim zaten, bu seferlik beni bağışlayın. Biraz daha oturmaya devam edersem, burada uyuyup kalırım diye korkuyorum. Misafirperverliğiniz için çok teşekkürler. Görüşmek üzere ben izninizi rica edeyim, bu çevrede hiç tanıdığım yok, daha sonra yine uğrarım laflarız biraz.”
“Yine geleceksiniz ha? Söz mü?”
“Söz.”
“Durun bir dakika bu da benden size küçük bir hediye…”
Evin pencerelerini görünmez hale getiren saksıların arasından aldığı, bir kavanoz mısır konservesini bana doğru uzatıp almamı bekledi. O’nu kıramazdım, hiç bir şey demeden kavanozu alıp “Bir şartla” dedim ve elimdeki yarısı boşalmış şarap şişesini ona doğru uzattım. O da beni kırmadı, yaşlı adama gülümseyerek oradan ayrıldım ve fabrikada görevlilerin kaldığı lojmanlara doğru yürümeye başladım.
xxx
Eve girer girmez bütün gün kapalı kalan camları açarak biraz olsun bunaltan sıcaktan kurtulmaya çalıştım. Aniden aklıma geldi -iyi güzel ama adam niye bu sıcakta o sobaya toz toprak atarak ısınıyormuş gibi yapıyordu? Yoksa sobanın içinde sakladığı bir şeyler mi vardı? Ama öyle olsa saklayacağı şey için daha iyi bir yer bulabilirdi, hem kim olsa böyle davranan birinden şüphelenip ilk önce sobanın içine bakardı. O zaman niye böyle yapıyor? Bu tutarsız ve saçma hareketin bir nedeni olmalıydı… Mısırlarla ilgili bir şey olması da mümkün değildi.
Bunları düşünürken yarın için traş olup giyeceğim elbiseleri hazırlamış, atletle, mısır püsküllerinin rahatlığını aratan eski yatağıma uzanmıştım. İşyerindeki boş zamanlarda ortadan kaybolarak, dikkat çekip çekmediğimi düşündüm. Yarın sabah ilk iş olarak, karşılaşmam gereken herkesi tek tek görüp iş hakkında konuşma bahanesiyle bana karşı olan tutumlarını öğrenmeliydim.
Sabah kalktığımda buradaki ilk günümmüş gibi hemen tünel inşaatının başındaki birinci şefin yanına gittim, her şey normal görünüyordu. İşçiler, kalfalar, diğer teknisyenler ve müdür benden oldukça memnundu.
İş konusunda kendime olan güveni yeniden kazanınca öğleden sonra, beni kimsenin aramayacağından emin olduğumda yine mısır tarlalarına doğru yürümeye başladım, bu sefer yanıma iki şişe şarap aldım. Kırlarda yürümek, kalabalıktan uzak olmak, temiz hava hepsi bana iyi geliyordu. İnsanlarla ilişkilerimde pek problem yaşamasam da içe dönük bir hayat beni her zaman cezbediyordu.
Önceleri zaten saçma bulduğum şehirdeki koşuşturmaca ve sahte dostluklar buradaki sakin yaşamda iyice karabasana dönüşüyordu. Şehir hayatını anlayamayan bir “Şehirli” olmam, oldukça garip gelebilir ama bu benim için böyleydi. Şehirdeki yaşam içinde kendilerine bir düzen kurmaya ve bu düzen içinde var olmaya çalışırken, küçük günlük çıkarlar için taviz vererek kişiliklerini kaybedenleri düşündüm. Bence yanlış olan buydu.
Herkes mi yanılıyordu?
Bu kırları, mısırları, sapsarı ayçiçeği tarlalarını gördükçe düşüncelerim kesinlik kazanıyor gibi geliyordu.
Evet, herkes yanılıyordu…
xxx
Kapat kendini dış dünyaya, kapan içine. Ne varsa kendinde var… Belki de Nautilius dışarıya doğru uzamamak için kendi kendine sarılıyordur ve bu yüzden mucizevidir. Dünyada hayat varken niye uzayda yaşam var mı diye arayacaksın ki? Kendi içindeki yaşam yetmiyor mu? Şu patikalardaki güzellik hangi işlek sokakta var? Doğal olanın üzerine sonradan kurulan her şey, biraz eğreti durmuyor mu?
xxx
Yolu kaplayan ince sarı kum, ayaklarımın toprağa gömülmesinin ardından havalanıp ayakkabılarımın üzerine kapanıyor, her attığım adımda arkamda minik bir toz bulutu bırakıyordu. Bir ağacın gölgesinde fazla ısınmadan şarap şişesinden bir kaç yudum aldım, üstüne de bir sigara yaktım. Karşımda sonsuzluk hissi veren, çok güzel kumaşlarla kaplı yataklar gibi ayçiçekleri ve mısır tarlaları uzanıyordu. Fabrikadan ayrılıp sürgün Beşir’in küçük evine doğru giderken, bu kısa molada kendimi, yiyecek ararken açgözlülük yapıp, daha büyüğü, biraz daha büyüğü diye gittikçe gruptan uzaklaşıp, aradığını bulduğunda da yuvaya geri dönemeyecek kadar uzaklarda kaybolmuş bir karınca gibi hissettim.
Günlük hayat içinde, ne kadar belirsiz ve sıradan bir acizlik içerse de, durumum pek de kötü sayılmaz. Hele hele bir de Beşir gibi sürgün hayatı yaşayanların yanında, bizim hayatlarımız güzel bir hediye gibi. Kim bilir neler yaşadı, ne acılar çekti ki kendini sürgün gibi görüyor? İyi birine benziyor, bunca yoksulluk içinde bile nasıl da hâlâ içten ve güleryüzlü kalabilmiş, onunla iyi dost olacağımızı düşünüyorum…
Acaba ne kadar samimi bir dostluk kurabiliriz? Hem şu soba meselesi var…
Samimiyetin ne derece bir samimiyet olabileceğini ve ‘duruma göre samimiyet oranı karşılaştırması’ yaparak, şehirdeki ‘kuşkuyla yaklaşma’ alışkanlıklarını sürdüren benim gibi biriyle, ne derece samimi olabileceğine karar verme hakkını, ben de artık Beşire bırakmalıyım.
xxx
Eğer yolu biliyorsanız, gittiğiniz yere sanki daha çabuk ulaşıyorsunuz. Belki de bu sefer nereye gittiğimle ilgilenmeme gerek kalmadı ve düşüne düşüne yürürken zaman çok çabuk geçti… Sürgün Beşir’in küçük ama sevimli evi karşımda duruyordu. Daha uzaktan beni görmüş olacaktı ki, bahçenin önüne çıkmış beni bekliyordu. El sıkışıp, merhabalaştıktan sonra, öylesine, boş şeylerden bahsedip karşılıklı konuşmaya başladık; mısır tarlalarından, konservelerden, evin eskiliğinden, paradan, geçimden, hayat zorluğundan…
Derken dünden beri merak ettiğim şeyi sorabilmek için beklediğim an geldi diye düşündüm ve “Sobaya toprak atarak, çıkan tozdan ısınıyormuş gibi yapman kafama takıldı, nedir bu böyle? Bir anlamı var mı?” diyiverdim. Öylesine gülmeye başladı ki bir ara öksürük tuttu ve hem öksürüp, hem gülerken az önce getirdiği bardakların yanında duran şişeleri göstererek, şarap koymamı istedi. Şaraptan bir yudum aldıktan sonra anlatmaya başladı…
“Ben, burada yalnız yaşayan bir adamım biliyorsun, hem öyle zengin falan da değilim. Buraya ilk geldiğimde, daha önceden yaşadıklarım yüzünden gerçekten deli gibiydim. Çevreme hep dikkatle yaklaşıyordum, hatta bazen insanlar başıma bela olmasın diye, deli numarası yaptığım bile oluyordu. İlk başta, karşılaşıp konuştuktan sonra, istemediğin bir durum olursa, karşındakini deli olduğuna ikna etmek zordur. Ben de o zaman, baştan beni deli bilsinler de, zararsız insanlarsa, nasıl olsa bir yolunu bulup açıklarım diye düşündüm ve bu yolu buldum. Yazın sıcağında, bahçede açık havaya kurulu bir sobada ısınmaya çalışan birinden kim ne isteyebilir ki? Bak, sobanın önünde içine atmak için, toz toprak birikintisi hep öyle hazır bekler, demek sen de kandın bu numaraya ha!”
“Tam aksine ben bir anlam veremedim”
“İyi işte şimdi öğrendin. İnsanlar öyle şeylerle karşılaşıyor ki, mutlaka bir çözüm bulmak zorunda kalıyorlar. Eee! İhtiyaçlar icatların anasıdır diye boşuna dememişler…Sen beni bir de gençken görecektin, (parmağınla bir kaç kez alnına dokunarak) zehir gibiydim, zehir.”
“O zamanlar da çiftçi miydiniz?”
“Yok, yok, şimdi de çiftçi değilim zaten, benimkisi öylesine bir uğraş, eskiden başarılı bir öğretmendim.”
“Öğretmen miydiniz?”
“Evet, niye bu kadar şaşırarak sordun ki? Yoksa soba meselesi yüzünden öğretmen olamayacak kadar deli mi görünüyorum?”
Yüzündeki hafif tebessüm, sessiz ama derin bir iç çekişten sonra, yerini buruk bir ifadeye terk etti. Bir bardak şarap daha koydu.
“Benim de güzel bir hayatım vardı. O zamanlar böyle fakirlikle uğraşmıyordum. Çalışıyordum, güzel bir işim vardı. Herkes gibi sevdiklerim, sevenlerim, kendime ait güzel sayılabilecek bir evim vardı, taa ki ispiyonlanana kadar. Üzerinden çok uzun yıllar geçti ama yapılanları bir türlü hazmedemedim. Öyle şeyler yaşadım ki, bu mısır tarlası bile benim için çok büyük bir lütuf sayılır.”
“Ne yaptınız da sizi ispiyonladılar?”
“Ben kitapları severim, her zaman yanımda dört-beş tane kitap olurdu. Bir de dersler için okula götürüp getirdiklerimi sayarsanız, sizin anlayacağınız, bir çanta dolusu kitap taşırdım hep. Çevremdeki bir kaç arkadaşım önceleri beni uyarmadı değil ama ben pek kulak asmamıştım. Sonunda onların dediği doğru çıktı.”
Uzun süredir yalnız yaşadığı her halinden belli olan, konuşmaya hasret kalmış bu yaşlı adama kendisini ilgiyle dinlediğimi belli edebilmek için konuya ait bir şeyler söyleme ihtiyacı duyarak sözünü kestim.
“Sonunda onların dediği çıktı. Yasaklı kitaplar yüzünden tutuklandınız.”
“Keşke öyle olsaydı ama değil.”
“Her şey, yirmi dört Mart bin dokuz yüz otuz üç’te (*) Almanya’da başladı. Naziler kendileriyle aynı politik düşüncede olmayanları toplamak için, özel mahkemeler kurdular. Önce sendika görevlileri ile başladılar, sonra komünistler, sonra çingeneler, zenciler, Yahudiler derken bu insan avı ‘Aryan’ ırktan olmayan herkesi kapsadı ve fiziksel engellilere kadar dayandı. Gördüğün gibi benimde bir ayağım sakat, o zamanlar pek bu kadar belli olmuyordu…”
“Yani sırf bu yüzden mi sürüldünüz?”
“Bu daha başlangıçtı. Önce görevimden alındım, itiraz ettim, gerekçe gösterilmesini istedim, dava edeceğimi söyledim ama hiç bir cevap alamadım. Görevden alındığım günün ertesi yine okula gittim, okul çıkışı takip edildiğimi anladım ve kaçmaya başladım, ama nereye kadar gidebilirdim ki? Bir yandan da elimde kitaplarla dolu, ağır çanta… Okulun arkasındaki dar sokağa girdiğimde, beni tutup zorla bir cipe bindirdiler, yakınlardaki bir karakolda birkaç “SS” subayının karşısına çıkardılar. Kitapların hiç biri yasaklı olmamasına rağmen tutuklandım ve bin dokuz yüz otuz dokuza kadar altı yıl tutuklu kaldım.”
“Çok zorlu geçen yılların ardından kaldığım yerdeki on bir kişiyle beraber beni de seçip özel bir görev vereceklerini söylediler. Az çok çevremizde olup biteni bildiğimiz için nazilere güvenemiyorduk ama yapacak bir şey yoktu.”
“Bin dokuz yüz otuz dokuz Ağustos’unun son günüydü, bilmediğimiz bir yere doğru yola çıkmıştık. Hepimize, tam olarak anlayamadığım nedenlerle Polonya üniformaları giydirmişlerdi. Ayağım yüzünden anlatılanları yapmam mümkün değildi, hapisteki zor şartlar yüzünden ayağımdaki sakatlık iyice ilerlemişti bunu bahane ederek görevi yerine getiremeyeceğimi söyledim. Hapisten benimle beraber getirilen arkadaşlarımın hepsini kandırmışlardı. Bu yüzden bana, diğerleri durumu anlamasınlar diye arkadaşlarımın yanında bir şey yapmadılar ve hapishaneye geri yolladılar… Artık şans mı dersin bilemem, o gece sabaha karşı gönderildiğimiz zoraki görev yerinde olay çıkıp da diğerlerinden de olmasınlar diye, beni geri gönderirlerken araç devrildi ve ben bir şekilde araçtan çıkarak ellerinden kurtulmayı başardım. Üzerimdeki Polonya üniformasıyla bir köye ulaştığımda daha fazla dayanamamış olacağım ki, gördüğüm ilk köylünün önünde yere düşüp kaldım.”
Nefes bile almadan başından geçenleri anlatan Beşir’i dinliyor, anlattıklarına inanamıyordum. Olaylar başından yeni geçmiş gibi heyecanlanan yaşlı adam hiç durmamacasına anlatıyordu.
“Bizi getirdikleri yer Polonya’nın sınırına çok yakın bir yermiş, köylüler beni birkaç gün sakladıktan sonra devamlı kuzeye giderek denize ve deniz yoluyla da Marsilya’ya kadar gidebildim. Gidebildim diyorum çünkü Polonya’nın köylerinden geçerek denize ulaşmak önceleri çok zor hatta imkânsız gibi görünüyordu.”
“Bunu başarmış olmanın verdiği güvenle, Marsilya’da çok rahat davranmaya başlamıştım, Almanya’ya dönemeyeceğimi biliyordum ve burada yeni bir hayat kurmaya karar verdim ama bir süre sonra yakalandım…”
“Bu güne kadar bu kadar heyecan verici bir hikâye duymadığımı rahatlıkla söyleyebilirim. Savaş yıllarına ait birçok olağanüstü durumu anlatan olaylar duymuştum ama anlatanlardan hiç biri, sizin gibi hikâyenin baş kahramanı değildi.”
“ Ne, hikâye mi dedin? Hikâye ha? Hikâye dediğin uydurmadır, hayaldir. Bunları ben yaşadım, günü gününe, birebir. Ve ben sadece buraya kadar nasıl geldiğimi anlatmaya çalışıyorum, bütün yaşadıklarımı anlatsam kimse inanmaz. Aslında sen de haklısın, bazen ben bile yaşadıklarım gerçek miydi diye şüpheye düşüyorum. Doğduğundan beri buradaymış gibi duran yaşlı bir adamın başından böyle olaylar geçtiğine kim inanabilir ki, değil mi? O zamanlar biz de bunların başımıza geldiğine inanamıyorduk.”
“Peki, Marsilya’da yakalandıktan sonra nasıl kurtuldunuz?”
“Beni ve yakaladıkları diğer Musevileri, hayvan taşımak için kullanılan yük vagonlarına koydular. Başımıza eli silahlı bir sürü nöbetçi diktiler. Her iki-üç saatte bir, aramıza yenileri katılıyor, vagonlar dolup taşıyordu, bizim vagonda sayabildiğim kadarıyla seksen kişi kadar vardık. Saint Charles tren istasyonunda öylece başımıza gelecekleri beklerken birden ‘O’ çıkıp geldi.”
“Kim?”
“Marsilya konsolos yardımcısı Necdet Bey, Necdet Kent. Necdet bey Alman subayına bizim Türk vatandaşı olduğumuzu, yapılanların çok büyük bir yanlış anlaşılma olduğunu söylüyordu. Alman subayı ise Türk olmayıp sadece Musevi olduğumuzda ısrar ediyordu. Necdet Bey yanındaki arkadaşına (**) bir şeyler söyledikten sonra Alman subayı iterek, arkadaşınla beraber trene bindi ve tren hareket etti. Arles ya da Nimes yakınlarında tren durdu. Yanımıza gelen Alman subayları ‘Bir yanlışlık olmuş özür dileriz, hangileri Türk vatandaşıysa gösterin lütfen.’ diyerek olayı kapatmaya çalıştılar. Kadın, erkek, çocuk hepimiz çıt çıkarmadan öylece bekliyorduk. Nasıl oldu bilmiyorum ama Necdet Kent’in kesin tavrı karşısında, Almanlar bizi bırakmak zorunda kaldılar, Şükran duygularımı ifade edebilmek için hemen gidip boynuna sarıldım ve elini sıkarak kendisiyle tanışma şerefine nail oldum. Bana insanların dini inançları nedeniyle böyle davranılmayı hak etmediğini düşünen bir hükümetin temsilcisi olduğunu ve sadece insanlık vazifesini yerine getirdiğini söyledi. Ben de kısaca başımdan geçenleri anlatarak, derhal kendi ülkelerinin vatandaşı olmayı istediğimi belirttim ve adıma çıkartılan bir pasaportla Türkiye’ye geldim.”
“Daha sonraları öğrendiğime göre, bu yüce insan, çoğu zaman kendi hayatını tehlikeye atarak, benim gibi birçoğunu Almanların elinden kurtarmış. O’na olan borcumuzu asla ödeyemeyiz”
“Ben bir şeyi merak ettim, şu size Polonya sınırında verilen görev neydi, sonra arkadaşlarınıza ne oldu, hiç haber alabildiniz mi?”
“Hepsi öldü.”
“Hepsi öldü mü? Nasıl bu kadar kesin bilebiliyorsunuz?”
“Ben değil bütün dünya biliyor, hatta duymayan insan kalmasın diye Almanlar tüm dünyaya kendileri özellikle duyurdular.”
“Nasıl oldu bu? Böyle bir şeyden hiç haberim yok”
“O zamanlar Almanlar, Polonya’ya saldırmayı düşünüp bir fırsatın çıkmasını bekliyorlarmış meğerse ama bu fırsatın çıkmasını bekleyemeyecek kadar da aceleciydiler. Çabucak bir plan yapıldı, tabii ben de diğer insanlar gibi bunları çok sonra öğrendim. Plana göre mahkûmlara Polonya üniformaları giydirilecek ve bir görev verilmiş gibi kandırılarak, Polonya sınırında ufak bir Alman kasabasındaki Radyo istasyonunu bastırtacaklardı. Ne yazık ki böyle de oldu. Ölümle tehdit edilen mahkûmlar radyo istasyonunu bastılar… Bu tüm dünyaya Polonyalıların saldırısı olarak duyuruldu. Hemen bir gün sonra da Almanlar Polonya’ya girerek işgale başladılar. Almanlar Batı’dan, Ruslar Doğu’dan bir ayda Polonya’yı haritadan sildiler ve elde edilen toprakları paylaştılar. Almanlar hemen orada da Yahudi avına başladı. Almanların elinden kurtulup Polonya’ya geçince, iyi ki orada saklanmaktan vazgeçip Marsilya’ya kaçmışım.”
Yaşlı adamın anlattıklarına inanamıyordum. O’na yapılan haksız suçlamaları düşündüm. Hayat, insanları bu kadar korkunç olaylarla karşı karşıya getirecek kadar katı olmak zorunda mıydı? O gece geç saatlere kadar konuştuk, daha doğrusu hep o anlattı ben dinledim, dinledikçe insan olmaktan utandım. Ama kesin karar vermiştim, Almanlarla çalışmayı bırakıyordum, her ne olursa olsun.
xxx
İki gün sonra elektrik fabrikasındaki işimden istifa ettim. Nedeni sorulduğunda, hiç bir gerekçe göstermeden sadece işi bırakmak istediğimi belirttim. İstifa dilekçemi verdim, lojmandan, bir bavulu ancak dolduran eşyalarımı topladım ve sıcak öğleye doğru iyice bastırmadan, veda etmek üzere sürgün Beşir’in evinin yolunu tuttum. Beşir beni yine çok sıcakkanlı karşılayarak, bavulu görünce merak edip sordu “Hayırdır, yolculuk mu var?”
“Gel, gel içeri geç.”
“Yok, girmeyeyim. Hemen buradan uzaklaşmak istiyorum, bir daha buralara dönmemecesine gidiyorum”
“İş?”
“İşi de bıraktım.”
“Seni vazgeçiren nedir pek?”
“Her şey, hayat, insanlar, acılar ve vicdanım…”
“Sakın ben sebep olmuş olmayayım anlattıklarımla? Doğru ya, niye bunlarla çalışıyorsun senin gibi okuyan eden biri nasıl olur da Almanlarla çalışır diyerek ben sebep oldum, çok üzgünüm.”
“Yok Beşir dayı, sen hiç bir şey yapmadın, sadece insanlığın yaşadığı bu ayıbı bir kez de sen anlattın ve yalnız yaşadığım bu bunalımlı günlerde, insanlara iyilik yaparak yaşamaktan başka hiç bir amacımız olmaması gerektiğini gösterdin bana. Bazen filmlerde, kitaplarda görürüz, bir yerde de haklıdırlar, hani bütün bunlar oldu, ama sebebi bire bir şahsen bizler değiliz, o dönemde yaşamış olan babalarımız yapmış bunları, bizler bu ayıbın suçluluğunu unutup dostça yaşamak istiyoruz diyorlar ya… Evet olabilir, sizler babalarınızın yaptıklarını kolayca unutabilirsiniz, ama bu insanların, babalarına yapılanları unutabileceklerini hiç sanmıyorum…
…ara sıra benim için de sobaya kum atarsın artık”
El sıkıştık sarıldık, henüz birkaç adım atmıştım ki gülerek seslendi.
“Senin sürgün de bitti ha?”
(*) 24 Mart 1933, Almanya’da “Halkın ve Reich’ın ihtiyacının giderilmesine ilişkin yasa”nın kabul edilmesi.
(**) Sidi İşcan, Konsoloslukta görevli tercüman.
Miyav… Miyav…
Son kalan gücüyle merdivenleri zorla tırmanan emekli Rıfkı beyi, o gece de her zaman olduğu gibi kapıda, karısı Halide hanım karşıladı…
- Rıfkı efendi, yine nerede kaldın bu saate kadar?
- Eh be Halide, elinin köründe kaldım, nerede kalacağım. Bizi zorla mesaiye bıraktıklarını bilmiyor musun?
- E! Canım biliyorum da benim derdim başka, niye “İstemiyorum kalamam, benim yaşım müsait değil.” demiyorsun adama?
- İstemesen ne olacak? Herif benim yarı yaşımdakileri her gün kapıdan çeviriyor. Anında tekmeyi basar valla. Nasıl geçiniriz sonra? Amaaan, gelir gelmez yine başlama.
- Başlama tabii… Başlama değil mi? İşine gelmedi mi başlama…
- Akşam akşam beni illet ettin yine…
- Yıllarca beni dinlemedin, al işte iyi oluyor sana… Bak Necmi beye, bankadan emekli olduğundan bu yana, neredeyse on yıldır, bir gün evine geç geldiğini gördün mü?
-Bana ne elâlemin adamından Halide? Gecenin bu vaktinde gelir gelmez beni delirtme yine. Her akşam bir Necmi bey, Necmi bey, evde üç kişi olduk. Bir şey değil, gece su içmeye kalkınca, adam mutfakta karşıma çıkacak diye korkuyorum vallahi.
- Aman Rıfkı efendi yeter bayılacağım şimdi. Yavuz hırsız ev sahibini bastırırmış, sen de öyle şimdi. Hemen delirmelere kalktın, kolay mı öyle?
Rıfkı bey karısını susturabilmek için daha sakin bir ses tonuyla;
- Ben istemez miyim, bir tiyatroya gidelim? Veyahut bir akşamüstü şöyle bir yürüyüşe çıkalım, beraber bir muhallebiciye girelim? Ama olmuyor işte, çalışmak zorundayım. Kiraydı, elektrikti, suydu derken emekli maaşı yetiyor mu? Hele senin şu kızına açtığın telefonlar…
- Hah! Rıfkı efendi bunu da dedin ya… Kendine hiç toz kondurmuyorsun ama sana ben mi dedim git memuriyetten emekli ol da, millete muhtaç kal diye? Şimdi kızıma açtığım telefonların lafını ediyorsun. Bak Necmi beye, almış evini bir de bankadan emekli ohhh ne ala… Her akşam karısını koluna takıp yürüyüşe çıkarken, etrafa bir caka satışları var, imreniyorum doğrusu ayol, yalan mı söyleyeceğim.
- Yani Halide, öldürmez süründürürsün insanı. Bilmesem, şu sünepe herifi bana Mısır Valisi diye yutturacaksın.
Yavaş yavaş soyunan Rıfkı bey uzun paçalı donuyla evin içinde bir o yana, bir bu yana dolaşırken, karısı Halide hanımın getirdiği çizgili pijamaları giymek için durdu. Halide hanım pijamalarını giyen Rıfkı beye acıyarak bakmaya başlamıştı. Rıfkı bey son iki üç aydır devam eden bu fazla mesailer yüzünden iyice zayıflamış, zaten zayıf olan bacakları iyice incelmişti. Halide hanım kocasının zayıflamış vücuduna bakarken duyduğu acımayla gözlerini kısarak, kapı kapı gezen bir dilenciye sorar gibi “Aç mısın?” diye sordu.
- Ne açı? İştah mı bırakıyorsun insanda. Hemen gidip yatacağım, diye yanıtladı Rıfkı bey.
- İyi, ben de ışıkları söndürüp geliyorum…
Halide hanım başını yastığa koyar koymaz uyudu ama, yaşlı, genç ayırmadan herkese kapılarını açan o karanlık uykular alemine girmek, herkese böylesine kolayca nasip olmuyordu. Rıfkı bey de bu gecenin talihsizlerinden biriydi. Biraz sağına yatmış, olmamış; biraz solu denemiş, yine olmayınca yüzükoyun yatmayı seçmişti. Yorgunluktan uyumanın zorluğunu şimdi birebir yaşayan Rıfkı bey tam uyumak üzereydi ki… Gençlik yıllarından kalma bir alışkanlıkla hep dört parmak açık bırakılan pencerenin altında bir ses işitildi.
- Miyav…
Rıfkı bey şöyle gözlerini bir yarım araladı ve tekrar kapadı ama o gecenin davetsiz misafiri ısrarla tekrar seslendi.
- Miyav…
Rıfkı bey derin bir nefes aldı. Dikkatini dağıtmak için başka şeyler düşünmeye çalıştı. Aklına ilk gelen; niyeyse, elektrik faturasının son ödeme tarihi oldu. İçinden bir küfür savurdu…
- Biliyor da yapıyor bu herifler bunu, yoksa nasıl tam emekli maaşı alınan güne bir gün kala, son ödeme tarihini denk getirecekler. Faturayı geciktiren binlerce insandan, yüzde on fazladan para, oh ne ala memleket. Ne arayan var ne hesap soran, koysana şunu iki gün sonrasına…
- Miyav…
- 250 maaş, artı 200 de iş yerinden eder 450, 35’i düş elektriğe, kalır 415… Düş 125 de kiraya kalır 290, 20 de telefona… Eee! Günde on kere ararsan kızını, işte nah böyle kalır 270 eline.
- Miyav…
Rıfkı bey, artık yaptığı hesapların da etkisiyle sinirlenip, bir hışımla kalkıp camdan kediye “Pist, pist!” diye bağırdı… Aynı hızla yatağa geri döndü. Bir, iki dakika sonra yine uyumak üzereydi ki inatçılığını sürdüren aynı ses bir kez daha duyuldu.
- Miyav…
Rıfkı bey yine sinirlendi ama, yataktan çıkmak ve büsbütün uykusunu kaçırmak istemediği için kendi kendine hesap yapmaya devam etti…
- Nerede kalmıştık? 270… Hah! 10 da suya düşelim, kaldı 260 bunun 60’ını kıza yollasam kalır 200
- Miyav…
- 20 den dört kere pazara gitsek, eder 80.
- Miyav…
- Düş 200’den 80’i kalır 120.
- Miyav…
- 20’sini yol parası, çay, sigara desen…
- Miyav…
- … kalır 100.
- Miyav…
Rıfkı beyin yaptığı hesaplar sonucu azalan parasına karşın, siniri gittikçe artıyordu. Uğursuz hayvan sanki ne düşündüğünü bilircesine, her işlemin sonunda Facit makinenin kolunu çevirince çıkan ses gibi, işlemi onaylamak için araya girip bağırıyordu.
Rıfkı bey tekrar yataktan kalkıp camdan kediye doğru seslendi, “Pissst, pist! Sabaha kadar camda nöbet mi tutturacaksın bize? Defol, pist!”
Yatağına dönmüştü ama bu sefer de yaptığı hesapta kaç parası kaldığını hatırlamaya çalıştığı için uykusu iyice kaçmıştı. Tekrar en baştan toplayıp, çıkarmaya başladı…
O düşünüp rakamları ardı ardına sıraladıkça, tekrar camın dibine gelen kedi, her işlemin sonuna denk gelen yerde “Miyav.” deyip duruyordu. Rıfkı bey yine kalan 100″lüğü bulunca, iyiden iyiye işin suyunu çıkaran kediyle adeta mücadele etmeye başladı…
- Günde iki ekmek 200’den, eder 400.
- Miyav…
- On günde 4, çarpı 3, eder ayda 12.
- Miyav…
- Geçen aydan da var bakkala 13, eder 25.
- Miyav…
- Çıkar 100’den, kalır 75.
- Miyav…
-25’i ilaca…
- Miyav…
-…50’sini de… İnşallah bu pislik kedinin cenazesine harcamak nasip olur…
- Miyav…
-50’si de tüp, kasap, manav derken kalır sıfır…
- Miyav…
Artık sinirleri iyice laçka olan Rıfkı bey karısının üzerine abanarak yatağın öbür tarafındaki eski çalar saati aldığı gibi cama doğru fırladı… Ne olduğunu anlamaya çalışan karısının karanlıktaki şaşkın bakışları altında camı sonuna kadar açıp elindeki saati kediye doğru fırlattı.
- Defol be musibet hayvan! Bende para kalmadı. Seni ancak bankacı Necmi paklar, git onun penceresinin altında miyavla.
- Rıfkı efendi, yine nerede kaldın bu saate kadar?
- Eh be Halide, elinin köründe kaldım, nerede kalacağım. Bizi zorla mesaiye bıraktıklarını bilmiyor musun?
- E! Canım biliyorum da benim derdim başka, niye “İstemiyorum kalamam, benim yaşım müsait değil.” demiyorsun adama?
- İstemesen ne olacak? Herif benim yarı yaşımdakileri her gün kapıdan çeviriyor. Anında tekmeyi basar valla. Nasıl geçiniriz sonra? Amaaan, gelir gelmez yine başlama.
- Başlama tabii… Başlama değil mi? İşine gelmedi mi başlama…
- Akşam akşam beni illet ettin yine…
- Yıllarca beni dinlemedin, al işte iyi oluyor sana… Bak Necmi beye, bankadan emekli olduğundan bu yana, neredeyse on yıldır, bir gün evine geç geldiğini gördün mü?
-Bana ne elâlemin adamından Halide? Gecenin bu vaktinde gelir gelmez beni delirtme yine. Her akşam bir Necmi bey, Necmi bey, evde üç kişi olduk. Bir şey değil, gece su içmeye kalkınca, adam mutfakta karşıma çıkacak diye korkuyorum vallahi.
- Aman Rıfkı efendi yeter bayılacağım şimdi. Yavuz hırsız ev sahibini bastırırmış, sen de öyle şimdi. Hemen delirmelere kalktın, kolay mı öyle?
Rıfkı bey karısını susturabilmek için daha sakin bir ses tonuyla;
- Ben istemez miyim, bir tiyatroya gidelim? Veyahut bir akşamüstü şöyle bir yürüyüşe çıkalım, beraber bir muhallebiciye girelim? Ama olmuyor işte, çalışmak zorundayım. Kiraydı, elektrikti, suydu derken emekli maaşı yetiyor mu? Hele senin şu kızına açtığın telefonlar…
- Hah! Rıfkı efendi bunu da dedin ya… Kendine hiç toz kondurmuyorsun ama sana ben mi dedim git memuriyetten emekli ol da, millete muhtaç kal diye? Şimdi kızıma açtığım telefonların lafını ediyorsun. Bak Necmi beye, almış evini bir de bankadan emekli ohhh ne ala… Her akşam karısını koluna takıp yürüyüşe çıkarken, etrafa bir caka satışları var, imreniyorum doğrusu ayol, yalan mı söyleyeceğim.
- Yani Halide, öldürmez süründürürsün insanı. Bilmesem, şu sünepe herifi bana Mısır Valisi diye yutturacaksın.
Yavaş yavaş soyunan Rıfkı bey uzun paçalı donuyla evin içinde bir o yana, bir bu yana dolaşırken, karısı Halide hanımın getirdiği çizgili pijamaları giymek için durdu. Halide hanım pijamalarını giyen Rıfkı beye acıyarak bakmaya başlamıştı. Rıfkı bey son iki üç aydır devam eden bu fazla mesailer yüzünden iyice zayıflamış, zaten zayıf olan bacakları iyice incelmişti. Halide hanım kocasının zayıflamış vücuduna bakarken duyduğu acımayla gözlerini kısarak, kapı kapı gezen bir dilenciye sorar gibi “Aç mısın?” diye sordu.
- Ne açı? İştah mı bırakıyorsun insanda. Hemen gidip yatacağım, diye yanıtladı Rıfkı bey.
- İyi, ben de ışıkları söndürüp geliyorum…
Halide hanım başını yastığa koyar koymaz uyudu ama, yaşlı, genç ayırmadan herkese kapılarını açan o karanlık uykular alemine girmek, herkese böylesine kolayca nasip olmuyordu. Rıfkı bey de bu gecenin talihsizlerinden biriydi. Biraz sağına yatmış, olmamış; biraz solu denemiş, yine olmayınca yüzükoyun yatmayı seçmişti. Yorgunluktan uyumanın zorluğunu şimdi birebir yaşayan Rıfkı bey tam uyumak üzereydi ki… Gençlik yıllarından kalma bir alışkanlıkla hep dört parmak açık bırakılan pencerenin altında bir ses işitildi.
- Miyav…
Rıfkı bey şöyle gözlerini bir yarım araladı ve tekrar kapadı ama o gecenin davetsiz misafiri ısrarla tekrar seslendi.
- Miyav…
Rıfkı bey derin bir nefes aldı. Dikkatini dağıtmak için başka şeyler düşünmeye çalıştı. Aklına ilk gelen; niyeyse, elektrik faturasının son ödeme tarihi oldu. İçinden bir küfür savurdu…
- Biliyor da yapıyor bu herifler bunu, yoksa nasıl tam emekli maaşı alınan güne bir gün kala, son ödeme tarihini denk getirecekler. Faturayı geciktiren binlerce insandan, yüzde on fazladan para, oh ne ala memleket. Ne arayan var ne hesap soran, koysana şunu iki gün sonrasına…
- Miyav…
- 250 maaş, artı 200 de iş yerinden eder 450, 35’i düş elektriğe, kalır 415… Düş 125 de kiraya kalır 290, 20 de telefona… Eee! Günde on kere ararsan kızını, işte nah böyle kalır 270 eline.
- Miyav…
Rıfkı bey, artık yaptığı hesapların da etkisiyle sinirlenip, bir hışımla kalkıp camdan kediye “Pist, pist!” diye bağırdı… Aynı hızla yatağa geri döndü. Bir, iki dakika sonra yine uyumak üzereydi ki inatçılığını sürdüren aynı ses bir kez daha duyuldu.
- Miyav…
Rıfkı bey yine sinirlendi ama, yataktan çıkmak ve büsbütün uykusunu kaçırmak istemediği için kendi kendine hesap yapmaya devam etti…
- Nerede kalmıştık? 270… Hah! 10 da suya düşelim, kaldı 260 bunun 60’ını kıza yollasam kalır 200
- Miyav…
- 20 den dört kere pazara gitsek, eder 80.
- Miyav…
- Düş 200’den 80’i kalır 120.
- Miyav…
- 20’sini yol parası, çay, sigara desen…
- Miyav…
- … kalır 100.
- Miyav…
Rıfkı beyin yaptığı hesaplar sonucu azalan parasına karşın, siniri gittikçe artıyordu. Uğursuz hayvan sanki ne düşündüğünü bilircesine, her işlemin sonunda Facit makinenin kolunu çevirince çıkan ses gibi, işlemi onaylamak için araya girip bağırıyordu.
Rıfkı bey tekrar yataktan kalkıp camdan kediye doğru seslendi, “Pissst, pist! Sabaha kadar camda nöbet mi tutturacaksın bize? Defol, pist!”
Yatağına dönmüştü ama bu sefer de yaptığı hesapta kaç parası kaldığını hatırlamaya çalıştığı için uykusu iyice kaçmıştı. Tekrar en baştan toplayıp, çıkarmaya başladı…
O düşünüp rakamları ardı ardına sıraladıkça, tekrar camın dibine gelen kedi, her işlemin sonuna denk gelen yerde “Miyav.” deyip duruyordu. Rıfkı bey yine kalan 100″lüğü bulunca, iyiden iyiye işin suyunu çıkaran kediyle adeta mücadele etmeye başladı…
- Günde iki ekmek 200’den, eder 400.
- Miyav…
- On günde 4, çarpı 3, eder ayda 12.
- Miyav…
- Geçen aydan da var bakkala 13, eder 25.
- Miyav…
- Çıkar 100’den, kalır 75.
- Miyav…
-25’i ilaca…
- Miyav…
-…50’sini de… İnşallah bu pislik kedinin cenazesine harcamak nasip olur…
- Miyav…
-50’si de tüp, kasap, manav derken kalır sıfır…
- Miyav…
Artık sinirleri iyice laçka olan Rıfkı bey karısının üzerine abanarak yatağın öbür tarafındaki eski çalar saati aldığı gibi cama doğru fırladı… Ne olduğunu anlamaya çalışan karısının karanlıktaki şaşkın bakışları altında camı sonuna kadar açıp elindeki saati kediye doğru fırlattı.
- Defol be musibet hayvan! Bende para kalmadı. Seni ancak bankacı Necmi paklar, git onun penceresinin altında miyavla.
Neden hep benim başıma geliyor?
Beraber yapacağımız bir iş için tanıdık bir abiyle arabada gidiyoruz ve abi inanılmaz sinirli bir sürücü. Sinyal vermeyenin doğum şeklini tarif ediyor, şerit değiştirenin yetiştiği yerdeki tüm insanlarla “grup sex” yapmayı arzuluyor ve korna çalana, selektör yapana inanılmaz bir yakınlık duyarak, anneleriyle gireceği ilişki sonrası, kendilerini nüfusuna geçireceğini garantileyip üvey baba konumunu camdan çıkardığı kolunu sallayarak, bağırıp çağırıp duyurmaya çalışıyor. “Aman abi sen sakin ol.” diyorum, “bakma sen bunlara, hepsi ayı bunların. Onun için kuralları ihlal ediyorlar.” (tabii bu arada tavandaki tutma yerini, şimdi bir yere, ha girdik ha gireceğiz diye stresle sıkmaktan kolum kopacak, bir yandan da onun yapmadığı yerlerde ben kendi tarafımda olmayan pedallar yerine paspas ezip, eskiterek kendimce hababam fren yapıyorum) “Bunlarla başa çıkılır mı? Adamlar arabayı alınca, ehliyet yanında eşantiyon geliyor, yapma benim güzel abim.” diyorum ama dinleyen kim? Biz böyle korkudan bademcikler şişmiş bir vaziyette, sağa sola girip çıkarak (ki kızdığı hareketlerin tamamını kendisinin de yaptığının farkında olmayarak) ilerlerken, köprünün tek yönde giden bağlantı yollarından birine dalıyoruz. Dalmamızla birlikte de karşıdan bir minibüs, yanlış yola girmiş olduğunu anlamış olacak ki geri geri bizim gittiğimiz şeritte üstümüze doğru geliyor. Benim açık camımdan üzerime abanıp “Yuh lan yuh! Ayıp be!” diye bağıran abimiz, direksiyonu kırıp sollamaya kalkıyor ve ne oluyorsa işte o anda oluyor. Ne zaman, nerden, nasıl çıktığını anlayamadığımız bir dozer (evet, evet yanlış yazmadım, bildiğimiz kepçeli, sarı, büyük bir dozer) ters yöne girmiş üstümüze geliyor. Dozer durunca biz de duruyoruz. Az önce geçtiğimiz minibüs de gördüğüne inanamıyor olacak ki kahvede arkadaşlara anlatılacak böyle ilginç bir durum karşısında yapılacak ilk şeyi yapmaya karar vererek, arkada kenara çekip bekliyor. Abi artık hastaneye yatırılacak kıvama gelmiş vaziyette el frenini çekip aşağıya iniyor. “Ne lan bu ters yöne girmişsiniz dozerle! Manyak mısınız yoksa beni delirtmek için mi yapıyorsunuz?” diyor. Dozerin şoförü ve şoför kabinine asılan diğer iki amele aracı durdurup aşağı iniyorlar. Ben kırkımız çıkınca mahalleliye dağıtılacak mevlit şekerlerimiz için kutu modeli tasarlayacak vaktimiz kalmadığına hayıflanırken, ameleler hiç beklenmedik bir sürpriz yapıp “Doğru söylüyorsunuz beyefendi, sinirlenmekte haklısınız ama yolun sonundaki alanın düzenlemesi için çalışırken araç bozuldu. Geri geri gidemiyoruz, mecbur kaldık, özür dileriz.” demesin mi. Ben gözlerimin önünden film şeridi gibi geçen hayatımı “pause”a alıp, şaşkınlık anımızda olayın başka yöne meyletmesini engellemek için kendimi ortaya atıp “Tamam tamam olabilir, insanlık hali. Biz geri geri çıkalım, siz geçin.” diyorum. İnanılmaz bir şekilde, herkes on yıldır yurttan sesler erkekler korosunda çalışmış gibi, aynı anda “tamam” diye onaylıyor. Geri geri giderken deminki minibüsü geçiyoruz ama bizim araba ve dozer bir şeridi kapadığı için, millet minibüsün arkasında sıra olmuş. Biz, haliyle taa yolun en başına kadar geri geri gidiyoruz. Neyse trafik açılıyor, dozer geçiyor. Biz de aynı yöne gitmek için tekrar tek yönlü bağlantı yoluna giriyoruz. Tek düşüncem, gideceğimiz yere sağ salim varıp inince toprağı öpmek. Bu arada, ruh haliyle tamamen çökmüş olan abinin direksiyona simit sarayında fırından yeni çıkmış unlu mamul muamelesi yapma isteği gözümden kaçmıyor. Yüz metre gidip yokuşa geldiğimizde arabada bir şeyler olmaya başlıyor. Acayip sesler çıkartıp titreyen araç, bir iki öksürdükten sonra drank diye olduğu yerde kalakalıyor. “Abi ne oldu?” sorumu, “Ne olacak benzin bitti unutmuşuz.” diye yanıtlıyor. İtsek olmaz, yokuş yukarı nasıl iteceğiz? Geri gitsek olmaz tek yön. Burada durup birimiz benzin almaya gitse, araba tam virajda, biri gelip güm diye çarpar. İyisi mi biz boşa alıp geri geri kaydıralım fikri galip geliyor. Camlar açık, sinir stres içinde, İkimiz de sıfırı tüketip çökmüş vaziyette, sessiz arabayı geri geri kaydırıyoruz. Tam o anda yanımızdan geçerken yavaşlayan bir arabada şoför, yanındakinin üzerine abanıp camdan bize bağırıyor “Yuh lan! Yuh ayıp be.”
Sesler
Yok, artık dayanamayacağım. Yeni gelen müdire hanım yüzünden delirmek üzereyim. Evet kadın yeni geldi. Daha doğru dürüst tanımıyoruz bile ama topuklu ayakkabılarından çıkan o korkunç ses yok mu…
Sivri topuklu ayakkabıları çıkartıp kafama vursa daha iyi. “Takatak! Takatak!” Bütün gün çekilecek şey değil. Hele bu son hafta sinirlerim iyice haraboldu.
Artık hiç bir sesi kaldıramaz oldum. Telefonlar beynimin içinde sanki “Takatak! Takatak!” diye çalıyor. Arabaların kornalarından sesler hep “Takatak! Takatak!” diye çıkıyor. Birisi gelip da “tık” diye masama kalem bıraksa ona bile tahammül edemiyorum. Çok kötüyüm, çok. Oysa şu müdire hanım gelmeden önce ne kadar sakin biriydim.
Dünyaya boş vermiş olmanın getirdiği bir şey mi bilemem. Önemsiz ayrıntılardaki küçük ve basit güzellikler oldum olası dikkatimi çekmiştir. Belki de yetişme tarzıyla ilgilidir böyle perdedeki desenlere bakarken onu ilk kimin, nasıl çizdiğini düşünmeye başlayıp dalıp gitmem.
Müdire hanıma göreyse “Öyle bir yerlere bakıp dalıp gitmek, hiç de güzel bir davranış değil”miş. “Bir memur, amiri geldiğinde hemen ayağa kalkmalı”ymış. Hele ki önemli bir dosya aranıyorken…
Renkler ve şekiller kadar sesler de her zaman ilgimi çekip farklı duygular uyandırmıştır bende. Akşamüstü iş dönüşü evime giden dar yollarda yürürken, komşu bahçelerden gelen çay karıştırma sesini duyunca birden canım öylesine bir çay çeker ki anlatamam. Çay bardağına çarpan çay kaşığının insana hayat veren o büyülü çıngırtısı derhal çay içmemi emreder.
Peki sizce müdire hanım bu işe ne der bilir misiniz? “İş saatleri içinde çay içmek zaman kaybı”ymış. Hele ki yazılacak bir sürü evrak varken…
Ya soğuk bir kış sabahı sobayı yaktığımda, ilk alevlerin ışığıyla birlikte odayı kaplayan çıtırtılara ne demeli? Minik kıvılcımlara eşlik eden o çıtırtıları duymazsam ısınamayacağımı düşünürdüm.
Hâlbuki o “Takatak”ları duymayayım, kanım donuyor. “İçerisi yeterli derecede sıcak”mış da, “Kaloriferin başında ısınmak da ne oluyor?”muş da…
Peki İstanbul’un boğaz manzarasını vapur düdükleri olmadan düşünebilir misiniz? Ben de düşünemem. Çok güzel bir tabloyu kimin yaptığını gösteren imzası gibidir boğazdaki vapurların düdükleri. İsmini söyleyen güzel bir kız gibi biraz da neşe katar tabloya.
Müdire hanımın bunları anlamasını beklemiyorum zaten, ama pencereden şöyle bir dışarı bakmayayım. “Takatak! Takatak!” hemen arkamda bitiverir. “Ne o, bir şey mi var dışarıda? Ne zaman gelsem camdan bakıyorsun.”
İnsanı dinlendiren, hayatına böylesine benzersiz güzellikler katan sesler yerine bütün gün “Takatak! Takatak!” sesleri içinde aklımı kaçırmak üzereyim. Daha fazla dayanamayacağımı anlayınca on günlük bir izne çıkmaya karar verdim. Pek de izin için uygun bir zaman değil ama olsun. Beni ancak doğanın kendine özgü o güzel sesleri paklar.
Yakın bir arkadaşımın emekli olunca temelli taşınmayı düşündüğü, köy evinden bozma minik bir yazlığı vardı. Daha önceden gitmemiştim ama evin turistik bir şehrin pek bilinmeyen dış kısımlarındaki sessiz küçük bir köyde olduğunu biliyordum. Arkadaşım beni her gördüğünde “Biz sık sık gidemiyoruz, bari ev sahipsiz kalmasın. İstediğin zaman söyle. İşte anahtarlar burda.” deyip dururdu. Fırsat bu fırsat durur muyum. Hemen açtım telefonu, anlattım durumu.
Müdire hanıma kalsa “İş yerinden özel görüşme yapmak da pek doğru değil”dir ya neyse.
Bir saat sonra buluştuk “İşte anahtarlar, işte adres. Zaten daha sezon da başlamadı. Kimsecikler yoktur, kafanı dinlersin. Haydi, sana iyi yolculuklar.” diyen arkadaşımla vedalaştık. Hemen evde çantamı, valizimi hazırlayıp yola düştüm.
Arkadaşım öyle bir tarif etmiş ki adresi, gece olmasına rağmen elimle koymuş gibi buldum. İşte köyün çıkışındaki son yol, işte futbol sahası ve işte büyük tarlanın yanındaki küçük ev. Evi açtım, yerleştim. Sadece gerekli eşyalarla döşeli şirin bir köy evi. Etraftaki meraklı bakışlardan kurtulmak için komşularla tanışmayı yarına bırakarak camları açıp hemen yattım.
Aslında yol yorgunu ve uykusuzum, hiç duymamam gerekiyor. Fakat duyulmayacak gibi değil, dünyadaki bütün cırcır böcekleri toplanıp benim camın altına gelmişler. Kalkıp camları kapadım. Camları kapadığımda dikkatimi çeken otobüs, kamyon sesleri gittikçe sıklaşmaya başladı. Sanki bir el tam ben yatınca evi tutup kaldırmış İstanbul – Antalya karayolunun ortasına koymuş. Araba sesinden durulmuyor. Camdan baktım ama bu karanlıkta ne olduğunu anlayamadım. Kamyonlara gündüz yasak olduğu için hepsi birden gece yola koyuldular herhalde. Sabaha karşı, anlaşmış gibi hem otobüsler -kamyonlar hem cırcır böcekleri aynı anda sustu.
Sinirlerim bozukken sesleri bu kadar abartmam normal, nasıl olsa yarın bütün gün uyurum diye düşündüm. Düşündüğüm anda duyduğum bir çığlıkla yataktan fırladım. Çığlığın arkasından “ü-ürüü…” gelince horozun ölmek için bizim bahçeyi seçtiğini anladım. Tekrar başımı yastığa koydum fakat bu sefer de yastığın altında bir düğme varmış gibi büyük bir gürültüyle bir motor çalışmaya başladı. Hem de ne gürültü. Aynen boğazda Beşiktaş - Üsküdar arasında çalışan motorlar gibi yanında faşır foşur su sesleriyle birlikte.
Rüya değil gerçek. Duyduğum bu sese göre evin denizde gitmesi gerekiyor, çünkü motor sesi aynı. Dayanamadım, kalkıp baktım. Hemen benim bahçenin yanındaki kuyudan su çeken bir motor büyükçe bir tarlaya faşır fuşur oluk gibi su akıtıyor. Kuyuyu ve motoru gece nasılda görmemişim.
Böyle şeyler niye hep beni bulur diye söylenip yattım ve bu seslerin üstüne eklenen traktörün sesini duymamak için yastıkla kulaklarımı kapayıp uyumaya çalıştım ama nafile. Şimdi de sabahın köründe kapı çalıyor. Açıp bakıyorum kimse yok. Bahçeye çıkıp sağa sola bakıyorum fakat hâlå “Takatak! Takatak!” sesleri geliyor. Bu evin başka kapısı yok ki diye içimden geçirirken sesin çatıdan geldiğini anlıyorum.
Mendebur hayvan nasıl çıkmış oraya? Eee, boşuna “Keçi gibi tırmanıyor.” dememişler. Fakat benim anlayamadığım; her yer ot içinde yüzerken niye benim damdakileri kafaya takmış?
Allahım delireceğim, sen yardım et. Bu ördekler nereden çıktı şimdi “Vak! Vak! Vak!” ? Yandaki motorun etrafında oluşan minik su birikintisinde bir yandan yıkanıp yüzüyor bir yandan da hiç durmadan bağırıyorlar.
Cennete geldim derken kendi ayaklarımla cehenneme gelmişim haberim yok. Motor, traktör, su sesi… Keçi damda takunyayla geziyormuş gibi hiç durmuyor. Derken ördekler ve bir de üstüne sağda solda “Gıdak! Gıdak!” gezen tavuklar, ahırlarında benim gibi delirip “Möö”leyen inekler…
Bir sigara yakıp ümitsizce bu doğal senfoninin bitmesini bekliyorum, saat daha dokuz. Gidip tıraş oluyorum, aynadaki yüzümden ve uykusuzluktan kırmızı olan gözlerimden ben bile korktum. Ekmek alıp kahvaltı etmek lâzım. Çıkıp bakkal aramalıyım.
Yolda, yandaki evin önünde biri gözüme çarpıyor. Hemen yanına gidiyorum; “Merhaba amca, ben İstanbul’dan geldim. Şu yandaki evde kalıyorum.” deyince amca daha güleç bir yüzle “Merhaba yavrum, hoşgeldin.” diyor. “Bu benim bahçede çalışan motoru durdurabilir miyiz? Çok ses yapıyor.” deyince de “Durur kendi o, ama bana söyledin ya, şimdi benim de aklıma taktın.” diyor.
Biz amcayla konuşurken, başka bir evin bahçesinde birden davul zurna çalmaya başlıyor. Ben delirmiş gözlerle ne olduğunu anlamaya çalışırken amca açıklıyor. “Şanslısın bugün bak, akşama kadar sünnet düğünü var. Bizim buralarda böyle sabahtan akşama kadar sürer düğünler. Yenir, içilir, eğlenilir, sen de gel ha bak yabancı değilsin.”
Sinirlerim alt üst olmuş, amcaya bir selam çakıp yavaş yavaş oradan bakkala doğru uzaklaşıyorum. Tam bakkalın kapısından adım atacağım sırada, cami megafonundan gelen bir konuşma sesiyle olduğum yerde zınk diye duruyorum. “Sayın Şirincelileeer, turizm sezonunun açılışı münasebetiyleee, bu akşam eski futbol sahasında belediyemizce konser verilecektiiir…”, “Sayın Şirincelileeer…” anonsu ikinci kez dinlemeyi bile beklemeden eve doğru koşmaya başladım. Eşyalarımı toplar toplamaz İstanbul’a doğru yola koyulacağım. Müdire hanımın ayakkabılarına kurban olayım. Burası ne böyle. Beş dakika daha durursam delireceğim…
Sivri topuklu ayakkabıları çıkartıp kafama vursa daha iyi. “Takatak! Takatak!” Bütün gün çekilecek şey değil. Hele bu son hafta sinirlerim iyice haraboldu.
Artık hiç bir sesi kaldıramaz oldum. Telefonlar beynimin içinde sanki “Takatak! Takatak!” diye çalıyor. Arabaların kornalarından sesler hep “Takatak! Takatak!” diye çıkıyor. Birisi gelip da “tık” diye masama kalem bıraksa ona bile tahammül edemiyorum. Çok kötüyüm, çok. Oysa şu müdire hanım gelmeden önce ne kadar sakin biriydim.
Dünyaya boş vermiş olmanın getirdiği bir şey mi bilemem. Önemsiz ayrıntılardaki küçük ve basit güzellikler oldum olası dikkatimi çekmiştir. Belki de yetişme tarzıyla ilgilidir böyle perdedeki desenlere bakarken onu ilk kimin, nasıl çizdiğini düşünmeye başlayıp dalıp gitmem.
Müdire hanıma göreyse “Öyle bir yerlere bakıp dalıp gitmek, hiç de güzel bir davranış değil”miş. “Bir memur, amiri geldiğinde hemen ayağa kalkmalı”ymış. Hele ki önemli bir dosya aranıyorken…
Renkler ve şekiller kadar sesler de her zaman ilgimi çekip farklı duygular uyandırmıştır bende. Akşamüstü iş dönüşü evime giden dar yollarda yürürken, komşu bahçelerden gelen çay karıştırma sesini duyunca birden canım öylesine bir çay çeker ki anlatamam. Çay bardağına çarpan çay kaşığının insana hayat veren o büyülü çıngırtısı derhal çay içmemi emreder.
Peki sizce müdire hanım bu işe ne der bilir misiniz? “İş saatleri içinde çay içmek zaman kaybı”ymış. Hele ki yazılacak bir sürü evrak varken…
Ya soğuk bir kış sabahı sobayı yaktığımda, ilk alevlerin ışığıyla birlikte odayı kaplayan çıtırtılara ne demeli? Minik kıvılcımlara eşlik eden o çıtırtıları duymazsam ısınamayacağımı düşünürdüm.
Hâlbuki o “Takatak”ları duymayayım, kanım donuyor. “İçerisi yeterli derecede sıcak”mış da, “Kaloriferin başında ısınmak da ne oluyor?”muş da…
Peki İstanbul’un boğaz manzarasını vapur düdükleri olmadan düşünebilir misiniz? Ben de düşünemem. Çok güzel bir tabloyu kimin yaptığını gösteren imzası gibidir boğazdaki vapurların düdükleri. İsmini söyleyen güzel bir kız gibi biraz da neşe katar tabloya.
Müdire hanımın bunları anlamasını beklemiyorum zaten, ama pencereden şöyle bir dışarı bakmayayım. “Takatak! Takatak!” hemen arkamda bitiverir. “Ne o, bir şey mi var dışarıda? Ne zaman gelsem camdan bakıyorsun.”
İnsanı dinlendiren, hayatına böylesine benzersiz güzellikler katan sesler yerine bütün gün “Takatak! Takatak!” sesleri içinde aklımı kaçırmak üzereyim. Daha fazla dayanamayacağımı anlayınca on günlük bir izne çıkmaya karar verdim. Pek de izin için uygun bir zaman değil ama olsun. Beni ancak doğanın kendine özgü o güzel sesleri paklar.
Yakın bir arkadaşımın emekli olunca temelli taşınmayı düşündüğü, köy evinden bozma minik bir yazlığı vardı. Daha önceden gitmemiştim ama evin turistik bir şehrin pek bilinmeyen dış kısımlarındaki sessiz küçük bir köyde olduğunu biliyordum. Arkadaşım beni her gördüğünde “Biz sık sık gidemiyoruz, bari ev sahipsiz kalmasın. İstediğin zaman söyle. İşte anahtarlar burda.” deyip dururdu. Fırsat bu fırsat durur muyum. Hemen açtım telefonu, anlattım durumu.
Müdire hanıma kalsa “İş yerinden özel görüşme yapmak da pek doğru değil”dir ya neyse.
Bir saat sonra buluştuk “İşte anahtarlar, işte adres. Zaten daha sezon da başlamadı. Kimsecikler yoktur, kafanı dinlersin. Haydi, sana iyi yolculuklar.” diyen arkadaşımla vedalaştık. Hemen evde çantamı, valizimi hazırlayıp yola düştüm.
Arkadaşım öyle bir tarif etmiş ki adresi, gece olmasına rağmen elimle koymuş gibi buldum. İşte köyün çıkışındaki son yol, işte futbol sahası ve işte büyük tarlanın yanındaki küçük ev. Evi açtım, yerleştim. Sadece gerekli eşyalarla döşeli şirin bir köy evi. Etraftaki meraklı bakışlardan kurtulmak için komşularla tanışmayı yarına bırakarak camları açıp hemen yattım.
Aslında yol yorgunu ve uykusuzum, hiç duymamam gerekiyor. Fakat duyulmayacak gibi değil, dünyadaki bütün cırcır böcekleri toplanıp benim camın altına gelmişler. Kalkıp camları kapadım. Camları kapadığımda dikkatimi çeken otobüs, kamyon sesleri gittikçe sıklaşmaya başladı. Sanki bir el tam ben yatınca evi tutup kaldırmış İstanbul – Antalya karayolunun ortasına koymuş. Araba sesinden durulmuyor. Camdan baktım ama bu karanlıkta ne olduğunu anlayamadım. Kamyonlara gündüz yasak olduğu için hepsi birden gece yola koyuldular herhalde. Sabaha karşı, anlaşmış gibi hem otobüsler -kamyonlar hem cırcır böcekleri aynı anda sustu.
Sinirlerim bozukken sesleri bu kadar abartmam normal, nasıl olsa yarın bütün gün uyurum diye düşündüm. Düşündüğüm anda duyduğum bir çığlıkla yataktan fırladım. Çığlığın arkasından “ü-ürüü…” gelince horozun ölmek için bizim bahçeyi seçtiğini anladım. Tekrar başımı yastığa koydum fakat bu sefer de yastığın altında bir düğme varmış gibi büyük bir gürültüyle bir motor çalışmaya başladı. Hem de ne gürültü. Aynen boğazda Beşiktaş - Üsküdar arasında çalışan motorlar gibi yanında faşır foşur su sesleriyle birlikte.
Rüya değil gerçek. Duyduğum bu sese göre evin denizde gitmesi gerekiyor, çünkü motor sesi aynı. Dayanamadım, kalkıp baktım. Hemen benim bahçenin yanındaki kuyudan su çeken bir motor büyükçe bir tarlaya faşır fuşur oluk gibi su akıtıyor. Kuyuyu ve motoru gece nasılda görmemişim.
Böyle şeyler niye hep beni bulur diye söylenip yattım ve bu seslerin üstüne eklenen traktörün sesini duymamak için yastıkla kulaklarımı kapayıp uyumaya çalıştım ama nafile. Şimdi de sabahın köründe kapı çalıyor. Açıp bakıyorum kimse yok. Bahçeye çıkıp sağa sola bakıyorum fakat hâlå “Takatak! Takatak!” sesleri geliyor. Bu evin başka kapısı yok ki diye içimden geçirirken sesin çatıdan geldiğini anlıyorum.
Mendebur hayvan nasıl çıkmış oraya? Eee, boşuna “Keçi gibi tırmanıyor.” dememişler. Fakat benim anlayamadığım; her yer ot içinde yüzerken niye benim damdakileri kafaya takmış?
Allahım delireceğim, sen yardım et. Bu ördekler nereden çıktı şimdi “Vak! Vak! Vak!” ? Yandaki motorun etrafında oluşan minik su birikintisinde bir yandan yıkanıp yüzüyor bir yandan da hiç durmadan bağırıyorlar.
Cennete geldim derken kendi ayaklarımla cehenneme gelmişim haberim yok. Motor, traktör, su sesi… Keçi damda takunyayla geziyormuş gibi hiç durmuyor. Derken ördekler ve bir de üstüne sağda solda “Gıdak! Gıdak!” gezen tavuklar, ahırlarında benim gibi delirip “Möö”leyen inekler…
Bir sigara yakıp ümitsizce bu doğal senfoninin bitmesini bekliyorum, saat daha dokuz. Gidip tıraş oluyorum, aynadaki yüzümden ve uykusuzluktan kırmızı olan gözlerimden ben bile korktum. Ekmek alıp kahvaltı etmek lâzım. Çıkıp bakkal aramalıyım.
Yolda, yandaki evin önünde biri gözüme çarpıyor. Hemen yanına gidiyorum; “Merhaba amca, ben İstanbul’dan geldim. Şu yandaki evde kalıyorum.” deyince amca daha güleç bir yüzle “Merhaba yavrum, hoşgeldin.” diyor. “Bu benim bahçede çalışan motoru durdurabilir miyiz? Çok ses yapıyor.” deyince de “Durur kendi o, ama bana söyledin ya, şimdi benim de aklıma taktın.” diyor.
Biz amcayla konuşurken, başka bir evin bahçesinde birden davul zurna çalmaya başlıyor. Ben delirmiş gözlerle ne olduğunu anlamaya çalışırken amca açıklıyor. “Şanslısın bugün bak, akşama kadar sünnet düğünü var. Bizim buralarda böyle sabahtan akşama kadar sürer düğünler. Yenir, içilir, eğlenilir, sen de gel ha bak yabancı değilsin.”
Sinirlerim alt üst olmuş, amcaya bir selam çakıp yavaş yavaş oradan bakkala doğru uzaklaşıyorum. Tam bakkalın kapısından adım atacağım sırada, cami megafonundan gelen bir konuşma sesiyle olduğum yerde zınk diye duruyorum. “Sayın Şirincelileeer, turizm sezonunun açılışı münasebetiyleee, bu akşam eski futbol sahasında belediyemizce konser verilecektiiir…”, “Sayın Şirincelileeer…” anonsu ikinci kez dinlemeyi bile beklemeden eve doğru koşmaya başladım. Eşyalarımı toplar toplamaz İstanbul’a doğru yola koyulacağım. Müdire hanımın ayakkabılarına kurban olayım. Burası ne böyle. Beş dakika daha durursam delireceğim…
Müdürün şapkası
– Beni çağırtmışsınız müdürüm.
– Evet Rıza. Gel, gel otur şöyle.
– Hayırdır müdürüm? Bir şey mi oldu?
– Daha ne olsun Rıza, şu fötr şapka yüzünden delirmek üzereyim.
– Alla alla…
– Alla alla yaa… Odaya dalan şapkaya sarılıyor. Bilirim seni akıllı adamsındır, varsa bir bildiğin söyle gözünü seveyim.
– Valla müdürüm, ne dediğinizden bir şey anladım, ne de anlattığınızdan haberim var.
– Bak Rıza, bana numara falan yapıyorsanız karışmam. Ona göre…
– Aman müdürüm o nasıl söz. Kim size numara yapmaya cesaret edebilir.
– Numara değil de ne o zaman bu Rıza? Odaya giren usulen alelacele bir selam verip, hemen şapkanın yanına seğirtiyor.
– Eee…
– E’si askıdan şapkayı alan “Aman müdürüm bu şapkanın tozu ne böyle…” diyerek şapkayla dışarı çıkıyor. Üzerinde leke arayan mı dersin, bantını ıslatıp silen mi istersin… Temizleme bahanesiyle alıp gidiyorlar…
– Sonra?
– On dakika içinde şapka geri geliyor. Tam işe başlayacağım, haydaaa sil baştan. Yine biri çıkıp bir bahaneyle şapkayı alıp gidiyor.
– Yok, müdürüm yok. Bir numara var bunda.
– Ben de onu diyorum ya. Günde on kere şapka mı temizlenirmiş? Hem millete ne, gerekirse ben kendim temizlerim.
– Vermeyin siz de müdürüm.
– Canım vermeyeceğim de “Amma kıymetli şapkası varmış, tozunu silkmeye bile dokundurtmuyor.” derler laf olur.
– Bunca yıllık odacıyım böyle şey ne duydum, ne gördüm. Günde on kez he mi?
– İş yapamıyorum diyorum, daha sen “On kez he mi?” diyorsun. Versen olmaz, vermesen olmaz, saklasan olmaz kaldırsan olmaz. Hem saklasan şu küçücük odada nereye saklarsın? Bir iskemle bir masa, bir askı…
– Yok müdürüm yok, çözerim ben bu bilmeceyi.
– Gözünü seveyim çöz Rıza. Ben, şapkayı alıp nereye gidip ne yapıyorlar diye peşlerine takılsam yakışık almaz, bir de gülünç duruma düşerim. Fakat bir yandan da meraktan öleceğim.
– Sen merakta kalma müdürüm, şu andan kelli olaya el koyuyorum.
– Sen bu olayı çöz, senin yaramaz oğlana benden bir çift ayakkabı Rıza.
Xxx
Bir gün sonra öğle üzeri…
– Ben çözeceğim dedim miydi dedim, değil mi müdürüm.
– Aslansın Rıza.
– Önce bizim yaramaz Mustaa’nın ayakkapları görelim.
– Ay başına kaç gün var ki Rıza. Sözüm söz, maaşı alır almaz.
– İyi o zaman ben de anlatıyorum. Şu şapkayı da yerine koyalım. Muhasebeci – Hüseyin’den kaptım. Bütün binada fellik fellik şapkayı arıyordur şimdi. Varsın arasın.
– Sen beni öldürecen mi Rıza, çatlayacağım.
– De anlatıyorum… Senin şapka kartvizit olmuş müdürüm.
– Kartvizit mi olmuş?
– Kartvizit olmuş yaa, hemi de söylemesi ayıptır tuvalet kartviziti…
– Tuvalet kartviziti mi?
– Yaa…
– Ben de bundan korkuyordum. Üstüne mi işiyorlar?
– Hah, hah haa! Yok müdürüm öyle korktuğun gibi değil. Bizim memurlar seni sever, sayar. Senden önceki müdürün sefer tasını boşaltıp yavru kedi koyduydular ama o da şakadandı.
– O zaman benim şapkanın tuvalette ne işi var Rıza?
– Müdürüm… Şimdi siz gelince, tuvaletler pis diye milleti azarladınız mı azarlamadınız mı?
– Evet, öyle bir konuşma yapmıştım ama sen de biliyorsun ki tuvaletler girilmez haldeydi.
– Hah, ben de onu diyorum. Tuvaletler girilmez halde diye en baştakini, hani şu alafrangaya çevirttiğinizi kendinize tahsis ettiniz mi etmediniz mi?
– Evet, ama ben onu kendimden çok, bir misafir gelirse temiz olsun, rezil olmayalım diye…
– Peki müdürüm bu alafranga tuvalete sizden başka personelin girmesi yasak mı değil mi?
– Yasak.
– Biri, benden başka kullananı görürse söylesin, derhal işine son vereceğim dediniz mi?
– Evet.
– İşte memurlardan biri böyle bir yol bulmuş, diğerleri de ondan görmüş hepsi aynı şeyi yapıyor. Temizleme bahanesiyle önce sizden şapkayı alıyorlar. Koridora çıkınca saklaya saklaya tuvalete gidiyorlar. Tuvalete girince de şapkayı askıya asıyorlar. Gören tuvalette siz varsınız sansın da başları belaya girmesin diye…
– Bu kadar gözünü korkutmuş muyum bu adamların ben yahu?
– Orasını bilemem müdürüm ama çaycı Eyüp efendinin dediğine göre boyama saçlı Selma Hanım gelip sizden almaya çekindiği için İstanbul’daki amcasına fötr siparişi vermiş. Haftaya geliyormuş benden söylemesi…
– Evet Rıza. Gel, gel otur şöyle.
– Hayırdır müdürüm? Bir şey mi oldu?
– Daha ne olsun Rıza, şu fötr şapka yüzünden delirmek üzereyim.
– Alla alla…
– Alla alla yaa… Odaya dalan şapkaya sarılıyor. Bilirim seni akıllı adamsındır, varsa bir bildiğin söyle gözünü seveyim.
– Valla müdürüm, ne dediğinizden bir şey anladım, ne de anlattığınızdan haberim var.
– Bak Rıza, bana numara falan yapıyorsanız karışmam. Ona göre…
– Aman müdürüm o nasıl söz. Kim size numara yapmaya cesaret edebilir.
– Numara değil de ne o zaman bu Rıza? Odaya giren usulen alelacele bir selam verip, hemen şapkanın yanına seğirtiyor.
– Eee…
– E’si askıdan şapkayı alan “Aman müdürüm bu şapkanın tozu ne böyle…” diyerek şapkayla dışarı çıkıyor. Üzerinde leke arayan mı dersin, bantını ıslatıp silen mi istersin… Temizleme bahanesiyle alıp gidiyorlar…
– Sonra?
– On dakika içinde şapka geri geliyor. Tam işe başlayacağım, haydaaa sil baştan. Yine biri çıkıp bir bahaneyle şapkayı alıp gidiyor.
– Yok, müdürüm yok. Bir numara var bunda.
– Ben de onu diyorum ya. Günde on kere şapka mı temizlenirmiş? Hem millete ne, gerekirse ben kendim temizlerim.
– Vermeyin siz de müdürüm.
– Canım vermeyeceğim de “Amma kıymetli şapkası varmış, tozunu silkmeye bile dokundurtmuyor.” derler laf olur.
– Bunca yıllık odacıyım böyle şey ne duydum, ne gördüm. Günde on kez he mi?
– İş yapamıyorum diyorum, daha sen “On kez he mi?” diyorsun. Versen olmaz, vermesen olmaz, saklasan olmaz kaldırsan olmaz. Hem saklasan şu küçücük odada nereye saklarsın? Bir iskemle bir masa, bir askı…
– Yok müdürüm yok, çözerim ben bu bilmeceyi.
– Gözünü seveyim çöz Rıza. Ben, şapkayı alıp nereye gidip ne yapıyorlar diye peşlerine takılsam yakışık almaz, bir de gülünç duruma düşerim. Fakat bir yandan da meraktan öleceğim.
– Sen merakta kalma müdürüm, şu andan kelli olaya el koyuyorum.
– Sen bu olayı çöz, senin yaramaz oğlana benden bir çift ayakkabı Rıza.
Xxx
Bir gün sonra öğle üzeri…
– Ben çözeceğim dedim miydi dedim, değil mi müdürüm.
– Aslansın Rıza.
– Önce bizim yaramaz Mustaa’nın ayakkapları görelim.
– Ay başına kaç gün var ki Rıza. Sözüm söz, maaşı alır almaz.
– İyi o zaman ben de anlatıyorum. Şu şapkayı da yerine koyalım. Muhasebeci – Hüseyin’den kaptım. Bütün binada fellik fellik şapkayı arıyordur şimdi. Varsın arasın.
– Sen beni öldürecen mi Rıza, çatlayacağım.
– De anlatıyorum… Senin şapka kartvizit olmuş müdürüm.
– Kartvizit mi olmuş?
– Kartvizit olmuş yaa, hemi de söylemesi ayıptır tuvalet kartviziti…
– Tuvalet kartviziti mi?
– Yaa…
– Ben de bundan korkuyordum. Üstüne mi işiyorlar?
– Hah, hah haa! Yok müdürüm öyle korktuğun gibi değil. Bizim memurlar seni sever, sayar. Senden önceki müdürün sefer tasını boşaltıp yavru kedi koyduydular ama o da şakadandı.
– O zaman benim şapkanın tuvalette ne işi var Rıza?
– Müdürüm… Şimdi siz gelince, tuvaletler pis diye milleti azarladınız mı azarlamadınız mı?
– Evet, öyle bir konuşma yapmıştım ama sen de biliyorsun ki tuvaletler girilmez haldeydi.
– Hah, ben de onu diyorum. Tuvaletler girilmez halde diye en baştakini, hani şu alafrangaya çevirttiğinizi kendinize tahsis ettiniz mi etmediniz mi?
– Evet, ama ben onu kendimden çok, bir misafir gelirse temiz olsun, rezil olmayalım diye…
– Peki müdürüm bu alafranga tuvalete sizden başka personelin girmesi yasak mı değil mi?
– Yasak.
– Biri, benden başka kullananı görürse söylesin, derhal işine son vereceğim dediniz mi?
– Evet.
– İşte memurlardan biri böyle bir yol bulmuş, diğerleri de ondan görmüş hepsi aynı şeyi yapıyor. Temizleme bahanesiyle önce sizden şapkayı alıyorlar. Koridora çıkınca saklaya saklaya tuvalete gidiyorlar. Tuvalete girince de şapkayı askıya asıyorlar. Gören tuvalette siz varsınız sansın da başları belaya girmesin diye…
– Bu kadar gözünü korkutmuş muyum bu adamların ben yahu?
– Orasını bilemem müdürüm ama çaycı Eyüp efendinin dediğine göre boyama saçlı Selma Hanım gelip sizden almaya çekindiği için İstanbul’daki amcasına fötr siparişi vermiş. Haftaya geliyormuş benden söylemesi…
Takımı için
Kahveci Rıza “Takım sevgisi nasıl olurmuş, anlatayım da görün” diye söze başladı.
“Bizim burada Ramazan diye bir çocuk var, nasıl ama biliyor musun? Hayatta takımına laf söyletmez. Millet bununla gırgır geçer, kızdırır, şakalaşır, hatta bu şakalaşmalar sonunda bazen iş kavgaya varırdı…”
“Askere gideceği gün arkadaşlarını toplamış bu, geldi kahveye, çıktı masanın üzerine…”
“Bakın ben sizin cenazenize gelmedim mi?” diyor, onlar da “Geldiiin” diye uzata uzata bağırarak cevaplıyorlar.
“Ben sizin düğününüze gelmedim mi?” diye soruyor, arkadaşları yine camide imama cevap veren cemaat gibi, hep bir ağızdan “Geldiiin” diyor.
“Kömürünüz geldi taşımaya yardım etmedim mi?
“Ettiiin”
“Hastanız oldu, o hastane, bu hastane en az sizin kadar koşturmadım mı?”
“Koşturduuun”
“Madem öyle, sizden kırk yılda bir, bir şey istiyorum da, niye olmaz diyorsunuz?”
“Olmaaaz!”
“Ya ne olur yapmayın ya! Hepi topu ‘en büyük asker bizim asker’ diye bağıracağınıza, ‘en büyük takım Fenerbahçe’ diye bağıracaksınız”
En sonunda arkadaşları Ramazan’ın isteğini, zaten askere gidiyor diye kabul ediyor. O akşam bunlar Ramazanı kırmayıp gara gidince “En büyük takım Fenerbahçe” diye bağırmaya başlıyorlar. Böyle olunca haliyle, bizim milleti de biliyorsun, başka yerlerden de karşı takımların taraftarları bağırıyorlar.
Ben şahsım adına konuşuyorum bu takım olaylarını niye bu kadar abartırlar hiç anlamam. Neyse ben kaldığım yerden devam edeyim.
Otobüs garı oluyor mu sana stat gibi, millette bunlara uyarak kendi askerini “En büyük asker bizim asker” diye uğurlayacağına, tuttukları takım adına bağırmaya başlıyorlar mı?
Her taraftan bir ses çıkıyor. Ortalık iyice karışmış, öbek öbek insan. Havaya atılan biri daha yere inmeden, kimi yakalarlarsa kaldırıp indirip fırlatıyorlar mı sana? İnsanlar, kurtulmak için birbirinin üzerine basa basa kendini otobüse zor atıyor, öyle bir mücadele var senin anlayacağın. Biri fazla bağırıp uğurlayacağı adamı herkesten yükseğe mi fırlattı, haydaaa her şey sil baştan.
Bizim Ramazan’ın otobüsü kalkıyor. Ramazan otobüsün camından arkada kalanlara bir bakıyor ki, fener, cimbom derken kalabalık birbirine girmiş, oradakiler asker geçirmeye gelmemişler de sanki garı düşman ele geçirmiş bunlar da denize döküyor.
Ramazan yerine otururken, kendi kendine “Ne gerek vardı kavga etmeye fenerin büyüklüğünü bilmeyen mi var?” diyormuş.
Daha asker ocağına ayak bastığı gün, yeni elbiselerle ilk kontrolde, askeri kıyafetin altına biri sarı öbürü lacivert çorap giymesinden millet bunun ne manyak olduğunu anlamış. Başlamışlar bununla dalga geçmeye; takımlarla ilgili şakaların ardı arkası kesilmeyip de kabak tadı vermeye başlayınca, en koyu fenerliler bile bu durumdan bıkmaya başlamış. Millet artık Ramazan’ı gördüğü yerde kaçmaya başlıyormuş. Bütün arkadaşlarınla işi, eninde sonunda bu fener konusuna getiriyor, muhabbetin en güzel yerinde hayalleri alt üst edip hoşnutsuzluk yaratıyormuş.
Hiç arkadaşı kalmayıp da iyiden iyiye yalnız kalan Ramazan’ın halini görüp de üzülmemek elde değilmiş. Ramazan’ın saflığını anlayan bir komutanı bunu kendi yanına şoför olarak almış. Ara sıra nasihat ediyormuş “Oğlum biliyorum Fenerbahçe’yi çok seviyorsun ama bak, kendini kaybetme, biraz akıllan artık, yarın öbür gün teskereni alıp eve dönünce ekmek peşine düşeceksin, herkes seni askerliğini yaptın diye adam akıllı erkek yerine koyacak, bırak bu çocuklukları.”
Kalbini kırmamak için de, kendisi Galatasaraylı olmasına rağmen “Bak hem askersin sen, asker adam ayrım yapmaz, milli takımı tutar” diyormuş.
“Valla, helal olsun adama çok baba biriymiş değil mi? Ben zaten şahsım adına konuşuyorum. Bu takım olaylarını niye bu kadar abartırlar hiç anlayamam.” Neyse bizim Ramazan, komutanının bu kadar nasihatinden sonra ne dese beğenirsiniz? “Komutanım, tamam milli takımı da seviyoruz ama zaten milli takımı tutanlar da yine feneri tutuyor sayılır, baksana milli takımın son kadrosunda futbolcuların yarısı Fenerbahçeli.”
Komutan anlamış ki bu Ramazan adam olmaz. Ne ceza, ne nasihat buna hiç bir şeyin faydası olmaz. Ramazan fener diyor başka bir şey demiyor.
Askeriyenin kaldırımlarını sarı kireçle boyuyorlar bu “Böyle eksik oldu” diyor, yanına lacivert arıyor, zor durduruyorlar. Bari iş verelim oyalansın, kavga etmesin milletle diyorlar, dağa taşa “Önce vatan” yazdırmaya gönderiyorlar. Bu çıkıyor başçavuşun yanına, başçavuş bunu dışarı atıp arkasından bağırıyor “Ulan sen manyak mısın? ‘Önce vatan’ yazısının altına ‘Sonra da fener’ diye yazıldığı nerede görülmüş?”
Evet dese Ramazan bu “Ha!” deyip gidip yazacak. Bir gece nöbetinde komutanı, kontrol için yanına gitmeden önce, ne yapıyor diye bunu gözetliyor. Ramazan kafasını kaldırmış öyle durmadan “Ay”a bakıyor. Devriye gezen nöbetçi komutan birden Ramazan’ın yanında bitmiş. “nereye bakıyorsun lan öyle iki saattir, adam gibi nöbet tutsana” Ramazan komutanı görünce kendini toparlamış tabii, başlamış derdini anlatmaya; “Komutanım” demiş, “Bizim memlekette de zamanı gelince, bilim ilerleyip de ‘Ay’a gidilebilir mi?” “Niye gidilmesin oğlum, zamanı gelince, el nasıl gittiyse biz de gideriz.”
“Peki komutanım oraya gidip de bayrağımızı da diker miyiz?”
“Dikeriz oğlum”
“Peki komutanım, aynı yerde askerlik yapıp da savaşta şehit düşen arkadaşın hakkı ödenir mi?”
“Hiç bir şey vatan uğruna şehit olmaktan daha önemli olabilir mi oğlum? Tabii ki ödenmez”
“Peki komutanım, bir askeriniz şehit olsa son arzusunu yerine getirir miydiniz?”
“Canım pahasına”
“Öyleyse komutanım, ben burada şehit düşersem, ilerde de bizimkiler ‘Ay’a giderse, siz de o ‘Ay’ın üstüne dikilecek bayrağın yanına büyük bir fener bayrağı diktirmezseniz, öbür dünyada iki elim yakanızda olur haberiniz olsun”
“Bak yemin ediyorum, Ramazan anlatıyor yalanı varsa onun boynuna, ben onun yalancısıyım” Neyse, bir gün komutanıyla jipte giderken komutanı bunu kızdırmak istemiş, “Ne o Ramazan sesin soluğun çıkmıyor, hani en büyük fenerdi? Ulan nasıl fenermiş bu böyle, üç tane birden yemişler” demiş. Demesiyle de bizim Ramazan “Zınk!” diye durdurmuş jipi.
“Ne oldu oğlum, niye durdun? Gitsene.”
“Gitmem, kimse fenere laf edemez”
“Oğlum ne biçim adamsın sen, şaka yaptık sana, manyak mısın sen, yürü git”
“Ben anlamam komutanım, lafını geri al”
“Emrediyorum oğlum, bas gaza”
“Hayatta olmaz ‘en büyük fener’ diye bağırmadan bu jip bir santim gitmez”
Ramazan artık burada ipleri koparmış ama komutan görmüş geçirmiş, tecrübeli biri. Eee, koskoca komutan, çekil de ben süreyim o zaman diyecek hali yok ya. Bir yandan bizimkinin biraz kaçık olduğunu da biliyor, dövse olmaz, sövse olmaz, “Peki ulan, en büyük fener” demiş.
Demiş ama askeriyeye dönünce çağırmış çavuşları “Alın ulan bunu başımdan, atın onbeş gün disiplin cezaevine, çıkınca da götürün levazım deposuna, öbürlerinle beraber yükleri taşısın dursun, görsün bakalım emre itaatsizlik nasıl oluyormuş…” diye emir vermiş.
Ramazan onbeş gün yatmış nezarethanede, oradakiler kurtarın bizi bunun fener muhabbetinden diye yalvarıyorlarmış artık ama o ayrı bir konu, çıkınca bütün yükü buna çektirmişler. Üstüne atılan iki un çuvalının altında inlerken bile hâlâ “Koskoca komutan olmuş ‘Fener nasıl üç tane yedi?’ diyor. Fener üç tane yerse, rövanşında beştane atar, bunu dünya alem biliyor” diyormuş.
“Valla ben Ramazan’ın yalancısıyım öyle bakma”
“Yaa, işte böyle bizim Ramazan, rahmetli babasının hatırı olmasa hiç çekilmez ama neyse işte. Haa! Unutmadan Ramazan’ın işten çıkma vakti yaklaşıyor. Şu duvardaki Galatasaray posterini indir de fenerinkini as. Yoksa camlara kovayla sarı lacivert boya döker de yine bir hafta da zor temizleriz.”
“Bak şahsım adına konuşuyorum, bu takım olayını niye bu kadar abartırlar anlamıyorum valla, şöyle efendi efendi, adam gibi olsalar… Değil mi?”
“Bizim burada Ramazan diye bir çocuk var, nasıl ama biliyor musun? Hayatta takımına laf söyletmez. Millet bununla gırgır geçer, kızdırır, şakalaşır, hatta bu şakalaşmalar sonunda bazen iş kavgaya varırdı…”
“Askere gideceği gün arkadaşlarını toplamış bu, geldi kahveye, çıktı masanın üzerine…”
“Bakın ben sizin cenazenize gelmedim mi?” diyor, onlar da “Geldiiin” diye uzata uzata bağırarak cevaplıyorlar.
“Ben sizin düğününüze gelmedim mi?” diye soruyor, arkadaşları yine camide imama cevap veren cemaat gibi, hep bir ağızdan “Geldiiin” diyor.
“Kömürünüz geldi taşımaya yardım etmedim mi?
“Ettiiin”
“Hastanız oldu, o hastane, bu hastane en az sizin kadar koşturmadım mı?”
“Koşturduuun”
“Madem öyle, sizden kırk yılda bir, bir şey istiyorum da, niye olmaz diyorsunuz?”
“Olmaaaz!”
“Ya ne olur yapmayın ya! Hepi topu ‘en büyük asker bizim asker’ diye bağıracağınıza, ‘en büyük takım Fenerbahçe’ diye bağıracaksınız”
En sonunda arkadaşları Ramazan’ın isteğini, zaten askere gidiyor diye kabul ediyor. O akşam bunlar Ramazanı kırmayıp gara gidince “En büyük takım Fenerbahçe” diye bağırmaya başlıyorlar. Böyle olunca haliyle, bizim milleti de biliyorsun, başka yerlerden de karşı takımların taraftarları bağırıyorlar.
Ben şahsım adına konuşuyorum bu takım olaylarını niye bu kadar abartırlar hiç anlamam. Neyse ben kaldığım yerden devam edeyim.
Otobüs garı oluyor mu sana stat gibi, millette bunlara uyarak kendi askerini “En büyük asker bizim asker” diye uğurlayacağına, tuttukları takım adına bağırmaya başlıyorlar mı?
Her taraftan bir ses çıkıyor. Ortalık iyice karışmış, öbek öbek insan. Havaya atılan biri daha yere inmeden, kimi yakalarlarsa kaldırıp indirip fırlatıyorlar mı sana? İnsanlar, kurtulmak için birbirinin üzerine basa basa kendini otobüse zor atıyor, öyle bir mücadele var senin anlayacağın. Biri fazla bağırıp uğurlayacağı adamı herkesten yükseğe mi fırlattı, haydaaa her şey sil baştan.
Bizim Ramazan’ın otobüsü kalkıyor. Ramazan otobüsün camından arkada kalanlara bir bakıyor ki, fener, cimbom derken kalabalık birbirine girmiş, oradakiler asker geçirmeye gelmemişler de sanki garı düşman ele geçirmiş bunlar da denize döküyor.
Ramazan yerine otururken, kendi kendine “Ne gerek vardı kavga etmeye fenerin büyüklüğünü bilmeyen mi var?” diyormuş.
Daha asker ocağına ayak bastığı gün, yeni elbiselerle ilk kontrolde, askeri kıyafetin altına biri sarı öbürü lacivert çorap giymesinden millet bunun ne manyak olduğunu anlamış. Başlamışlar bununla dalga geçmeye; takımlarla ilgili şakaların ardı arkası kesilmeyip de kabak tadı vermeye başlayınca, en koyu fenerliler bile bu durumdan bıkmaya başlamış. Millet artık Ramazan’ı gördüğü yerde kaçmaya başlıyormuş. Bütün arkadaşlarınla işi, eninde sonunda bu fener konusuna getiriyor, muhabbetin en güzel yerinde hayalleri alt üst edip hoşnutsuzluk yaratıyormuş.
Hiç arkadaşı kalmayıp da iyiden iyiye yalnız kalan Ramazan’ın halini görüp de üzülmemek elde değilmiş. Ramazan’ın saflığını anlayan bir komutanı bunu kendi yanına şoför olarak almış. Ara sıra nasihat ediyormuş “Oğlum biliyorum Fenerbahçe’yi çok seviyorsun ama bak, kendini kaybetme, biraz akıllan artık, yarın öbür gün teskereni alıp eve dönünce ekmek peşine düşeceksin, herkes seni askerliğini yaptın diye adam akıllı erkek yerine koyacak, bırak bu çocuklukları.”
Kalbini kırmamak için de, kendisi Galatasaraylı olmasına rağmen “Bak hem askersin sen, asker adam ayrım yapmaz, milli takımı tutar” diyormuş.
“Valla, helal olsun adama çok baba biriymiş değil mi? Ben zaten şahsım adına konuşuyorum. Bu takım olaylarını niye bu kadar abartırlar hiç anlayamam.” Neyse bizim Ramazan, komutanının bu kadar nasihatinden sonra ne dese beğenirsiniz? “Komutanım, tamam milli takımı da seviyoruz ama zaten milli takımı tutanlar da yine feneri tutuyor sayılır, baksana milli takımın son kadrosunda futbolcuların yarısı Fenerbahçeli.”
Komutan anlamış ki bu Ramazan adam olmaz. Ne ceza, ne nasihat buna hiç bir şeyin faydası olmaz. Ramazan fener diyor başka bir şey demiyor.
Askeriyenin kaldırımlarını sarı kireçle boyuyorlar bu “Böyle eksik oldu” diyor, yanına lacivert arıyor, zor durduruyorlar. Bari iş verelim oyalansın, kavga etmesin milletle diyorlar, dağa taşa “Önce vatan” yazdırmaya gönderiyorlar. Bu çıkıyor başçavuşun yanına, başçavuş bunu dışarı atıp arkasından bağırıyor “Ulan sen manyak mısın? ‘Önce vatan’ yazısının altına ‘Sonra da fener’ diye yazıldığı nerede görülmüş?”
Evet dese Ramazan bu “Ha!” deyip gidip yazacak. Bir gece nöbetinde komutanı, kontrol için yanına gitmeden önce, ne yapıyor diye bunu gözetliyor. Ramazan kafasını kaldırmış öyle durmadan “Ay”a bakıyor. Devriye gezen nöbetçi komutan birden Ramazan’ın yanında bitmiş. “nereye bakıyorsun lan öyle iki saattir, adam gibi nöbet tutsana” Ramazan komutanı görünce kendini toparlamış tabii, başlamış derdini anlatmaya; “Komutanım” demiş, “Bizim memlekette de zamanı gelince, bilim ilerleyip de ‘Ay’a gidilebilir mi?” “Niye gidilmesin oğlum, zamanı gelince, el nasıl gittiyse biz de gideriz.”
“Peki komutanım oraya gidip de bayrağımızı da diker miyiz?”
“Dikeriz oğlum”
“Peki komutanım, aynı yerde askerlik yapıp da savaşta şehit düşen arkadaşın hakkı ödenir mi?”
“Hiç bir şey vatan uğruna şehit olmaktan daha önemli olabilir mi oğlum? Tabii ki ödenmez”
“Peki komutanım, bir askeriniz şehit olsa son arzusunu yerine getirir miydiniz?”
“Canım pahasına”
“Öyleyse komutanım, ben burada şehit düşersem, ilerde de bizimkiler ‘Ay’a giderse, siz de o ‘Ay’ın üstüne dikilecek bayrağın yanına büyük bir fener bayrağı diktirmezseniz, öbür dünyada iki elim yakanızda olur haberiniz olsun”
“Bak yemin ediyorum, Ramazan anlatıyor yalanı varsa onun boynuna, ben onun yalancısıyım” Neyse, bir gün komutanıyla jipte giderken komutanı bunu kızdırmak istemiş, “Ne o Ramazan sesin soluğun çıkmıyor, hani en büyük fenerdi? Ulan nasıl fenermiş bu böyle, üç tane birden yemişler” demiş. Demesiyle de bizim Ramazan “Zınk!” diye durdurmuş jipi.
“Ne oldu oğlum, niye durdun? Gitsene.”
“Gitmem, kimse fenere laf edemez”
“Oğlum ne biçim adamsın sen, şaka yaptık sana, manyak mısın sen, yürü git”
“Ben anlamam komutanım, lafını geri al”
“Emrediyorum oğlum, bas gaza”
“Hayatta olmaz ‘en büyük fener’ diye bağırmadan bu jip bir santim gitmez”
Ramazan artık burada ipleri koparmış ama komutan görmüş geçirmiş, tecrübeli biri. Eee, koskoca komutan, çekil de ben süreyim o zaman diyecek hali yok ya. Bir yandan bizimkinin biraz kaçık olduğunu da biliyor, dövse olmaz, sövse olmaz, “Peki ulan, en büyük fener” demiş.
Demiş ama askeriyeye dönünce çağırmış çavuşları “Alın ulan bunu başımdan, atın onbeş gün disiplin cezaevine, çıkınca da götürün levazım deposuna, öbürlerinle beraber yükleri taşısın dursun, görsün bakalım emre itaatsizlik nasıl oluyormuş…” diye emir vermiş.
Ramazan onbeş gün yatmış nezarethanede, oradakiler kurtarın bizi bunun fener muhabbetinden diye yalvarıyorlarmış artık ama o ayrı bir konu, çıkınca bütün yükü buna çektirmişler. Üstüne atılan iki un çuvalının altında inlerken bile hâlâ “Koskoca komutan olmuş ‘Fener nasıl üç tane yedi?’ diyor. Fener üç tane yerse, rövanşında beştane atar, bunu dünya alem biliyor” diyormuş.
“Valla ben Ramazan’ın yalancısıyım öyle bakma”
“Yaa, işte böyle bizim Ramazan, rahmetli babasının hatırı olmasa hiç çekilmez ama neyse işte. Haa! Unutmadan Ramazan’ın işten çıkma vakti yaklaşıyor. Şu duvardaki Galatasaray posterini indir de fenerinkini as. Yoksa camlara kovayla sarı lacivert boya döker de yine bir hafta da zor temizleriz.”
“Bak şahsım adına konuşuyorum, bu takım olayını niye bu kadar abartırlar anlamıyorum valla, şöyle efendi efendi, adam gibi olsalar… Değil mi?”
Akşamcı dolmuşçunun evlilik hikâyeleri…
Güzel bir yaz akşamı, hava yeni kararmış. Taşları henüz kurumamış serin terasta, yavaş yavaş kurulan sofranın başına oturuyoruz. Mutfaktan gelen kızartma kokuları açlığımızı pekiştirip, iştahımızı açarken, yeni açılan rakının kokusu masaya ayrı bir hava katıyor. Yılmaz abilerin evine ilk gelişimiz. Yılmaz abinin karısı Muazzez abla masadaki eksik şeyleri getirmek için son kez gittiği mutfaktan dönünce, yarı alaylı bir şekilde Yılmaz abiye sitem ediyor…
–A! Aaa! Anam hemen nerden de buldun yemekten önce açtın rakıyı? Pes vallahi…
–Muazzez başlama yine üç kuruşluk neşemiz var şurda…
–Canım herkes senin gibi mi? Bak! Çocuğa da doldurmuş hemen…
–Mazot almadan yola çıkılır mı güzelim…
–Ah! Ah! Dolmuşçu kocan olunca işte böyle oluyor Canan Hanım, her gece, her gece…
–Aman yenge, sen bir de duraktakileri göreceksin… Gündüz gözüyle içmiyor ya Yılmaz abim…
–Dolmuşçu kocan oluncaymış… Sanki mühendis, doktor olunca içilmiyor…
–Yılmaz lütfen tadında bırak… Zaten çocuklar yeni evli, bizim halimizi görüp de …
–Ne varmış halimizde yahu?
–Deli anam bu adam, deli.
–Yaa… Yirmi sene evli kalınca, böyle deli de oluyorsun Atillacığım işte…
–Bizim daha yirmi gün yeni bitti abi. Yani deli mertebesine yirmi yıldan, yirmi gün eksik…
–Canan hanım nasıl gidiyor yirmi günlük evlilik?
–Yavaş yavaş birbirimize alışıyoruz… Daha çok yeniyiz abla.
–Alışırsınız, alışırsınız zamanla… Sahi Canan Hanım, Atilla beyle tanışıp evlenmeniz nasıl oldu?
–Valla ne desem, bilmem ki… Bir sürü iş, koşuşturmaca, yorgunluk… Daha yeni yeni kendimize geliyoruz. Ben kasaya bakıyordum, Atilla dükkâna gide gele tanıştık, konuştuk en sonunda da evlendik…
–Anam siz de yirmi günde bütün heyecanınızı kaybetmişsiniz…
–Herkes bizim gibi olağanüstü olaylar sayesinde karşılaşıp evlenecek diye bir şey yok ki Muazzez, yorgunluklarına ver artık…
–Olağanüstü olaylar sayesinde mi?
–Bizim sülalede normal yoldan tanışıp evlenen yok ki…
–Nasıl yani görücü usulümü?
–Ohooo! Sen nerelerdesin be Atillacığım. Görücü usulüyle evlenen kaldı mı artık bu devir de?
–E! Ne o zaman abi?
–Dur şu rakıları bir tazeleyelim de, babamlardan başlayayım…
xxx
Kırçıl buz parçalarının salındığı dar rakı bardaklarını tekrardan dolduran Yılmaz abi, bir dikişte bardağı yarılayıp üstüne de bir sigara yaktıktan sonra “nerede kalmıştık?” diyerek söze başladı.
–Babam nasıl oluyorsa, gençken kasabaya gittiklerinden birinde çok güzel bir kız görüyor, çok hoşuna gidiyor. Nerede oturduğunu öğrenmek için evine kadar takip ediyor. O zamanlar babamlar daha şehre gelmemişler, oturdukları yer de köyden az büyükçe, küçük bir yer, ne köy ne kasaba senin anlayacağın. Tabii o zamanlar, öyle “hanımefendi sizinle tanışabilir miyiz?” falan yok, hele öyle yerlerde… Neyse uzatmayalım; Bu her gün kasabaya gitmeye başlıyor, her gittiğinde de kızı görünceye kadar evinin önünde dolaşıp duruyor. Pek konuşamıyorlar ama kızın da gönlü var, belli. Bahçede gülüp kaçıyor filan…
–Kız dediğin, annen oluyor değil mi Yılmaz abi?
–Değiiil! Öyle olsa nesi ilginç olacak.
–E! O zaman kim abi?
–Anlatıyorum dur biraz sabret… Kızın da gönlü var dedik ya, babam buna güvenip gidiyor, evdekilere üç aşağı beş yukarı durumu anlatıyor. Geç gelmeler, içmeler falan evdekiler anlamışlar zaten de, kimdir, neyin nesidir ayrıntısını tam bilemiyorlar. Babası “iyi bakalım, annen gitsin önce bir konuşsun” diyor.
Elbiseydi, ayakkabıydı, çantaydı derken, annesi gidinceye kadar bir hafta oluyor. Babam o gün erkenden kızın yanına gitmeye niyetleniyor, güya gidecekte “annem görücü gelmeye gün isteyecek, yarın evden ayrılmayın” diyecek. Bu sayede hem kızla konuşma bahanesi yaratırım, hem de ciddi olduğumu anlar diye düşünüyor.
Ama kızın evine yaklaştıkça bir kalabalık, bir gürültü, telaş. Bahçeye yaklaşınca etrafta dolaşan ç ocukların arasında kızın kardeşini görüp “ne oluyor burada?” diye soruyor. Çocukta “bu gece ablam evleniyor” demiyor mu.
Bu başından vurulmuşa dönüyor. Babam önce bir yıkılıyor, ne yapacağını düşünüyor, sonra hemen karar veriyor; bu iş böyle olmaz kızı düğünden önce kaçıracak… Gidip en yakın arkadaşını buluyor, durumu biraz bilen arkadaşı da bu işe üzülüyor ve babama yardım etmeyi kabul ediyor. İş kesinleşiyor kızı kaçıracaklar, hem de hemen, başka çaresi yok.
Düğün evinden kız kaçırmak ne demek, ölüm fermanını kendin imzalıyorsun ama, babam her şeyi göze almış. Uzatmayalım, bunlar kızın evine gidiyorlar. Yavaş yavaş bahçede hazırlıklar başlamış, gelini bahçede göremeyince evin arkasından dolaşıp içeri giriyorlar. Bir bakıyorlar ki duvağı kapalı gelin karşılarında oturuyor. Herkes şaşkın öylece bunlara bakıyor… Daha “ne oluyor” demeye kalmadan gelinin başına yanlarında getirdikleri çuvalı geçirip, sırtladıkları gibi evden çıkıyorlar.
Başlıyorlar arabayla arkalarına bile bakmadan kaçmaya. İlk heyecanı atlatıp akılları biraz başlarına gelince babam bir an için, bu kız niye hiç debelenip bağırıp, çağırmıyor diye merak ediyor. Bir de çuvalı açıp bakıyorlar ki; Aaa! başka biri…
–Yapma abi ya, sonra ne oluyor?
–Ne olacak, köy yerinde kız kaçırmışsın, ben bunu yanlışlıkla kaçırdım deyip geri götürecek halin yok ya. Babam “ben o gün ölmedim ya, bir daha da ölmem” der durur. Bu çok pişman tabii yaptık bir eşeklik kusura bakma diyor. Kız da “ evde kaldım diye üzülürdüm. Kardeşim evlenirken heves ettim, onlar da giy kız kısmetin açılır diye tutturmuşlardı da inanmamıştım, saatine kalmadı…” demez mi. Dağbaşında, arabanın içinde, bunlar öyle birbirine bakıp duruyorlar.
Kız iniyor arabadan, üstünde gelinlik. Babama da “beni alan olmadı bundan sonra da almayıversinler, kaçtım kurtuldum derim ne olacak” deyip ağlayarak yürümeye başlıyor. Babam önce başkasına varan sevdiğini düşünüyor, sonra gelinlikler içinde ağlaya ağlaya giden bu kızın arkasından bakıyor, dayanamayıp koşa koşa yanına gidip “bana varır mısın?” diyor.
Cananla ben elimizde olmadan eski bir film seyreder gibi heyecanla Yılmaz abinin konuşmasını kesip alkışlamaya başlıyoruz, Canan burnunu çekip gözyaşlarını peçetesine siliyor. Yılmaz abi “siz bir de anneme sorun”diyor.
–Sonra ne olmuş Yılmaz abi? diye Canan ağlamaklı bir sesle soruyor.
–Olanlar ortada işte. Babam, annemi kendi evlerine götürmüş, annesine babasına hiçbir şeyden bahsetmemiş. Kapıyı açan annesine de “ben bu kızı kaçırdım anne, nah hem de telli duvaklı, gelinin olur” demiş. Evlenmişler. Annem onbir sene ailesinden kimseyi görmemiş, daha doğrusu kendi babası görüşmek istememiş. “Kaçırmaya ne gerek vardı, gelip isteselerdi hemen verirdik, zaten evde kalmış kız, turşusunu mu kuracaktık “ demiş. Bu sefer de annem kızmış “niye evde kalmış olayım beni gelinliğimle kaçırdılar” diye.
–Yani Yılmaz abi, babanlar elli sene evvel böyle evlendiyse; kim bilir siz yengeyle nasıl evlendiniz?
–Onu hiç sorma…
–Niye öyle diyorsun Yılmaz, niye sormayacaklarmış bakayım?
–Hani anlatması uzun sürer de ondan diyorum karıcığım.
–Hadi, hadi, bilmem mi ben seni.
–Allah, allah… Ne dedim şimdi ben? İyi o zaman hiç bir şey anlatmıyorum…
–Abi valla meraktan çatlayacağız, anlat ne olur.
–Sen de içtikçe merak katsayın yükseliyor, kuru kuruya anlatılmaz şimdi.
–Ayıp ediyorsun abi. Sen söyle ne istiyorsan gidip alayım hemen.
–Yılmaz!
–Efendim karıcığım.
–Çocuklar yola gidecekler daha. Bu kadar içkili araba mı kullandırtacaksın. Daha da içelim diyorsun…
–Bir ufağı kaç kişi içtik be güzelim, bu kadardan bir şey olmaz.
–Bizim arabanın torpidosuna adresi yazıp koyduk mu o yolu bulur abla.
–Aman Atilla, sende Yılmaz abin gibi konuşup kızdırma beni… Daha geçen hafta sabaha karşı geldi eve. Sizin arabalar hep 56, 57 model ya, yaşlılıktan adresi zor okumuş herhalde…
–Hah! İşte şimdi tam oldu. Atilla kardeşim benim başıma ne geldiyse hep bu 57 “şavrole” yüzünden geldi.
–Şavroleyle ne alakası var abi evliliğin?
–Olmaz olur mu güzelim, olmaz olur mu. Anlatayım da gör-bak nasıl oluyor. Muazzez hanım madem rakıya izin vermiyorsunuz, o zaman siz de kahverengi eteğinizi giyip gelin bakalım…
Yılmaz abinin ne demeye çalıştığını anlamak için Canan’la ben birbirimize saf saf bakıp duruyorduk ki Muazzez abla açıklama getirdi.
–Yılmaz abin böyle işte, bir içmeye başlamasın. Artık Fransızca komplimanlar mı karıştırmaz lafların arasına, yok böyle şifreli şeyler mi söylemez. Bu “kahverengi eteğini giy gel” de, bize kahve yap oluyor. Beyaz eşarbını tak derse ayran ister, böyle acayip bir adam işte Yılmaz abiniz…
–Karıştırma Muazzez şimdi kafalarını çocukların, tam da ne güzel anlatmaya başlamıştım.
–E! Sen anlat canım, anlatma diyen mi var.
–Efenim, şimdi ben o zamanlar bıçkın, yakışıklı, yerine sığmayan tam bir delikanlıyım, yaşımda yirmi falan. En büyük merakım, hevesim de amerikan arabaları. Tabii o zamanlar sırf ben değil, herkes amerikan arabalarına hasta. Hoş, ben hâlâ bir 57 görsem öylece durur, geçip gidinceye kadar keyifle seyrederim ya, neyse.
Yetmişli yılların başları, benim aklım bir karış havada, bir şey görmüşlüğümüz geçirmişliğimiz yok. Şimdiki gibi imkânlar da yok o zaman.
Babam “bir baltaya sap olamadın gitti“ diye tutturur. Bir iş bulmam lazım ama iş nerde. Ben öyle takım elbise falan giyip el pençe divan duracak biri de değilim ki memuriyet falan bakalım, alışmamışız işte…
Arkadaşlara, mahalleliye, tanıdığım herkese haber salmışım ama ses seda yok. Bir gün eve gelip eski arkadaşlardan biri anneme haber bırakıyor. Geçmiş zaman, “bilmemne gazoz fabrikasına işçi alınacak, ben müdüre bahsettim, bana bir uğrasın” diye… Ben haberi alınca annemin zorlamasıyla yola çıkıyorum.
Zorlamasıyla diyorum çünkü kendi kendime düşünüyorum “nerde çalışıyorsun?” diye sorsalar “gazoz fabrikasında” diyeceğim, millet “amma mantardan işmiş” diyecek, pek istekli değilim ama ne yaparsın işte. Evdekiler de öğrendi ya gitmesen sen hiçbir işi beğenmiyorsun olacak, bir yandan da cepte beş kuruş yok.
Kısmet böyleymiş dedim koyuldum yola. Ayaklarım geri geri gidiyor, yolda caydım cayıcam, fırsat kollayıp bir bahane yaratmaya çalışıyorum. Son durağa çıkıp dolmuş sırasında araba bekliyorum.
Muazzez abla kahveleri getirince Yılmaz abiye sataşmadan edemedi, gülerek;
–Ohooo! Sen daha durağa mı geldin? Vallahi bu sabaha kadar düğünü yetiştiremez çocuklar…
–Canım en önemli yeri burası, dolmuş durağını anlatmayayım mı yani? Dolmuş durağı olmadan hikâye mi olurmuş?
–Hem de dolmuşçunun anlattığı bir hikâye de?
–Ha şunu bileydin. Neyse, ben durakta bekliyorum. “Doç”lara, “desoto”lara, “pleymut”lara bakıyorum, içim gidiyor ama yine de pırıl pırıl nikelajlı “Chevrolette” yazısıyla 57’nin yeri bambaşka. Sıradaki araba geliyor, şansıma 57 değil mi? Hemen şoförün yanına atlıyorum. Beş on dakika sonra doluyor araba, kalkıyoruz. Kalkmamızla şoför pikaba koyuyor Zeki Müren’den bir plağı, keyfimiz gıcır, süzülüyoruz Kurtuluş’tan Pangaltı’ya doğru. Gideceğim yer “karşı”da bir semt, tam olarak bilmiyorum. “Bu semti biliyor musun, en kolay nasıl giderim?” diye şoföre soruyorum. O da bana tarif ettikten sonra muhabbet açılıyor, ne işin var gibisinden. İş bakmaya diyorum. “Ne işi?” falan, “bilmiyorum abi işte, ne iş verirlerse yapacağız”, “gerek bir makinenin başına, gerek arabaya şoförlük, ne olursa artık” diyorum.
İşte iş burda kopuyor, “Ne dedin, şoförlük mü dedin sen?”, “Evet abi ne var bunda?”, “Ne var olur mu, sen bana lazımsın. Direksiyonun sağlam mı?”, “Evelallah” biz böyle muhabbeti bir koyulaştırıyoruz ki bildiğin gibi değil.
Meğer adam o akşamdan itibaren arabayı vereceği şoför arıyormuş. Kayınpederinin zahireci dükkânı varmış, adam hastalanınca, dükkâna da artık o bakmak zorundaymış. “Arabayı bırakacak kimse yok diye, dükkân bir haftadır boş kalıyordu. Dün akşamda yengenle de sırf bu yüzden biraz atıştık. Bugün kayınpedere de söz verdim, yarın sabah yedide dükkânda olacağım, artık kaçış yok. Seni de gözüm tuttu, sen arabada ben dükkânda, geçinir gideriz.” demez mi. Ben sevincimden yerimde duramıyorum, arabadan inip oynayacağım, kendimi zor tutuyorum.
Akşam buluşup birlikte evlerine gidiyoruz, arabayı bana teslim ediyor ama, yarın sabah erkenden onları ailecek kayınpederinin evine götüreceğim. O akşam muhabbet uzadıkça uzuyor, epey geç oluyor saat. Beni alıyor mu bir düşünce. Ya yarın sabah vaktinde yetişemezsem, daha ilk günden falso. Anında karar veriyorum; O akşam arabada yatacağım.
Bir sokak arkada, zula bir yere çekiyorum arabayı. Kendi kendime ne hayâller kuruyorum artık bilemezsin; durakta sıra beklerken, geniş beyaz yanaklı lastikler simsiyah görünsün diye arap sabunu mu çekmiyorum, bagaj kapağına sıkıştırıp yarısını dışarıda bırakarak, kurutup gazlı bezler mi yapmıyorum. Ben hayalimde, o gazlı bezlerle arabayı cilalayıp parlatırken bir gürültüdür kopuyor. Arka koltukta yattığım yerden biraz doğrulmamla, camdan bana bakan atletli, eli sopalı bir adamla göz göze geliyorum. Adam bağırıyor: “Çık ulan dışarı! Camını çerçevesini indiririm arabanın”
–Haydaaa!
–Yaaa! Daha dur. Bir iniyorum aşağıya, adam beni paralayacak. İtip kakıyor, zorla çekip sürüklüyor. Zaten şaşkın vaziyetteyim, ne olduğunu anlayamamışım. Adama bakıyorum, yalınayak-başıkabak evden fırladığı her halinden belli, altında çubuklu pijama, üstünde atlet, elinde sopa, bağırıp duruyor. O karışıklıkta adamın söylediklerinden anladığım tek şey var, ikide bir, her lafının sonunda “evleneceksiniz ulan” deyip duruyor. Ben itiraz edecek oluyorum “ben yer miyim ulan, evleneceksiniz” diyor. “Yahu ben değilim, bir yanlışlık var” diyorum, “niye kaçıp arabaya saklandın o zaman?” diyor. “Nasıl olur?” diyorum, “namus meselesi bu, dua et elimden bir kaza çıkmadı, başka yolu yok evleneceksiniz, anladın mı ev-le-ne-cek-si-niz, diyor. Meğer anlatılanlara göre, ben balkona çıkıp her akşam kızınla buluşuyormuşum, her akşam aynı kovalamaca yaşanıyormuş. En sonunda bu akşam yakalamayı becermiş beni.
Tabii bu arada adamın çoluğu çocuğu ve bir sürü meraklı mahalleli de dökülmüş sokağa, aradan “baba yapma ne olur” diye bir ses duyuldu. Sonra sesin sahibi yanımıza geldi. Bir de ne göreyim dünya güzeli, peri gibi bir kız. Bir gördüm vuruldum.
–Şimdi dünya güzelimi olduk Yılmaz Efendi?
–Canım lafın gelişi.
–Misafirler gitsin, “lafın gelişi”ni ben sana sorarım.
–Dur, lafımı kesme. Bunun babası evleneceksiniz deyip duruyor hâlâ, bir yandan millet birbirine girmiş, bir gürültüdür almış gidiyor. Ben o karışıklıkta “tamam yarın derhal nikâh kıyıyorum” diyince, bir anda büyük bir sessizlik oluyor. Kayınpeder “Hah şöyle! Aslan damadım benim” diyerek beni kucaklayınca iş tatlıya bağlanıyor.
–Peki yenge?
–Yenge dünden razı. Öyle camdan konuştuğu biri var ama pek gönlü yok. Bir iki kez de balkondan konuşurlarken yakalanıyor bunlar. Bakıyor çocuk bunu bırakıp kaçıyor falan, anlıyor ki bundan bir şey olmayacak gönül eğlendirmeye yer arıyor. Hiç ciddi olsa kaçar mı? Benim gibi yakışıklı biriyle de karşılaşınca iş olacağına varıyor diye düşünüyor.
–Zaten biz gözlerimizle o anda neler konuştuk neler değil mi hayatım…
–Ah! Ah! Muazzez Allah aşkına efkâr bastı bu gece son kez kıratına bin de gel.
–O ne demek be yılmaz abi o öyle.
–Canan arabayı verdik ama var ya bu senin kocandan dolmuşçu olmaz, İki parmak su çekilmiş rakı be oğlum rakı…
–A! Aaa! Anam hemen nerden de buldun yemekten önce açtın rakıyı? Pes vallahi…
–Muazzez başlama yine üç kuruşluk neşemiz var şurda…
–Canım herkes senin gibi mi? Bak! Çocuğa da doldurmuş hemen…
–Mazot almadan yola çıkılır mı güzelim…
–Ah! Ah! Dolmuşçu kocan olunca işte böyle oluyor Canan Hanım, her gece, her gece…
–Aman yenge, sen bir de duraktakileri göreceksin… Gündüz gözüyle içmiyor ya Yılmaz abim…
–Dolmuşçu kocan oluncaymış… Sanki mühendis, doktor olunca içilmiyor…
–Yılmaz lütfen tadında bırak… Zaten çocuklar yeni evli, bizim halimizi görüp de …
–Ne varmış halimizde yahu?
–Deli anam bu adam, deli.
–Yaa… Yirmi sene evli kalınca, böyle deli de oluyorsun Atillacığım işte…
–Bizim daha yirmi gün yeni bitti abi. Yani deli mertebesine yirmi yıldan, yirmi gün eksik…
–Canan hanım nasıl gidiyor yirmi günlük evlilik?
–Yavaş yavaş birbirimize alışıyoruz… Daha çok yeniyiz abla.
–Alışırsınız, alışırsınız zamanla… Sahi Canan Hanım, Atilla beyle tanışıp evlenmeniz nasıl oldu?
–Valla ne desem, bilmem ki… Bir sürü iş, koşuşturmaca, yorgunluk… Daha yeni yeni kendimize geliyoruz. Ben kasaya bakıyordum, Atilla dükkâna gide gele tanıştık, konuştuk en sonunda da evlendik…
–Anam siz de yirmi günde bütün heyecanınızı kaybetmişsiniz…
–Herkes bizim gibi olağanüstü olaylar sayesinde karşılaşıp evlenecek diye bir şey yok ki Muazzez, yorgunluklarına ver artık…
–Olağanüstü olaylar sayesinde mi?
–Bizim sülalede normal yoldan tanışıp evlenen yok ki…
–Nasıl yani görücü usulümü?
–Ohooo! Sen nerelerdesin be Atillacığım. Görücü usulüyle evlenen kaldı mı artık bu devir de?
–E! Ne o zaman abi?
–Dur şu rakıları bir tazeleyelim de, babamlardan başlayayım…
xxx
Kırçıl buz parçalarının salındığı dar rakı bardaklarını tekrardan dolduran Yılmaz abi, bir dikişte bardağı yarılayıp üstüne de bir sigara yaktıktan sonra “nerede kalmıştık?” diyerek söze başladı.
–Babam nasıl oluyorsa, gençken kasabaya gittiklerinden birinde çok güzel bir kız görüyor, çok hoşuna gidiyor. Nerede oturduğunu öğrenmek için evine kadar takip ediyor. O zamanlar babamlar daha şehre gelmemişler, oturdukları yer de köyden az büyükçe, küçük bir yer, ne köy ne kasaba senin anlayacağın. Tabii o zamanlar, öyle “hanımefendi sizinle tanışabilir miyiz?” falan yok, hele öyle yerlerde… Neyse uzatmayalım; Bu her gün kasabaya gitmeye başlıyor, her gittiğinde de kızı görünceye kadar evinin önünde dolaşıp duruyor. Pek konuşamıyorlar ama kızın da gönlü var, belli. Bahçede gülüp kaçıyor filan…
–Kız dediğin, annen oluyor değil mi Yılmaz abi?
–Değiiil! Öyle olsa nesi ilginç olacak.
–E! O zaman kim abi?
–Anlatıyorum dur biraz sabret… Kızın da gönlü var dedik ya, babam buna güvenip gidiyor, evdekilere üç aşağı beş yukarı durumu anlatıyor. Geç gelmeler, içmeler falan evdekiler anlamışlar zaten de, kimdir, neyin nesidir ayrıntısını tam bilemiyorlar. Babası “iyi bakalım, annen gitsin önce bir konuşsun” diyor.
Elbiseydi, ayakkabıydı, çantaydı derken, annesi gidinceye kadar bir hafta oluyor. Babam o gün erkenden kızın yanına gitmeye niyetleniyor, güya gidecekte “annem görücü gelmeye gün isteyecek, yarın evden ayrılmayın” diyecek. Bu sayede hem kızla konuşma bahanesi yaratırım, hem de ciddi olduğumu anlar diye düşünüyor.
Ama kızın evine yaklaştıkça bir kalabalık, bir gürültü, telaş. Bahçeye yaklaşınca etrafta dolaşan ç ocukların arasında kızın kardeşini görüp “ne oluyor burada?” diye soruyor. Çocukta “bu gece ablam evleniyor” demiyor mu.
Bu başından vurulmuşa dönüyor. Babam önce bir yıkılıyor, ne yapacağını düşünüyor, sonra hemen karar veriyor; bu iş böyle olmaz kızı düğünden önce kaçıracak… Gidip en yakın arkadaşını buluyor, durumu biraz bilen arkadaşı da bu işe üzülüyor ve babama yardım etmeyi kabul ediyor. İş kesinleşiyor kızı kaçıracaklar, hem de hemen, başka çaresi yok.
Düğün evinden kız kaçırmak ne demek, ölüm fermanını kendin imzalıyorsun ama, babam her şeyi göze almış. Uzatmayalım, bunlar kızın evine gidiyorlar. Yavaş yavaş bahçede hazırlıklar başlamış, gelini bahçede göremeyince evin arkasından dolaşıp içeri giriyorlar. Bir bakıyorlar ki duvağı kapalı gelin karşılarında oturuyor. Herkes şaşkın öylece bunlara bakıyor… Daha “ne oluyor” demeye kalmadan gelinin başına yanlarında getirdikleri çuvalı geçirip, sırtladıkları gibi evden çıkıyorlar.
Başlıyorlar arabayla arkalarına bile bakmadan kaçmaya. İlk heyecanı atlatıp akılları biraz başlarına gelince babam bir an için, bu kız niye hiç debelenip bağırıp, çağırmıyor diye merak ediyor. Bir de çuvalı açıp bakıyorlar ki; Aaa! başka biri…
–Yapma abi ya, sonra ne oluyor?
–Ne olacak, köy yerinde kız kaçırmışsın, ben bunu yanlışlıkla kaçırdım deyip geri götürecek halin yok ya. Babam “ben o gün ölmedim ya, bir daha da ölmem” der durur. Bu çok pişman tabii yaptık bir eşeklik kusura bakma diyor. Kız da “ evde kaldım diye üzülürdüm. Kardeşim evlenirken heves ettim, onlar da giy kız kısmetin açılır diye tutturmuşlardı da inanmamıştım, saatine kalmadı…” demez mi. Dağbaşında, arabanın içinde, bunlar öyle birbirine bakıp duruyorlar.
Kız iniyor arabadan, üstünde gelinlik. Babama da “beni alan olmadı bundan sonra da almayıversinler, kaçtım kurtuldum derim ne olacak” deyip ağlayarak yürümeye başlıyor. Babam önce başkasına varan sevdiğini düşünüyor, sonra gelinlikler içinde ağlaya ağlaya giden bu kızın arkasından bakıyor, dayanamayıp koşa koşa yanına gidip “bana varır mısın?” diyor.
Cananla ben elimizde olmadan eski bir film seyreder gibi heyecanla Yılmaz abinin konuşmasını kesip alkışlamaya başlıyoruz, Canan burnunu çekip gözyaşlarını peçetesine siliyor. Yılmaz abi “siz bir de anneme sorun”diyor.
–Sonra ne olmuş Yılmaz abi? diye Canan ağlamaklı bir sesle soruyor.
–Olanlar ortada işte. Babam, annemi kendi evlerine götürmüş, annesine babasına hiçbir şeyden bahsetmemiş. Kapıyı açan annesine de “ben bu kızı kaçırdım anne, nah hem de telli duvaklı, gelinin olur” demiş. Evlenmişler. Annem onbir sene ailesinden kimseyi görmemiş, daha doğrusu kendi babası görüşmek istememiş. “Kaçırmaya ne gerek vardı, gelip isteselerdi hemen verirdik, zaten evde kalmış kız, turşusunu mu kuracaktık “ demiş. Bu sefer de annem kızmış “niye evde kalmış olayım beni gelinliğimle kaçırdılar” diye.
–Yani Yılmaz abi, babanlar elli sene evvel böyle evlendiyse; kim bilir siz yengeyle nasıl evlendiniz?
–Onu hiç sorma…
–Niye öyle diyorsun Yılmaz, niye sormayacaklarmış bakayım?
–Hani anlatması uzun sürer de ondan diyorum karıcığım.
–Hadi, hadi, bilmem mi ben seni.
–Allah, allah… Ne dedim şimdi ben? İyi o zaman hiç bir şey anlatmıyorum…
–Abi valla meraktan çatlayacağız, anlat ne olur.
–Sen de içtikçe merak katsayın yükseliyor, kuru kuruya anlatılmaz şimdi.
–Ayıp ediyorsun abi. Sen söyle ne istiyorsan gidip alayım hemen.
–Yılmaz!
–Efendim karıcığım.
–Çocuklar yola gidecekler daha. Bu kadar içkili araba mı kullandırtacaksın. Daha da içelim diyorsun…
–Bir ufağı kaç kişi içtik be güzelim, bu kadardan bir şey olmaz.
–Bizim arabanın torpidosuna adresi yazıp koyduk mu o yolu bulur abla.
–Aman Atilla, sende Yılmaz abin gibi konuşup kızdırma beni… Daha geçen hafta sabaha karşı geldi eve. Sizin arabalar hep 56, 57 model ya, yaşlılıktan adresi zor okumuş herhalde…
–Hah! İşte şimdi tam oldu. Atilla kardeşim benim başıma ne geldiyse hep bu 57 “şavrole” yüzünden geldi.
–Şavroleyle ne alakası var abi evliliğin?
–Olmaz olur mu güzelim, olmaz olur mu. Anlatayım da gör-bak nasıl oluyor. Muazzez hanım madem rakıya izin vermiyorsunuz, o zaman siz de kahverengi eteğinizi giyip gelin bakalım…
Yılmaz abinin ne demeye çalıştığını anlamak için Canan’la ben birbirimize saf saf bakıp duruyorduk ki Muazzez abla açıklama getirdi.
–Yılmaz abin böyle işte, bir içmeye başlamasın. Artık Fransızca komplimanlar mı karıştırmaz lafların arasına, yok böyle şifreli şeyler mi söylemez. Bu “kahverengi eteğini giy gel” de, bize kahve yap oluyor. Beyaz eşarbını tak derse ayran ister, böyle acayip bir adam işte Yılmaz abiniz…
–Karıştırma Muazzez şimdi kafalarını çocukların, tam da ne güzel anlatmaya başlamıştım.
–E! Sen anlat canım, anlatma diyen mi var.
–Efenim, şimdi ben o zamanlar bıçkın, yakışıklı, yerine sığmayan tam bir delikanlıyım, yaşımda yirmi falan. En büyük merakım, hevesim de amerikan arabaları. Tabii o zamanlar sırf ben değil, herkes amerikan arabalarına hasta. Hoş, ben hâlâ bir 57 görsem öylece durur, geçip gidinceye kadar keyifle seyrederim ya, neyse.
Yetmişli yılların başları, benim aklım bir karış havada, bir şey görmüşlüğümüz geçirmişliğimiz yok. Şimdiki gibi imkânlar da yok o zaman.
Babam “bir baltaya sap olamadın gitti“ diye tutturur. Bir iş bulmam lazım ama iş nerde. Ben öyle takım elbise falan giyip el pençe divan duracak biri de değilim ki memuriyet falan bakalım, alışmamışız işte…
Arkadaşlara, mahalleliye, tanıdığım herkese haber salmışım ama ses seda yok. Bir gün eve gelip eski arkadaşlardan biri anneme haber bırakıyor. Geçmiş zaman, “bilmemne gazoz fabrikasına işçi alınacak, ben müdüre bahsettim, bana bir uğrasın” diye… Ben haberi alınca annemin zorlamasıyla yola çıkıyorum.
Zorlamasıyla diyorum çünkü kendi kendime düşünüyorum “nerde çalışıyorsun?” diye sorsalar “gazoz fabrikasında” diyeceğim, millet “amma mantardan işmiş” diyecek, pek istekli değilim ama ne yaparsın işte. Evdekiler de öğrendi ya gitmesen sen hiçbir işi beğenmiyorsun olacak, bir yandan da cepte beş kuruş yok.
Kısmet böyleymiş dedim koyuldum yola. Ayaklarım geri geri gidiyor, yolda caydım cayıcam, fırsat kollayıp bir bahane yaratmaya çalışıyorum. Son durağa çıkıp dolmuş sırasında araba bekliyorum.
Muazzez abla kahveleri getirince Yılmaz abiye sataşmadan edemedi, gülerek;
–Ohooo! Sen daha durağa mı geldin? Vallahi bu sabaha kadar düğünü yetiştiremez çocuklar…
–Canım en önemli yeri burası, dolmuş durağını anlatmayayım mı yani? Dolmuş durağı olmadan hikâye mi olurmuş?
–Hem de dolmuşçunun anlattığı bir hikâye de?
–Ha şunu bileydin. Neyse, ben durakta bekliyorum. “Doç”lara, “desoto”lara, “pleymut”lara bakıyorum, içim gidiyor ama yine de pırıl pırıl nikelajlı “Chevrolette” yazısıyla 57’nin yeri bambaşka. Sıradaki araba geliyor, şansıma 57 değil mi? Hemen şoförün yanına atlıyorum. Beş on dakika sonra doluyor araba, kalkıyoruz. Kalkmamızla şoför pikaba koyuyor Zeki Müren’den bir plağı, keyfimiz gıcır, süzülüyoruz Kurtuluş’tan Pangaltı’ya doğru. Gideceğim yer “karşı”da bir semt, tam olarak bilmiyorum. “Bu semti biliyor musun, en kolay nasıl giderim?” diye şoföre soruyorum. O da bana tarif ettikten sonra muhabbet açılıyor, ne işin var gibisinden. İş bakmaya diyorum. “Ne işi?” falan, “bilmiyorum abi işte, ne iş verirlerse yapacağız”, “gerek bir makinenin başına, gerek arabaya şoförlük, ne olursa artık” diyorum.
İşte iş burda kopuyor, “Ne dedin, şoförlük mü dedin sen?”, “Evet abi ne var bunda?”, “Ne var olur mu, sen bana lazımsın. Direksiyonun sağlam mı?”, “Evelallah” biz böyle muhabbeti bir koyulaştırıyoruz ki bildiğin gibi değil.
Meğer adam o akşamdan itibaren arabayı vereceği şoför arıyormuş. Kayınpederinin zahireci dükkânı varmış, adam hastalanınca, dükkâna da artık o bakmak zorundaymış. “Arabayı bırakacak kimse yok diye, dükkân bir haftadır boş kalıyordu. Dün akşamda yengenle de sırf bu yüzden biraz atıştık. Bugün kayınpedere de söz verdim, yarın sabah yedide dükkânda olacağım, artık kaçış yok. Seni de gözüm tuttu, sen arabada ben dükkânda, geçinir gideriz.” demez mi. Ben sevincimden yerimde duramıyorum, arabadan inip oynayacağım, kendimi zor tutuyorum.
Akşam buluşup birlikte evlerine gidiyoruz, arabayı bana teslim ediyor ama, yarın sabah erkenden onları ailecek kayınpederinin evine götüreceğim. O akşam muhabbet uzadıkça uzuyor, epey geç oluyor saat. Beni alıyor mu bir düşünce. Ya yarın sabah vaktinde yetişemezsem, daha ilk günden falso. Anında karar veriyorum; O akşam arabada yatacağım.
Bir sokak arkada, zula bir yere çekiyorum arabayı. Kendi kendime ne hayâller kuruyorum artık bilemezsin; durakta sıra beklerken, geniş beyaz yanaklı lastikler simsiyah görünsün diye arap sabunu mu çekmiyorum, bagaj kapağına sıkıştırıp yarısını dışarıda bırakarak, kurutup gazlı bezler mi yapmıyorum. Ben hayalimde, o gazlı bezlerle arabayı cilalayıp parlatırken bir gürültüdür kopuyor. Arka koltukta yattığım yerden biraz doğrulmamla, camdan bana bakan atletli, eli sopalı bir adamla göz göze geliyorum. Adam bağırıyor: “Çık ulan dışarı! Camını çerçevesini indiririm arabanın”
–Haydaaa!
–Yaaa! Daha dur. Bir iniyorum aşağıya, adam beni paralayacak. İtip kakıyor, zorla çekip sürüklüyor. Zaten şaşkın vaziyetteyim, ne olduğunu anlayamamışım. Adama bakıyorum, yalınayak-başıkabak evden fırladığı her halinden belli, altında çubuklu pijama, üstünde atlet, elinde sopa, bağırıp duruyor. O karışıklıkta adamın söylediklerinden anladığım tek şey var, ikide bir, her lafının sonunda “evleneceksiniz ulan” deyip duruyor. Ben itiraz edecek oluyorum “ben yer miyim ulan, evleneceksiniz” diyor. “Yahu ben değilim, bir yanlışlık var” diyorum, “niye kaçıp arabaya saklandın o zaman?” diyor. “Nasıl olur?” diyorum, “namus meselesi bu, dua et elimden bir kaza çıkmadı, başka yolu yok evleneceksiniz, anladın mı ev-le-ne-cek-si-niz, diyor. Meğer anlatılanlara göre, ben balkona çıkıp her akşam kızınla buluşuyormuşum, her akşam aynı kovalamaca yaşanıyormuş. En sonunda bu akşam yakalamayı becermiş beni.
Tabii bu arada adamın çoluğu çocuğu ve bir sürü meraklı mahalleli de dökülmüş sokağa, aradan “baba yapma ne olur” diye bir ses duyuldu. Sonra sesin sahibi yanımıza geldi. Bir de ne göreyim dünya güzeli, peri gibi bir kız. Bir gördüm vuruldum.
–Şimdi dünya güzelimi olduk Yılmaz Efendi?
–Canım lafın gelişi.
–Misafirler gitsin, “lafın gelişi”ni ben sana sorarım.
–Dur, lafımı kesme. Bunun babası evleneceksiniz deyip duruyor hâlâ, bir yandan millet birbirine girmiş, bir gürültüdür almış gidiyor. Ben o karışıklıkta “tamam yarın derhal nikâh kıyıyorum” diyince, bir anda büyük bir sessizlik oluyor. Kayınpeder “Hah şöyle! Aslan damadım benim” diyerek beni kucaklayınca iş tatlıya bağlanıyor.
–Peki yenge?
–Yenge dünden razı. Öyle camdan konuştuğu biri var ama pek gönlü yok. Bir iki kez de balkondan konuşurlarken yakalanıyor bunlar. Bakıyor çocuk bunu bırakıp kaçıyor falan, anlıyor ki bundan bir şey olmayacak gönül eğlendirmeye yer arıyor. Hiç ciddi olsa kaçar mı? Benim gibi yakışıklı biriyle de karşılaşınca iş olacağına varıyor diye düşünüyor.
–Zaten biz gözlerimizle o anda neler konuştuk neler değil mi hayatım…
–Ah! Ah! Muazzez Allah aşkına efkâr bastı bu gece son kez kıratına bin de gel.
–O ne demek be yılmaz abi o öyle.
–Canan arabayı verdik ama var ya bu senin kocandan dolmuşçu olmaz, İki parmak su çekilmiş rakı be oğlum rakı…
Tedavi
Güneşli bir gün, temiz bir cadde. Ara sıra arabalar geçiyor. Oldukça lüks sayılabilecek bir semt, açık renge boyalı beş-altı katlı bir bina. Havalandırma boşluklarından merdivenlere açılan camlar, dışarıdaki güneşi binanın içine yansıtıyor.
Zilini çaldıkları kapı, Psikolog Halil Bilir’in muayenehanesi. Kısa kollu gömlekli, 20-25 yaşlarında gençten biri, yanında ondan biraz daha büyük duran, yazlık ceketinin arkası buruş buruş başka biri.
Kapıyı açan sekreterin masasına geçmesini beklemeden, birbirlerini ite kaka, sabırsızca kızın arkasından gidiyorlar. Büyük olan başlıyor;
- Afedersiniz hanımefendi, doktorla görüşecektim.
- Randevunuz var mıydı?
- Ne randevusu? Bir psikolog böyle bir ülkede yaşıyorsa, karşılaştığı herkesi anında tedavi etmeye başlamalı.
Sekreter kız, beklemediği bu espriye gülüyor.
- Geldiğinizi haber vereyim bari, isminiz neydi?
- Fikri.
Sekreter, doktorun kapısını tıklatır ve cevap gelmeden kapıyı açar…
- Hastanız var.
Doktor, başıyla onaylayınca, kapıyı ardına kadar açan sekreter “Fikri bey, buyurun.” diyerek eliyle odayı gösterir. Fikri bey ve yanındaki genç, içeri girip doktorun karşına otururlar.
- Eveeet… Merhaba, hoş geldiniz. Fikri beydi değil mi efendim?
- Evet efendim, benim.
- Buyurun Fikri bey sizi dinliyorum…
- Efendim… Şimdi ben bir başlangıç yapmak, yepyeni bir sayfa açıp, hayatıma yeniden başlamak istiyorum. Bu gördüğünüz Hilmi, benim eşimin kardeşi olur. Onu benim yanıma eşim verdi, daha doğrusu zorla peşime taktı. Kendisi gelemiyor… Aslında ben istemediğim için gelmedi… Biraz heyecanlıyım da konuyu dağıttım gibi geldi… İsterseniz…
- Aman efendim, heyecanlanacak ne var? Çay, kahve ya da su, ne içerdiniz?
- Yok efendim teşekkür ederim, ben başlayayım isterseniz. Ama birer çay içeriz, değil mi Hilmi?
- Bize üç çay kızım, biri açık. Buyurun Fikri bey.
- Efendim olay şu; eşim, benim tedavi olmam gerektiğinde ısrar ediyor… Ben her ne kadar bunu gereksiz bulsam da, eşimi çok sevdiğim için kendisini kıramadım ve geldim. Tabii ki bir şartla, kendisi benimle gelmeyecekti, çünkü ikide bir araya girip, durumu daha da karıştırmasını istemedim. Benim kaytarmaya çalıştığımı düşünmüş olacak ki, kardeşinin benimle gelmesini şart koştu. Kabul ettim haliyle. Buraya kadar tamam, peki derdin ne diyeceksiniz şimdi bana.
- Evet Fikri bey, derdiniz nedir?
- Benim hiçbir derdim yok. Yani ben şikâyetçi değilim ama eşimin ısrarıyla bilgisayara olan bağımlılığımdan kurtulmak istiyorum.
- Hımmm… İlginç, bazen gazetelerde görürüz, Avrupa’dan alıp haber yaparlar. Ben ilk kez bu tür bir şikâyetle karşılaşıyorum. Bizde bilgisayar kullanımı pek o kadar yaygınlaşmadı diye düşünürdüm. Ama yine de çok ciddi bir şey olduğunu sanmıyorum, siz de o kadar endişelenmeyin ve şimdi bana düşündüklerinizi, aklınıza gelen bütün ayrıntılarıyla anlatın…
- Her şey bir dizüstü bilgisayar almamla başladı aslında… Bilirsiniz biz erkekler kadınlara, arabalara ve spora olduğu kadar teknolojiye de oldukça meraklıyızdır. Ben de uzun zamandır bir bilgisayar almayı düşünüyordum ve aldım. Fakat alır almaz hayatım değişti; gecem gündüzüm bu bilgisayarla geçiyor. Şikâyet ediyor ama esas bağımlı olan eşim, ben kullandığım için o bir şey yapmıyor görünse de en az benim kadar o da kullanalım istiyor…
- Burasını pek anlamadım, nasıl yani?
- Esas sorun şu ki; bilgisayarla yaptıklarımızı birlikte yaparsak, normal görünüyor, ama bilgisayarla ben kendime ait şeyleri yaparsam, bağımlı sayılıyorum. Mesela şu yeni moda “Home theatre” denilen ev sineması sistemini almama gerek kalmadı. Bağlıyorum bilgisayarı televizyona, aldığım hoparlörleri de yerleştirdim odaya, aynı sinemadaymış gibi. Her akşam bir film seyrediyoruz. Ayrıca, evdeki bütün müzik arşivimi bilgisayarıma yükledim, o karışıklık bitti. Bağlıyorum bilgisayarımı müzik setine, binlerce CD’lik arşiv elimin altında. Hem istediğim gibi listeler oluşturup dinliyorum, hem de eşe dosta beğendiğim şarkılardan yeni müzik CD’leri yapıyorum.
- Bunda pek tuhaf bir şey göremiyorum, müziğe meraklı olmanın nesi kötü?
- Eşim benimle oturup bilgisayardan film seyrederken bir şey demiyor, ama ben müzik arşivimle uğraşırsam, hemen “Öyle saatlerce bilgisayarda ne yapıyorsun?” oluyor. Bütün fotoğraf albümlerimizdeki resimleri de bilgisayara geçirdim. Bir CD’ye de bu albümlerin kopyasını aldım. Artık ne yırtılır ne eskir. İstediğimiz yerde, istediğimiz sırayla resimleri izleme imkânımız oldu. Eve gelen arkadaşlarıma resimlerimizi gösterince… Haydiii, yine ben suçlu oluyorum. Efendim neymiş, misafirlere öyle bütün aile albümünü gösterirsem, bir saat millet gitmek bilmiyormuş da, bu bilgisayar nerden çıkmış da, vs… vs… Yani sizin anlayacağınız hep ben suçlu oluyorum…
- Fakat Fikri bey, bilgisayar kullanmak günümüzde neredeyse bir zorunluluk halini aldı. Hemen, hemen herkes bilgisayar kullanmaya başladı. Sizin diğerlerinden farkınızı anlayabilmem için, bunu biraz daha açabilir miyiz? Mesela bilgisayarınızı kullanmakta zorluk mu çekiyorsunuz? Yoksa iki de bir bozuluyor, canınız sıkılıyor da, suratınız asık mı dolaşıyorsunuz?
- Yok efendim, yok… Bu bilgisayarı öyle bir yapmışlar ki, bozmak neredeyse imkânsız olduğu gibi kullanması da çok basit.
- Eşinizle aranızdaki bu bilgisayar sorununun temelinde ne yatıyor, şimdi ben de merak etmeye başladım. Şöyle sorayım, siz bu bilgisayarı esas ne için aldınız?
- Ben serbest meslek sahibiyim. Her gün bin çeşit adamla karşılaşırım. Sattığım ürünleri tanıtırım, sipariş alırım. Sonra aldığım siparişleri teslim edip, ödemelerin takibiyle uğraşırım. Bunlar için de bir yığın ziyaret, fakslar, telefonlar, banka sıralarında beklemek falan gerekiyor haliyle, ama hepsi bitti artık.
- Nasıl yani, işleriniz mi bozuldu?
- Yooo… Aksine, daha da düzeldi. Hem işlerim arttı, hem de eskisi gibi müşterilerle uğraşmaktan kurtuldum.
- Şimdi “Hepsi bitti.” demiştiniz.
- Bitti, ama dertler bitti… Bilgisayarı alınca ilk iş, üzerindeki kamerayla, sattığım ürünlerin resmini çektim, sonra bunların bilgilerinin de yer aldığı bir internet sitesi açtım. Nasıl herkes, ne isterse, internete koyuyorsa, ben de kendime ait işle ilgili resimler, bilgiler vs. koydum işte… Artık müşterilere şu, şunu yapar, modeli budur, fiyatı şudur diye saatlerce anlatacağıma, veriyorum adresi, müşteri istediği zaman kendi bakıyor. Sipariş mi verecek? İster faks çeksin, ister elektronik postayla göndersin, bilgisayarda hepsi var. Kim kaç para vermiş, ne kadar borcu kalmış? Hepsine ayrı bir dosya açıp, istediğim gibi takip ediyorum.
- Sonuç olarak bilgisayar bir araç ve siz de yerinde kullanarak bu aracı verimli hale getirmişsiniz.
- Valla doktor bey yanımda adam çalıştırsam bu kadar verimli olmaz, ben bu bilgisayarı anlatmakla bitiremem… Bir şey değil, insan anlattıkça farkına varıyor, ben de bayağı bir iş yapıyormuşum bilgisayarla. Laf aramızda, neredeyse eşime hak vereceğim, bilgisayar benim için gerçekten vazgeçilmez bir dost olmuş.
Ama nasıl olmasın efendim, nasıl olmasın… Sadece bunlar değil ki, hangi birini anlatayım. Her gün saatlerce uğraştığım o işlerin hepsinden kurtardı beni. Artık elektrik, su, telefon faturalarını yatırmak için kapıcıya yalvarmam gerekmiyor, açıyorum bilgisayarımı, tık-tık, iş bitti.
Haa! Telefon faturası dedim de aklıma geldi, benim kız kardeşim yurt dışında okuyor, her hafta iki üç kez mutlaka karşılıklı birbirimizi ararız.
- Aaa! Öyle mi? Ne tesadüf, benim kız kardeşim de yurt dışında okuyor… İyi ama ne var ki bunda?
- Canım, eşim iyi bir insandır ama, ne de olsa kız kardeşim de sonunda bir “Görümce” işte… Faturalar kabarmaya başlayınca…
- İşin doğrusu bana da tuzluya patlıyor, eşiniz burada haklı biraz…
- Yok canım, artık o da sorun değil. Şimdi bilgisayarla, neredeyse onda birine internet üzerinden görüşüyoruz, hem de görüntülü olarak.
- Siz de işleri bayağı ilerletmişsiniz, bunları ayarlayıp, yapmak epey vakit alıyordur.
- Tam tersi. Bu anlattıklarımı böyle bir bir anlatmak daha uzun sürüyor. İlk aldığınızda bir kez ayarlıyorlar, sonra size bir düğmeye basmak kalıyor…
- Peki eşinize de bana anlattığınız gibi, bütün bunları anlattınız mı? Bilgisayar sayesinde, aslında hem zamandan, hem paradan tasarruf ettiğinizi, o da fark edebiliyor mu?
- Tabii anlatıyorum, zaten anlatmaya da gerek yok, kendisi de birebir görüyor. Ama yine de ona göre bağımlı sayılıyorum. Mesela; eskiden maç seyrederken hep kavga çıkardı, şimdi o televizyondan istediğini seyrediyor, ben bilgisayardan maç seyrediyorum, hooop, al sana bilgisayar bağımlısı oldum mu yine…
- Bu bilgisayardan televizyon da mı seyrediliyor?
- Tv’de izleniyor, radyo da dinleniyor. İsterseniz beğendiğiniz programı video gibi kaydedip, sonra da izleyebiliyorsunuz…
- Valla Fikri bey, bunların hepsi bana çok güzel bir bilimkurgu filmi gibi geldi ama yine de bilgisayarınızı bir süreliğine kenara bırakın. Sadece eşinize biraz daha fazla zaman ayırın, yoksa sizde tedavi gerektirecek herhangi bir durum yok, her şey normal.
- Efendim zaten sorun burada, ben bıraksam eşim bırakmıyor, mesela şu anda bilgisayar evde, eşim kullanıyor. Ben doktora geleceğim diye evde bıraktım.
- Eşiniz ne yapıyor bilgisayarla?
- Ne mi yapıyor? O biraz edebiyata meraklıdır. Ya bilgisayardan kitap okur, ya da yazı yazar… Laf aramızda bir de evdeki gibi dağınıktır, yazdığı yazıları bilgisayarın masaüstünde öylece bırakır. Hep ben “Nalan’ın yazı dosyaları” diye tarihine göre düzenleyip dosyalarım. İşte doktor bey o kullanınca “Lazım oldu, kullandım.” oluyor, ben kullanınca “Bağımlı” oluyorum. Şimdi ya bilgisayarda yemek tariflerini arıyordur, ya da yazın tatilde tanıştığı arkadaşlarınla “Chat” yapıyordur.
- Chat?
- Chat, bilgisayarda karşılıklı yazışarak konuşma.
- Peki eşiniz bilgisayarı böyle kullanmasını nereden öğrendi.
- Hiç öğrenilecek bir şey yok ki. Bir gün ben bilgisayarı istediğim müzikle beni uyandırsın diye, sabah kalkmak için kurdum. Bu bir şaşırdı “Sen bunu nasıl yaptın?” diye, Ben de gösterdim “Aaa! Ne kolaymış.” dedi. E! kolay tabii, ne aklında tutman gereken karışık şeyler var, ne de bir şey ezberlemen gerekiyor. Bir iki tuşa bas olsun, çocuk oyuncağı… Bu da öyle bir başladı kolaymış diye, bu sefer elinden zor alıyorum, yok hava nasıl olacak diye internetten bakar, yok gazete almaya üşenir bütün gazeteleri bilgisayara kopyalar.
- Eşinize de bir tane alsanız, belki şikâyeti kalmayacak ve bu bilgisayar bağımlılığı olayı da kapanacak.
- Ah! Halil bey düşünmedim değil ama, sonu nereye varacak bu işin? Sonra çocuklar da ders çalışmak, ya da yabancı dil öğrenmek için bir tane isteyecek, ama oyun oynamaktan birbirlerine girecekler. Aslında yeni kampanya da başlatmışlar, olmayacak şey değil ama… Haaa bakın yeri gelmişken, bu da bana bu bilgisayarı satan adamların kartı, belki bilmek istediğiniz ya da öğrenmeniz gereken ayrıntılar olur diye…
Neyse doktor bey, madem her şey normal diyorsunuz… Teşekkür ederim. Duydun mu Hilmi? Ablana söylersin aynısını… Teşekkür ederim efendim, memnun oldum…
- Ben teşekkür ederim… İyi günler… İyi günler.
Fikri ile Hilmi vizite ücretini ödeyip dışarı çıkınca birbirlerine anlamlı anlamlı bakarlar. Apartmandan çıkıp arabalarına binmek için, arka sokaktaki parka kadar hiç bir şey konuşmadan yürürler. Arabanın yanına gelirler. Kapıları, camları açarlar. Sıcak havanın dışarı çıkarak, içerinin biraz serinlemesini beklerken Fikri beyin cep telefonu çalar. Fikri bey cep telefonunu açar, karşıdaki adam konuşmaya başlar ” Fikri? Oğlum, çok puştsun, ne yapıyorsun lan böyle? Adamları dövüp zorla mı satıyorsun bilgisayarları? Şimdi Doktor Halil Bilir diye birinden bir dizüstü siparişi daha aldık. Bununla birlikte bugünkü dördüncü doktor oluyor. Primlerini bankaya yatırıyorum, akşama kontrol edersin…”
Zilini çaldıkları kapı, Psikolog Halil Bilir’in muayenehanesi. Kısa kollu gömlekli, 20-25 yaşlarında gençten biri, yanında ondan biraz daha büyük duran, yazlık ceketinin arkası buruş buruş başka biri.
Kapıyı açan sekreterin masasına geçmesini beklemeden, birbirlerini ite kaka, sabırsızca kızın arkasından gidiyorlar. Büyük olan başlıyor;
- Afedersiniz hanımefendi, doktorla görüşecektim.
- Randevunuz var mıydı?
- Ne randevusu? Bir psikolog böyle bir ülkede yaşıyorsa, karşılaştığı herkesi anında tedavi etmeye başlamalı.
Sekreter kız, beklemediği bu espriye gülüyor.
- Geldiğinizi haber vereyim bari, isminiz neydi?
- Fikri.
Sekreter, doktorun kapısını tıklatır ve cevap gelmeden kapıyı açar…
- Hastanız var.
Doktor, başıyla onaylayınca, kapıyı ardına kadar açan sekreter “Fikri bey, buyurun.” diyerek eliyle odayı gösterir. Fikri bey ve yanındaki genç, içeri girip doktorun karşına otururlar.
- Eveeet… Merhaba, hoş geldiniz. Fikri beydi değil mi efendim?
- Evet efendim, benim.
- Buyurun Fikri bey sizi dinliyorum…
- Efendim… Şimdi ben bir başlangıç yapmak, yepyeni bir sayfa açıp, hayatıma yeniden başlamak istiyorum. Bu gördüğünüz Hilmi, benim eşimin kardeşi olur. Onu benim yanıma eşim verdi, daha doğrusu zorla peşime taktı. Kendisi gelemiyor… Aslında ben istemediğim için gelmedi… Biraz heyecanlıyım da konuyu dağıttım gibi geldi… İsterseniz…
- Aman efendim, heyecanlanacak ne var? Çay, kahve ya da su, ne içerdiniz?
- Yok efendim teşekkür ederim, ben başlayayım isterseniz. Ama birer çay içeriz, değil mi Hilmi?
- Bize üç çay kızım, biri açık. Buyurun Fikri bey.
- Efendim olay şu; eşim, benim tedavi olmam gerektiğinde ısrar ediyor… Ben her ne kadar bunu gereksiz bulsam da, eşimi çok sevdiğim için kendisini kıramadım ve geldim. Tabii ki bir şartla, kendisi benimle gelmeyecekti, çünkü ikide bir araya girip, durumu daha da karıştırmasını istemedim. Benim kaytarmaya çalıştığımı düşünmüş olacak ki, kardeşinin benimle gelmesini şart koştu. Kabul ettim haliyle. Buraya kadar tamam, peki derdin ne diyeceksiniz şimdi bana.
- Evet Fikri bey, derdiniz nedir?
- Benim hiçbir derdim yok. Yani ben şikâyetçi değilim ama eşimin ısrarıyla bilgisayara olan bağımlılığımdan kurtulmak istiyorum.
- Hımmm… İlginç, bazen gazetelerde görürüz, Avrupa’dan alıp haber yaparlar. Ben ilk kez bu tür bir şikâyetle karşılaşıyorum. Bizde bilgisayar kullanımı pek o kadar yaygınlaşmadı diye düşünürdüm. Ama yine de çok ciddi bir şey olduğunu sanmıyorum, siz de o kadar endişelenmeyin ve şimdi bana düşündüklerinizi, aklınıza gelen bütün ayrıntılarıyla anlatın…
- Her şey bir dizüstü bilgisayar almamla başladı aslında… Bilirsiniz biz erkekler kadınlara, arabalara ve spora olduğu kadar teknolojiye de oldukça meraklıyızdır. Ben de uzun zamandır bir bilgisayar almayı düşünüyordum ve aldım. Fakat alır almaz hayatım değişti; gecem gündüzüm bu bilgisayarla geçiyor. Şikâyet ediyor ama esas bağımlı olan eşim, ben kullandığım için o bir şey yapmıyor görünse de en az benim kadar o da kullanalım istiyor…
- Burasını pek anlamadım, nasıl yani?
- Esas sorun şu ki; bilgisayarla yaptıklarımızı birlikte yaparsak, normal görünüyor, ama bilgisayarla ben kendime ait şeyleri yaparsam, bağımlı sayılıyorum. Mesela şu yeni moda “Home theatre” denilen ev sineması sistemini almama gerek kalmadı. Bağlıyorum bilgisayarı televizyona, aldığım hoparlörleri de yerleştirdim odaya, aynı sinemadaymış gibi. Her akşam bir film seyrediyoruz. Ayrıca, evdeki bütün müzik arşivimi bilgisayarıma yükledim, o karışıklık bitti. Bağlıyorum bilgisayarımı müzik setine, binlerce CD’lik arşiv elimin altında. Hem istediğim gibi listeler oluşturup dinliyorum, hem de eşe dosta beğendiğim şarkılardan yeni müzik CD’leri yapıyorum.
- Bunda pek tuhaf bir şey göremiyorum, müziğe meraklı olmanın nesi kötü?
- Eşim benimle oturup bilgisayardan film seyrederken bir şey demiyor, ama ben müzik arşivimle uğraşırsam, hemen “Öyle saatlerce bilgisayarda ne yapıyorsun?” oluyor. Bütün fotoğraf albümlerimizdeki resimleri de bilgisayara geçirdim. Bir CD’ye de bu albümlerin kopyasını aldım. Artık ne yırtılır ne eskir. İstediğimiz yerde, istediğimiz sırayla resimleri izleme imkânımız oldu. Eve gelen arkadaşlarıma resimlerimizi gösterince… Haydiii, yine ben suçlu oluyorum. Efendim neymiş, misafirlere öyle bütün aile albümünü gösterirsem, bir saat millet gitmek bilmiyormuş da, bu bilgisayar nerden çıkmış da, vs… vs… Yani sizin anlayacağınız hep ben suçlu oluyorum…
- Fakat Fikri bey, bilgisayar kullanmak günümüzde neredeyse bir zorunluluk halini aldı. Hemen, hemen herkes bilgisayar kullanmaya başladı. Sizin diğerlerinden farkınızı anlayabilmem için, bunu biraz daha açabilir miyiz? Mesela bilgisayarınızı kullanmakta zorluk mu çekiyorsunuz? Yoksa iki de bir bozuluyor, canınız sıkılıyor da, suratınız asık mı dolaşıyorsunuz?
- Yok efendim, yok… Bu bilgisayarı öyle bir yapmışlar ki, bozmak neredeyse imkânsız olduğu gibi kullanması da çok basit.
- Eşinizle aranızdaki bu bilgisayar sorununun temelinde ne yatıyor, şimdi ben de merak etmeye başladım. Şöyle sorayım, siz bu bilgisayarı esas ne için aldınız?
- Ben serbest meslek sahibiyim. Her gün bin çeşit adamla karşılaşırım. Sattığım ürünleri tanıtırım, sipariş alırım. Sonra aldığım siparişleri teslim edip, ödemelerin takibiyle uğraşırım. Bunlar için de bir yığın ziyaret, fakslar, telefonlar, banka sıralarında beklemek falan gerekiyor haliyle, ama hepsi bitti artık.
- Nasıl yani, işleriniz mi bozuldu?
- Yooo… Aksine, daha da düzeldi. Hem işlerim arttı, hem de eskisi gibi müşterilerle uğraşmaktan kurtuldum.
- Şimdi “Hepsi bitti.” demiştiniz.
- Bitti, ama dertler bitti… Bilgisayarı alınca ilk iş, üzerindeki kamerayla, sattığım ürünlerin resmini çektim, sonra bunların bilgilerinin de yer aldığı bir internet sitesi açtım. Nasıl herkes, ne isterse, internete koyuyorsa, ben de kendime ait işle ilgili resimler, bilgiler vs. koydum işte… Artık müşterilere şu, şunu yapar, modeli budur, fiyatı şudur diye saatlerce anlatacağıma, veriyorum adresi, müşteri istediği zaman kendi bakıyor. Sipariş mi verecek? İster faks çeksin, ister elektronik postayla göndersin, bilgisayarda hepsi var. Kim kaç para vermiş, ne kadar borcu kalmış? Hepsine ayrı bir dosya açıp, istediğim gibi takip ediyorum.
- Sonuç olarak bilgisayar bir araç ve siz de yerinde kullanarak bu aracı verimli hale getirmişsiniz.
- Valla doktor bey yanımda adam çalıştırsam bu kadar verimli olmaz, ben bu bilgisayarı anlatmakla bitiremem… Bir şey değil, insan anlattıkça farkına varıyor, ben de bayağı bir iş yapıyormuşum bilgisayarla. Laf aramızda, neredeyse eşime hak vereceğim, bilgisayar benim için gerçekten vazgeçilmez bir dost olmuş.
Ama nasıl olmasın efendim, nasıl olmasın… Sadece bunlar değil ki, hangi birini anlatayım. Her gün saatlerce uğraştığım o işlerin hepsinden kurtardı beni. Artık elektrik, su, telefon faturalarını yatırmak için kapıcıya yalvarmam gerekmiyor, açıyorum bilgisayarımı, tık-tık, iş bitti.
Haa! Telefon faturası dedim de aklıma geldi, benim kız kardeşim yurt dışında okuyor, her hafta iki üç kez mutlaka karşılıklı birbirimizi ararız.
- Aaa! Öyle mi? Ne tesadüf, benim kız kardeşim de yurt dışında okuyor… İyi ama ne var ki bunda?
- Canım, eşim iyi bir insandır ama, ne de olsa kız kardeşim de sonunda bir “Görümce” işte… Faturalar kabarmaya başlayınca…
- İşin doğrusu bana da tuzluya patlıyor, eşiniz burada haklı biraz…
- Yok canım, artık o da sorun değil. Şimdi bilgisayarla, neredeyse onda birine internet üzerinden görüşüyoruz, hem de görüntülü olarak.
- Siz de işleri bayağı ilerletmişsiniz, bunları ayarlayıp, yapmak epey vakit alıyordur.
- Tam tersi. Bu anlattıklarımı böyle bir bir anlatmak daha uzun sürüyor. İlk aldığınızda bir kez ayarlıyorlar, sonra size bir düğmeye basmak kalıyor…
- Peki eşinize de bana anlattığınız gibi, bütün bunları anlattınız mı? Bilgisayar sayesinde, aslında hem zamandan, hem paradan tasarruf ettiğinizi, o da fark edebiliyor mu?
- Tabii anlatıyorum, zaten anlatmaya da gerek yok, kendisi de birebir görüyor. Ama yine de ona göre bağımlı sayılıyorum. Mesela; eskiden maç seyrederken hep kavga çıkardı, şimdi o televizyondan istediğini seyrediyor, ben bilgisayardan maç seyrediyorum, hooop, al sana bilgisayar bağımlısı oldum mu yine…
- Bu bilgisayardan televizyon da mı seyrediliyor?
- Tv’de izleniyor, radyo da dinleniyor. İsterseniz beğendiğiniz programı video gibi kaydedip, sonra da izleyebiliyorsunuz…
- Valla Fikri bey, bunların hepsi bana çok güzel bir bilimkurgu filmi gibi geldi ama yine de bilgisayarınızı bir süreliğine kenara bırakın. Sadece eşinize biraz daha fazla zaman ayırın, yoksa sizde tedavi gerektirecek herhangi bir durum yok, her şey normal.
- Efendim zaten sorun burada, ben bıraksam eşim bırakmıyor, mesela şu anda bilgisayar evde, eşim kullanıyor. Ben doktora geleceğim diye evde bıraktım.
- Eşiniz ne yapıyor bilgisayarla?
- Ne mi yapıyor? O biraz edebiyata meraklıdır. Ya bilgisayardan kitap okur, ya da yazı yazar… Laf aramızda bir de evdeki gibi dağınıktır, yazdığı yazıları bilgisayarın masaüstünde öylece bırakır. Hep ben “Nalan’ın yazı dosyaları” diye tarihine göre düzenleyip dosyalarım. İşte doktor bey o kullanınca “Lazım oldu, kullandım.” oluyor, ben kullanınca “Bağımlı” oluyorum. Şimdi ya bilgisayarda yemek tariflerini arıyordur, ya da yazın tatilde tanıştığı arkadaşlarınla “Chat” yapıyordur.
- Chat?
- Chat, bilgisayarda karşılıklı yazışarak konuşma.
- Peki eşiniz bilgisayarı böyle kullanmasını nereden öğrendi.
- Hiç öğrenilecek bir şey yok ki. Bir gün ben bilgisayarı istediğim müzikle beni uyandırsın diye, sabah kalkmak için kurdum. Bu bir şaşırdı “Sen bunu nasıl yaptın?” diye, Ben de gösterdim “Aaa! Ne kolaymış.” dedi. E! kolay tabii, ne aklında tutman gereken karışık şeyler var, ne de bir şey ezberlemen gerekiyor. Bir iki tuşa bas olsun, çocuk oyuncağı… Bu da öyle bir başladı kolaymış diye, bu sefer elinden zor alıyorum, yok hava nasıl olacak diye internetten bakar, yok gazete almaya üşenir bütün gazeteleri bilgisayara kopyalar.
- Eşinize de bir tane alsanız, belki şikâyeti kalmayacak ve bu bilgisayar bağımlılığı olayı da kapanacak.
- Ah! Halil bey düşünmedim değil ama, sonu nereye varacak bu işin? Sonra çocuklar da ders çalışmak, ya da yabancı dil öğrenmek için bir tane isteyecek, ama oyun oynamaktan birbirlerine girecekler. Aslında yeni kampanya da başlatmışlar, olmayacak şey değil ama… Haaa bakın yeri gelmişken, bu da bana bu bilgisayarı satan adamların kartı, belki bilmek istediğiniz ya da öğrenmeniz gereken ayrıntılar olur diye…
Neyse doktor bey, madem her şey normal diyorsunuz… Teşekkür ederim. Duydun mu Hilmi? Ablana söylersin aynısını… Teşekkür ederim efendim, memnun oldum…
- Ben teşekkür ederim… İyi günler… İyi günler.
Fikri ile Hilmi vizite ücretini ödeyip dışarı çıkınca birbirlerine anlamlı anlamlı bakarlar. Apartmandan çıkıp arabalarına binmek için, arka sokaktaki parka kadar hiç bir şey konuşmadan yürürler. Arabanın yanına gelirler. Kapıları, camları açarlar. Sıcak havanın dışarı çıkarak, içerinin biraz serinlemesini beklerken Fikri beyin cep telefonu çalar. Fikri bey cep telefonunu açar, karşıdaki adam konuşmaya başlar ” Fikri? Oğlum, çok puştsun, ne yapıyorsun lan böyle? Adamları dövüp zorla mı satıyorsun bilgisayarları? Şimdi Doktor Halil Bilir diye birinden bir dizüstü siparişi daha aldık. Bununla birlikte bugünkü dördüncü doktor oluyor. Primlerini bankaya yatırıyorum, akşama kontrol edersin…”
Cin olmadan…
– Bana bak ulan Recep, yanlış bir şey olmasın sonra?
– Yok be abi, bir aydır herifi izliyorum.
– Gelecek mi, emin misin?
– Adım gibi eminim abi… Her akşam sekiz dokuz oldu mu hiç aksatmaz buraya gelip içmeye başlar. Mekânı burası. Nah, tam bu banka gelip oturacak…
– Ulan bir de herif işe uyanıp da…
– Abi sen de amma pimpirikliymişsin ha! Sen aynen konuştuğumuz gibi şöyle kendine iyi bir hava ver, gerisi kendiliğinden gelir…
– Nasıl lan, şöyle bir iki adım açıl bir bak bakalım öyle dertli düşünceli biri gibi duruyor muyum?
– Süper abi. Yalnız sen yine de gizli bir işler çeviriyormuş gibi yapıp gizemli havanı da bozma. Amanın diyorum geliyor abi, hiç çaktırma. Çabuk bana çakmağını ver ateş istemişim gibi yapayım bari.
– Ulan sen de artistliğe amma meraklıymışsın be!
– Abi teybi unutma.
– Aaa! Denemek için demin basmıştım heyecandan unuttum…
– Olsun abi hiç elleme devam etsin, üç saat çeker o kendi kendine. Çaktırma geliyor, ben uzuyorum sana iyi şanslar…
………………….
– Hayırlı akşamlar birader. Bakıyorum da bizim mekânı kapatmışsın…
– Efendim?
– Bizim mekânı kapatmışsın diyorum… Oturabilir miyim?
– Buyur, buyur gel. Demek senin mekân ha?
– Babamızın malı değil elbet, ama ben hep buraya takılırım, alışkanlık işte. Gördüğün gibi kandili de burada yakıyoruz.
– Kandil mi yakıyorsun?
– Ateşliyorum diyorum, ateşliyorum.
– Kusura bakma valla anlamadım.
– İçiyorum, poşette bira var diyorum.
– Haa öyle desene, iyi iyi iç sen keyfine bak. Ben de birini bekliyorum, birazdan kalkarım zaten.
– Kahvede içsen olmuyor, meyhane, restoran pahalı.
– Birahane?
– Birahane bize gelmez
– Niye ki
– Niyesini boş ver işte… Sahiden diyorum, istiyorsan al bir tane vereyim.
– Yok, yok sağol.
– Yeşilaycı mısın yoksa?
– Yoo pek havamda değilim de ondan. Yoksa ben de içerim ara sıra.
– O zaman al bir tane… İç, iç benden. Misafirimiz sayılırsın şurada.
– Yok sağol valla içmeyeyim, Zaten bugün hiç içmemem lazım.
– Allah allah, o niye o? Hasta falan mısın yoksa?
– Yok canım ne hastası.
– E! Niye bugün içemem dedin o zaman?
– Ne bileyim işte öyle.
– Yoksa karı kız davası falan mı? Ama öyle olsa daha beter, insan içmeden duramaz.
– Ahh! Ah! Keşke karı kız davası olsa.
– İyice meraklandım şimdi.
– Meraklanacak bir şey yok.
– Ne yoku. Bak sen böyle yaptıkça daha da meraklandım şimdi.
– Canım anlatılacak şey var, anlatılmayacak şey var. Hem ben “Sen niye birahaneye gidemiyorsun? İlle de söyle.” diye ısrar ediyor muyum?
– Aaa, bak şimdi olmadı… Sor… Sor hadi… Sorsana.
– Yok canım, niye sorayım. Söylemek istesen en baştan söylerdin zaten.
– Bak söylüyorum o zaman; birahane bize gelmez, gelmez çünkü, çünküüü… Birahaneye borcum var!
– Ben de yedim.
– Hah hah ha… Valla sıkı bir kardeşimizmişsin sen. Sevdim seni. Ne oldu birden ayağa kalktın?
– Birini bekliyorum dedim ya, ona benzettim.
– Geldiğimden beri öyle sağı solu dikizliyorsun ama ne gelen var ne giden.
– Yok yok, gelir o gelir. Gelmek zorunda… Gelmeli.
– Allah allah! Birader sen beni meraktan öldüreceksin her halde. Senin bir derdin var ama dur bakalım.
– Ya yok benim derdim merdim… Söz vermişti…. Ver bakalım demin ikram ettiğin şu birayı…
– Haydaaa! Al, al iç. Yarasın belki iyi gelir.
– Ohhh! İyi geldi valla, kesene bereket.
– Bir biranın lafı mı olur, afiyet olsun. İstersen bir tane daha veririm.
– Yok yok, içmemeliyim.
– Sen de başka bir âlemsin be birader. İçmem diyorsun, elimizden alıp bir dikişte içiyorsun. İç diyoruz, içmemeliyim diyorsun.
– Ben içmeyeyim de kim içsin? Ama içmemeliyim.
– Dur! Dur! Dur! Yoksa sen alkoliktin de içkiyi mi bıraktın?
– Ah! Ah! Keşke öyle olsa. Kırar şişeyi, çekerim tövbeyi. Bir daha da elimi sürmem.
– E! O değil bu değil. Ne o zaman kardeşim senin derdin? Bak, ne demişler?
– Biliyorum, biliyorum. Derdini söylemeyen hesabı… Ama benim derdimin çaresi yok ki söyleyeyim.
– Ya sen söyle bir, belki yaparız bir şeyler.
– Şu saati görüyor musun şu saati?
– Evet.
– Bak nasıl da su gibi akıp gidiyor zaman.
– Ohoo! Abicim sen şair olmuşsun be.
– Oldum tabii, bak kaç saattir bekliyorum adam yok ortada. Korktu. Ben de olsam, ben de gelmem.
– Korkulacak durum ne abi? İşler karıştı, bende de kafa iyice gitti, gel abicim sen efendi efendi anlat şu meseleyi. Meraktan çatlayacağım valla. Nah bak yeminlen; sana rakılı mezeli sofra kurmazsam yuh olsun bana.
– Ya! Anlat, anlat diyorsun da… Ben iyice işkillendim şimdi.
– Niye ki?
– Çıkar bakayım cüzdanını.
– Niye ki?
– Niye ki? Niye ki? Ne niye ki? Çıkar cüzdanını.
– Buyur abicim al sana cüzdan, bak işte bu kadar param var. Niye ki?
– Paranı ne yapayım ben? Bana kimlik, sigorta kartı, resimler falan lazım sakın niye ki deme.
– Al işte abicim sana kafa kâğıdı.
– Polis filan değilsin yani.
– Aaahh… Amma yaptın be abi. Hiç güleceğim yoktu. Ben polis, ben?
– Eee! Belli olmaz bu işler. Ben burada otururken yanıma geldin, muhabbet açtın, içki ikram ettin. Bir saattir de anlat bakalım deyip duruyorsun, şüphelendim.
– İyi de abi, sen polisten niye tırsıyorsun ki? Yoksa kötü bir şey mi yaptın?
– Orasını hiç sorma, yapmadım ama yakında yapacağım. Bira da birden kötü çarptı haa…
– Bak sana öyle bir şey söyleyeceğim ki sen de bana senin olayı anlatacaksın. Anlaştık mı?
– Şimdiden bilemem, sen anlat bakalım bir önce.
– Birahane bize gelmez dedim ya. Niye biliyor musun? Ne zaman birahaneye gitsem, bir sivil gelip beni ha şimdi aldı ha alacak diye huzurum kaçıyor.
– Niye ki? Tüh, ikide bir diye diye benim ağzımı da alıştırdın.
– Niyesi var mı abicim eski sabıkalıyım. Polisler en çok birahanelerden adam toplar. Beş on tane içinden biri mutlaka yemiştir bir nane, hemen gider soluğu birahanede alır. E! polis de bunu bilir tabii ki… Şimdi sıra sen de bakalım…
– Bak şimdi bu çok acayip bir tesadüf oldu doğrusu, belki de benim işte yardımı dokunacak birilerini tanıyorsundur.
– Ne işiymiş o abicim? Hele bir söyle.
– Şans işte. Taa buralara kadar geldik, karşımıza sen çıktın. Ne yaparsın denize düşen yılana sarılırmış.
– Hah abicim bizi yılana da benzettin ya tam oldu şimdi.
– Yok canım sen üstüne alınma. Lafın gelişi işte, öylesine söyleyiverdim. Neden sabıkalıydın sen?
– Kötü bir şey yapmadım valla, zenginden alıp zengine satıyordum.
– Uyuşturucu falan mı dağıtıyordun yoksa?
– Yok abi allah yazdıysa bozsun hırs…
– Hırsızlık?
– Ama namusumla abi. Bu güne kadar hiç fakir birine, kadına, çoluğa çocuğa zararım olmadı. Genelde zenginlerin evine girerim. Benim hayat hikâyemi bırak da sen şu işi anlat abi, bakalım bir şeyler yapabiliyor muyuz?
– Valla bu çok büyük bir tesadüf oldu.
– Nasıl yani?
– Eve gireceğiz…
– Git gir abi ev mi yok. Yalnız kooperatif eviyse on seneden önce bitmez uyandırayım.
– Ne şimdi bu şaka mı?
– Ben çok gerildim de abi biraz ortamı yumuşatayım dedim. Ne zaman hırsızım desem suçluymuşum gibi hissediyorum.
– Bak şimdi ciddi ciddi anlatıyorum. Dur, dur. Bak madem birlikte iş yapacağız önce bir tanışalım. Benim adım İsmail, seninki ne?
– Rıfat abi. Ayıptır söylemesi, ince işlerden biraz anlarım diye arkadaşlar elektronik Rıfat der.
– Güzel. Bak şimdi Rıfat kardeşim. Çok büyük bir iş var ve ben bir adamla bu iş için anlaştım. Yaklaşık ikibuçuk saattir bu adamı bekliyorum ama ne gelen var ne giden. Ve yarın akşama kadar bu işin bitmesi lazım.
– Abi yalnız şimdiden söyleyeyim ben hacamat olaylarına gelemem, o işin cezası ağır olur.
– Yok öyle bir şeyi ben de istemem. Bak Rıfat sana ne kadar güvenebileceğimi bilmiyorum.
– Şimdi ayıp ettin işte abi.
– Dur lafımı kesme dinle, bak bu çok büyük bir iş.
– İyi para var mı abi bu işte?
– Sen bu işi bitir ben sana helalinden bir yirmi milyar veririm, bize de neredeyse o kadar bir şey kalıyor işte, anlaştık mı?
– Yapma ya! Anlaştık valla, şansa bak yaa…
– Bu biraz sana bağlı, daha doğrusu yeteneğine bakar, işi yap paranı al.
– Bu iş ne zaman demiştin?
– Önümüzde bu gece ve yarın var. Çünkü gireceğimiz yerin sahibi pazartesi sabahı tatilden dönüyor. Burası iki katlı, bahçe içinde duvarla çevrili, iyi korunan, alarmlı malarmlı bir yer. Güya buraya gelecek hergeleyle bu gece için anlaşmıştık ama ortadan kayboldu. Cep telefonu da cevap vermiyor.
– Öbür cebi aradın mı
– Evet… Aaa! İki tane cep telefonu olduğunu sen nereden biliyorsun?
– Eee! Abi mesleğin inceliği bu. Bu işi yapıp da iki telefon kullanmayan var mı?
– Nasıl yani? Bütün hırsızlarda iki tane cep telefonu olur diye bir kural mı var?
– Var tabii abicim, var ama mecburiyetten. Bu devirde erketeye yatacak adam için malı mülkü nereden bulacaksın da bir de ikiye böleceksin. Zaten artık her şey yazılı çizili hep bankada fon, hisse, dolar hesabı falan.
– İyi güzel de bütün bunların iki tane cep telefonuyla ne alakası var? Pek anlamadım.
– Şöyle izah edeyim abicim; önce kaliteli bir bulaşık eldiveni alırsın.
– Bulaşık eldiveni mi?
– Evet abicim bulaşık eldivenini alırsın, bileklerine denk gelen yerinden geniş bir bant halinde keser, bu kalın lastik şeridi yanına alırsın. Şimdi geliyoruz çift cep kısmına önce iki cep telefonunun da zillerini sessiz konuma alırsın. Sonra birinden diğerini ararsın. Aranan telefonu açıp kulağına dayarsın, demin kestiğin lastiği de başına takıp telefonun üstünden geçirirsin. Artık çek elini, telefon kulağında dursun, eller serbest. Birinci telefonu da nereden birisinin geleceğini düşünüyorsan o tarafa bir yerlere zulala, al sana canlı bağlantı, sen evde çalışırken bahçede kapıda ne oluyor haberin olsun.
– Vay be çok iyi bir fikirmiş.
– Bu daha ne ki abi. Biz de ne numaralar var duysan aklın şaşar. Hele paralı yoldaki gişelerin oralarda sotaya yatıp şehir dışına çıkanların plakasına bakarak internetteki kayıtlardan hazır boş ev adresi tespit etmesi var ki, bambaşka derin bir mevzudur.
– Ya Rıfat sen de boş adam değilmişsin be.
– “Ainesi iştir kişinin, lafa bakılmaz.” diye bir söz vardır. Sen beni bir de iş üstünde gör bakalım o zaman ne diyeceksin? Neyse abicim madem fazla zamanımız yok diyorsun senin işi en ince ayrıntısına kadar bir anlat bakalım. Ne iş yaparsın, nesin necisin?
– Ah be Rıfat kardeşim. Neresinden başlayayım? Çok uzun mesele… Ben müzayede düzenleyen bir firmada eksperlik yapıyorum, bu güne kadar alnımın teriyle çalışıp durdum ama hep başkaları zengin oldu.
Bir gün birini sevdim ailesi benden pek hazzetmedi para meselesi tabii. Ev yok, araba yok onların yerinde ben olsam, ben de hazzetmezdim belki. Neyse işte bu hep böyle mi devam edecek bir şeyler yapmak lazım diye diye yıllar geçti, hep bir fırsat bekledim.
Dört ay kadar önceydi telefonla adamın biri aradı, evindeki iki tabloyu incelememizi istedi. Eğer kıymetli bir şeylerse müzayedeye girip tabloları satmak istiyordu.
Şirket de beni görevlendirdi. Eve gittim tablolara baktım, biri gerçek biri taklitti. O anda kafamda bir şimşek çaktı, gerçek olan tablo için de sahte diyecektim. Bu hayatımın fırsatı olabilirdi.
Adama tabloların çok başarılı taklitler olduğunu söyledim. Söyledim ama hemen gidip gerçek olanının taklidini yaptırdım. Arada sırada da bir bahane bulup adamı yokluyorum; yok “Başka değerli antikanız var mı?”, yok “Kayıtlı bütün müşterilerimize davetiye gönderiyoruz, haftaya salı buradaysanız müzayedemize davetlisiniz.” vesaire. Tabii maksat adam evde mi, değil mi onu öğrenmek. Ben hep hazır vaziyette bekliyorum senin anlayacağın.
İki hafta önce yine bir bahaneyle aradığımda onbeş günlüğüne Bodrum’a kızının yanına gideceğini söylemişti. İşte ben de o günden beri evi gözetleyip duruyordum; nereden girilir, nasıl girilir? Baktım ki pek benim altından kalkabileceğim gibi değil, çok zor da olsa araya taraya buldum birini.
Bulduğum adamı razı etmek için de “Eski sevgilimin evinden bana ait bir şeyi almak istiyorum.” dedim. Anlaştık anlaşmasına ama gördüğün gibi herif bizi iyi ekti.
– Bu eve girmek o kadar zor mu ki başkasına ihale ediyorsun abicim, kendin halledemedin mi?
– Valla birincisi ben bu işlerden hiç anlamam, ikincisi anlasam da yapamam. Demin de dediğim gibi çevresinde duvar var, duvarın üstünde teller, alarmlar. Kapıda şifreli dijital kilitler, camlarda alarma bağlı kollar vesaire. Benim yapmam imkânsız olmasa başkalarını aramam ama artık senin gibi bir ortağım var. İnşallah beraber biz bu işi halledeceğiz, bu da üç. Ne diyorsun?
– Allah utandırmasın abi, inşallah bunu da hallederiz. Şimdi sen bana adresi ver, ben bir evin etrafını kolaçan edip rapor çıkartayım. Bende alarm ve şifreler için laptop bilgisayar, ince işler için alet edevat var ama her işin ayrı bir özelliği olur. Bakarsın beklemediğimiz bir şey çıkar, belli mi olur. İyice bir incelemem lazım, son dakikada mahcup olmayalım sonra.
– İyi, al bak buraya adresi yazıyorum. Yarın öğlen tam onikide yine burada buluşalım. Ben arabayla gelirim, taklit tabloyu da yanımda getiririm. Hava kararınca da birlikte gideriz. Al bunlar da avans olarak yanında bulunsun. Kısmet sanaymış.
– Sağol abi.
– Hele sen şu işi bir hallet, ondan sonra gör bakalım para neymiş.
– İnşallah abi, inşallah.
– Tamam, haydi bakalım. Yarın onikide burada, unutma.
– Ayıpsın abi, unutur muyum hiç.
……………….
– Recep. Gel, gel gitti.
– Geldim İsmail abi. Gittiğinden iyice emin olmadan gelmek istemedim.
– Yok yok gideli on-onbeş dakikadan fazla oldu, ben de seni bekliyordum. Kalk gel yavaş yavaş yürüyelim, bir yandan da konuşuruz.
– Nasıl abi, bizimki numarayı yuttu mu?
– Valla baştan biraz çekindim, sonra baktım ki bu yolun yolcusu aynen daha önce sana anlattığım gibi oynadım. Önce “birader”, “kardeş”, “ne iş?” falan diye konuşan bitirim, iş güç, para mevzularından sonra abicim aşağı abicim yukarı. Haa adamın hakkını yemeyelim bir numaralar anlattı aklın durur. Tabii seni de unutmamak lazım. Gerçekten bu kadar uğraşmana değmiş, tam adamını bulmuşsun. Bir dakikada kaynaştık hemen işin üstüne atladı.
– Hadi ya… Siz de bayağı muhabbeti sardırmışsınız.
– Eh, biraz öyle oldu ama bakalım sonu ne olacak?
– İsmail abi be, diyorum ki keşke baştan her şeyi anlatsaydık.
– Ya Recep deli misin? Kurda kuzu teslim edilir mi?
– Adam iyi diyorsun, ne olacak ki?
– Oğlum ne deseydim adama? “Aslında sahtesini koyup gerçeğini almayacaksın, gerçeğini koyup sahtesini alacaksın” mı? Yoksa “Ben sana bizim şirketten çaldığım gerçek tabloyu vereyim, sen de git ülkedeki tek sahtesiyle yer değiştir. Sonradan, adamın sahte bildiği gerçek tabloyu elinden almak kolay nasıl olsa. İşte benim esas planım bu.” mu deseydim?
– İsmail abi ya, hadi biz bu işi yapıp sahte tablonun yerine gerçeğini koyacağız, şirket de daha önceden gerçeğini onayladığı için hiç şüphelenmeden bu salağın getirdiği sahtesini gerçek diye müzayedede birine satacak. Peki bizim adam gerçeğinin bir trilyon olduğunu gazetelerden öğrenmeyecek mi?
– İsmail abin her şeyi ayarladı Recep kardeşim. Bu iş biter bitmez bizimkini saklanmak amacıyla güneyde bir iki haftalığına dünyadan uzak bir tatile götürdüm mü o da hallolacak. Sırf bu iş için bütün yaz bürodan çıkmadım, izin yapmadım. Pazartesi de yirmi günlük izne çıkıyorum biliyorsun.
– Ya bu adam bir şekilde sonradan uyanıp da, daha çok para istemek için “İhbar ederim.” diye bizi tehdit etmeye falan kalkmasın?
– Kendisinin de en baştan bu işin içinde olduğunu ispat edebilmek için bütün konuşmaları teybe kaydettik ya. Ya iyi hatırlattın bak, dur şu teybi kapatayım…
– Yok be abi, bir aydır herifi izliyorum.
– Gelecek mi, emin misin?
– Adım gibi eminim abi… Her akşam sekiz dokuz oldu mu hiç aksatmaz buraya gelip içmeye başlar. Mekânı burası. Nah, tam bu banka gelip oturacak…
– Ulan bir de herif işe uyanıp da…
– Abi sen de amma pimpirikliymişsin ha! Sen aynen konuştuğumuz gibi şöyle kendine iyi bir hava ver, gerisi kendiliğinden gelir…
– Nasıl lan, şöyle bir iki adım açıl bir bak bakalım öyle dertli düşünceli biri gibi duruyor muyum?
– Süper abi. Yalnız sen yine de gizli bir işler çeviriyormuş gibi yapıp gizemli havanı da bozma. Amanın diyorum geliyor abi, hiç çaktırma. Çabuk bana çakmağını ver ateş istemişim gibi yapayım bari.
– Ulan sen de artistliğe amma meraklıymışsın be!
– Abi teybi unutma.
– Aaa! Denemek için demin basmıştım heyecandan unuttum…
– Olsun abi hiç elleme devam etsin, üç saat çeker o kendi kendine. Çaktırma geliyor, ben uzuyorum sana iyi şanslar…
………………….
– Hayırlı akşamlar birader. Bakıyorum da bizim mekânı kapatmışsın…
– Efendim?
– Bizim mekânı kapatmışsın diyorum… Oturabilir miyim?
– Buyur, buyur gel. Demek senin mekân ha?
– Babamızın malı değil elbet, ama ben hep buraya takılırım, alışkanlık işte. Gördüğün gibi kandili de burada yakıyoruz.
– Kandil mi yakıyorsun?
– Ateşliyorum diyorum, ateşliyorum.
– Kusura bakma valla anlamadım.
– İçiyorum, poşette bira var diyorum.
– Haa öyle desene, iyi iyi iç sen keyfine bak. Ben de birini bekliyorum, birazdan kalkarım zaten.
– Kahvede içsen olmuyor, meyhane, restoran pahalı.
– Birahane?
– Birahane bize gelmez
– Niye ki
– Niyesini boş ver işte… Sahiden diyorum, istiyorsan al bir tane vereyim.
– Yok, yok sağol.
– Yeşilaycı mısın yoksa?
– Yoo pek havamda değilim de ondan. Yoksa ben de içerim ara sıra.
– O zaman al bir tane… İç, iç benden. Misafirimiz sayılırsın şurada.
– Yok sağol valla içmeyeyim, Zaten bugün hiç içmemem lazım.
– Allah allah, o niye o? Hasta falan mısın yoksa?
– Yok canım ne hastası.
– E! Niye bugün içemem dedin o zaman?
– Ne bileyim işte öyle.
– Yoksa karı kız davası falan mı? Ama öyle olsa daha beter, insan içmeden duramaz.
– Ahh! Ah! Keşke karı kız davası olsa.
– İyice meraklandım şimdi.
– Meraklanacak bir şey yok.
– Ne yoku. Bak sen böyle yaptıkça daha da meraklandım şimdi.
– Canım anlatılacak şey var, anlatılmayacak şey var. Hem ben “Sen niye birahaneye gidemiyorsun? İlle de söyle.” diye ısrar ediyor muyum?
– Aaa, bak şimdi olmadı… Sor… Sor hadi… Sorsana.
– Yok canım, niye sorayım. Söylemek istesen en baştan söylerdin zaten.
– Bak söylüyorum o zaman; birahane bize gelmez, gelmez çünkü, çünküüü… Birahaneye borcum var!
– Ben de yedim.
– Hah hah ha… Valla sıkı bir kardeşimizmişsin sen. Sevdim seni. Ne oldu birden ayağa kalktın?
– Birini bekliyorum dedim ya, ona benzettim.
– Geldiğimden beri öyle sağı solu dikizliyorsun ama ne gelen var ne giden.
– Yok yok, gelir o gelir. Gelmek zorunda… Gelmeli.
– Allah allah! Birader sen beni meraktan öldüreceksin her halde. Senin bir derdin var ama dur bakalım.
– Ya yok benim derdim merdim… Söz vermişti…. Ver bakalım demin ikram ettiğin şu birayı…
– Haydaaa! Al, al iç. Yarasın belki iyi gelir.
– Ohhh! İyi geldi valla, kesene bereket.
– Bir biranın lafı mı olur, afiyet olsun. İstersen bir tane daha veririm.
– Yok yok, içmemeliyim.
– Sen de başka bir âlemsin be birader. İçmem diyorsun, elimizden alıp bir dikişte içiyorsun. İç diyoruz, içmemeliyim diyorsun.
– Ben içmeyeyim de kim içsin? Ama içmemeliyim.
– Dur! Dur! Dur! Yoksa sen alkoliktin de içkiyi mi bıraktın?
– Ah! Ah! Keşke öyle olsa. Kırar şişeyi, çekerim tövbeyi. Bir daha da elimi sürmem.
– E! O değil bu değil. Ne o zaman kardeşim senin derdin? Bak, ne demişler?
– Biliyorum, biliyorum. Derdini söylemeyen hesabı… Ama benim derdimin çaresi yok ki söyleyeyim.
– Ya sen söyle bir, belki yaparız bir şeyler.
– Şu saati görüyor musun şu saati?
– Evet.
– Bak nasıl da su gibi akıp gidiyor zaman.
– Ohoo! Abicim sen şair olmuşsun be.
– Oldum tabii, bak kaç saattir bekliyorum adam yok ortada. Korktu. Ben de olsam, ben de gelmem.
– Korkulacak durum ne abi? İşler karıştı, bende de kafa iyice gitti, gel abicim sen efendi efendi anlat şu meseleyi. Meraktan çatlayacağım valla. Nah bak yeminlen; sana rakılı mezeli sofra kurmazsam yuh olsun bana.
– Ya! Anlat, anlat diyorsun da… Ben iyice işkillendim şimdi.
– Niye ki?
– Çıkar bakayım cüzdanını.
– Niye ki?
– Niye ki? Niye ki? Ne niye ki? Çıkar cüzdanını.
– Buyur abicim al sana cüzdan, bak işte bu kadar param var. Niye ki?
– Paranı ne yapayım ben? Bana kimlik, sigorta kartı, resimler falan lazım sakın niye ki deme.
– Al işte abicim sana kafa kâğıdı.
– Polis filan değilsin yani.
– Aaahh… Amma yaptın be abi. Hiç güleceğim yoktu. Ben polis, ben?
– Eee! Belli olmaz bu işler. Ben burada otururken yanıma geldin, muhabbet açtın, içki ikram ettin. Bir saattir de anlat bakalım deyip duruyorsun, şüphelendim.
– İyi de abi, sen polisten niye tırsıyorsun ki? Yoksa kötü bir şey mi yaptın?
– Orasını hiç sorma, yapmadım ama yakında yapacağım. Bira da birden kötü çarptı haa…
– Bak sana öyle bir şey söyleyeceğim ki sen de bana senin olayı anlatacaksın. Anlaştık mı?
– Şimdiden bilemem, sen anlat bakalım bir önce.
– Birahane bize gelmez dedim ya. Niye biliyor musun? Ne zaman birahaneye gitsem, bir sivil gelip beni ha şimdi aldı ha alacak diye huzurum kaçıyor.
– Niye ki? Tüh, ikide bir diye diye benim ağzımı da alıştırdın.
– Niyesi var mı abicim eski sabıkalıyım. Polisler en çok birahanelerden adam toplar. Beş on tane içinden biri mutlaka yemiştir bir nane, hemen gider soluğu birahanede alır. E! polis de bunu bilir tabii ki… Şimdi sıra sen de bakalım…
– Bak şimdi bu çok acayip bir tesadüf oldu doğrusu, belki de benim işte yardımı dokunacak birilerini tanıyorsundur.
– Ne işiymiş o abicim? Hele bir söyle.
– Şans işte. Taa buralara kadar geldik, karşımıza sen çıktın. Ne yaparsın denize düşen yılana sarılırmış.
– Hah abicim bizi yılana da benzettin ya tam oldu şimdi.
– Yok canım sen üstüne alınma. Lafın gelişi işte, öylesine söyleyiverdim. Neden sabıkalıydın sen?
– Kötü bir şey yapmadım valla, zenginden alıp zengine satıyordum.
– Uyuşturucu falan mı dağıtıyordun yoksa?
– Yok abi allah yazdıysa bozsun hırs…
– Hırsızlık?
– Ama namusumla abi. Bu güne kadar hiç fakir birine, kadına, çoluğa çocuğa zararım olmadı. Genelde zenginlerin evine girerim. Benim hayat hikâyemi bırak da sen şu işi anlat abi, bakalım bir şeyler yapabiliyor muyuz?
– Valla bu çok büyük bir tesadüf oldu.
– Nasıl yani?
– Eve gireceğiz…
– Git gir abi ev mi yok. Yalnız kooperatif eviyse on seneden önce bitmez uyandırayım.
– Ne şimdi bu şaka mı?
– Ben çok gerildim de abi biraz ortamı yumuşatayım dedim. Ne zaman hırsızım desem suçluymuşum gibi hissediyorum.
– Bak şimdi ciddi ciddi anlatıyorum. Dur, dur. Bak madem birlikte iş yapacağız önce bir tanışalım. Benim adım İsmail, seninki ne?
– Rıfat abi. Ayıptır söylemesi, ince işlerden biraz anlarım diye arkadaşlar elektronik Rıfat der.
– Güzel. Bak şimdi Rıfat kardeşim. Çok büyük bir iş var ve ben bir adamla bu iş için anlaştım. Yaklaşık ikibuçuk saattir bu adamı bekliyorum ama ne gelen var ne giden. Ve yarın akşama kadar bu işin bitmesi lazım.
– Abi yalnız şimdiden söyleyeyim ben hacamat olaylarına gelemem, o işin cezası ağır olur.
– Yok öyle bir şeyi ben de istemem. Bak Rıfat sana ne kadar güvenebileceğimi bilmiyorum.
– Şimdi ayıp ettin işte abi.
– Dur lafımı kesme dinle, bak bu çok büyük bir iş.
– İyi para var mı abi bu işte?
– Sen bu işi bitir ben sana helalinden bir yirmi milyar veririm, bize de neredeyse o kadar bir şey kalıyor işte, anlaştık mı?
– Yapma ya! Anlaştık valla, şansa bak yaa…
– Bu biraz sana bağlı, daha doğrusu yeteneğine bakar, işi yap paranı al.
– Bu iş ne zaman demiştin?
– Önümüzde bu gece ve yarın var. Çünkü gireceğimiz yerin sahibi pazartesi sabahı tatilden dönüyor. Burası iki katlı, bahçe içinde duvarla çevrili, iyi korunan, alarmlı malarmlı bir yer. Güya buraya gelecek hergeleyle bu gece için anlaşmıştık ama ortadan kayboldu. Cep telefonu da cevap vermiyor.
– Öbür cebi aradın mı
– Evet… Aaa! İki tane cep telefonu olduğunu sen nereden biliyorsun?
– Eee! Abi mesleğin inceliği bu. Bu işi yapıp da iki telefon kullanmayan var mı?
– Nasıl yani? Bütün hırsızlarda iki tane cep telefonu olur diye bir kural mı var?
– Var tabii abicim, var ama mecburiyetten. Bu devirde erketeye yatacak adam için malı mülkü nereden bulacaksın da bir de ikiye böleceksin. Zaten artık her şey yazılı çizili hep bankada fon, hisse, dolar hesabı falan.
– İyi güzel de bütün bunların iki tane cep telefonuyla ne alakası var? Pek anlamadım.
– Şöyle izah edeyim abicim; önce kaliteli bir bulaşık eldiveni alırsın.
– Bulaşık eldiveni mi?
– Evet abicim bulaşık eldivenini alırsın, bileklerine denk gelen yerinden geniş bir bant halinde keser, bu kalın lastik şeridi yanına alırsın. Şimdi geliyoruz çift cep kısmına önce iki cep telefonunun da zillerini sessiz konuma alırsın. Sonra birinden diğerini ararsın. Aranan telefonu açıp kulağına dayarsın, demin kestiğin lastiği de başına takıp telefonun üstünden geçirirsin. Artık çek elini, telefon kulağında dursun, eller serbest. Birinci telefonu da nereden birisinin geleceğini düşünüyorsan o tarafa bir yerlere zulala, al sana canlı bağlantı, sen evde çalışırken bahçede kapıda ne oluyor haberin olsun.
– Vay be çok iyi bir fikirmiş.
– Bu daha ne ki abi. Biz de ne numaralar var duysan aklın şaşar. Hele paralı yoldaki gişelerin oralarda sotaya yatıp şehir dışına çıkanların plakasına bakarak internetteki kayıtlardan hazır boş ev adresi tespit etmesi var ki, bambaşka derin bir mevzudur.
– Ya Rıfat sen de boş adam değilmişsin be.
– “Ainesi iştir kişinin, lafa bakılmaz.” diye bir söz vardır. Sen beni bir de iş üstünde gör bakalım o zaman ne diyeceksin? Neyse abicim madem fazla zamanımız yok diyorsun senin işi en ince ayrıntısına kadar bir anlat bakalım. Ne iş yaparsın, nesin necisin?
– Ah be Rıfat kardeşim. Neresinden başlayayım? Çok uzun mesele… Ben müzayede düzenleyen bir firmada eksperlik yapıyorum, bu güne kadar alnımın teriyle çalışıp durdum ama hep başkaları zengin oldu.
Bir gün birini sevdim ailesi benden pek hazzetmedi para meselesi tabii. Ev yok, araba yok onların yerinde ben olsam, ben de hazzetmezdim belki. Neyse işte bu hep böyle mi devam edecek bir şeyler yapmak lazım diye diye yıllar geçti, hep bir fırsat bekledim.
Dört ay kadar önceydi telefonla adamın biri aradı, evindeki iki tabloyu incelememizi istedi. Eğer kıymetli bir şeylerse müzayedeye girip tabloları satmak istiyordu.
Şirket de beni görevlendirdi. Eve gittim tablolara baktım, biri gerçek biri taklitti. O anda kafamda bir şimşek çaktı, gerçek olan tablo için de sahte diyecektim. Bu hayatımın fırsatı olabilirdi.
Adama tabloların çok başarılı taklitler olduğunu söyledim. Söyledim ama hemen gidip gerçek olanının taklidini yaptırdım. Arada sırada da bir bahane bulup adamı yokluyorum; yok “Başka değerli antikanız var mı?”, yok “Kayıtlı bütün müşterilerimize davetiye gönderiyoruz, haftaya salı buradaysanız müzayedemize davetlisiniz.” vesaire. Tabii maksat adam evde mi, değil mi onu öğrenmek. Ben hep hazır vaziyette bekliyorum senin anlayacağın.
İki hafta önce yine bir bahaneyle aradığımda onbeş günlüğüne Bodrum’a kızının yanına gideceğini söylemişti. İşte ben de o günden beri evi gözetleyip duruyordum; nereden girilir, nasıl girilir? Baktım ki pek benim altından kalkabileceğim gibi değil, çok zor da olsa araya taraya buldum birini.
Bulduğum adamı razı etmek için de “Eski sevgilimin evinden bana ait bir şeyi almak istiyorum.” dedim. Anlaştık anlaşmasına ama gördüğün gibi herif bizi iyi ekti.
– Bu eve girmek o kadar zor mu ki başkasına ihale ediyorsun abicim, kendin halledemedin mi?
– Valla birincisi ben bu işlerden hiç anlamam, ikincisi anlasam da yapamam. Demin de dediğim gibi çevresinde duvar var, duvarın üstünde teller, alarmlar. Kapıda şifreli dijital kilitler, camlarda alarma bağlı kollar vesaire. Benim yapmam imkânsız olmasa başkalarını aramam ama artık senin gibi bir ortağım var. İnşallah beraber biz bu işi halledeceğiz, bu da üç. Ne diyorsun?
– Allah utandırmasın abi, inşallah bunu da hallederiz. Şimdi sen bana adresi ver, ben bir evin etrafını kolaçan edip rapor çıkartayım. Bende alarm ve şifreler için laptop bilgisayar, ince işler için alet edevat var ama her işin ayrı bir özelliği olur. Bakarsın beklemediğimiz bir şey çıkar, belli mi olur. İyice bir incelemem lazım, son dakikada mahcup olmayalım sonra.
– İyi, al bak buraya adresi yazıyorum. Yarın öğlen tam onikide yine burada buluşalım. Ben arabayla gelirim, taklit tabloyu da yanımda getiririm. Hava kararınca da birlikte gideriz. Al bunlar da avans olarak yanında bulunsun. Kısmet sanaymış.
– Sağol abi.
– Hele sen şu işi bir hallet, ondan sonra gör bakalım para neymiş.
– İnşallah abi, inşallah.
– Tamam, haydi bakalım. Yarın onikide burada, unutma.
– Ayıpsın abi, unutur muyum hiç.
……………….
– Recep. Gel, gel gitti.
– Geldim İsmail abi. Gittiğinden iyice emin olmadan gelmek istemedim.
– Yok yok gideli on-onbeş dakikadan fazla oldu, ben de seni bekliyordum. Kalk gel yavaş yavaş yürüyelim, bir yandan da konuşuruz.
– Nasıl abi, bizimki numarayı yuttu mu?
– Valla baştan biraz çekindim, sonra baktım ki bu yolun yolcusu aynen daha önce sana anlattığım gibi oynadım. Önce “birader”, “kardeş”, “ne iş?” falan diye konuşan bitirim, iş güç, para mevzularından sonra abicim aşağı abicim yukarı. Haa adamın hakkını yemeyelim bir numaralar anlattı aklın durur. Tabii seni de unutmamak lazım. Gerçekten bu kadar uğraşmana değmiş, tam adamını bulmuşsun. Bir dakikada kaynaştık hemen işin üstüne atladı.
– Hadi ya… Siz de bayağı muhabbeti sardırmışsınız.
– Eh, biraz öyle oldu ama bakalım sonu ne olacak?
– İsmail abi be, diyorum ki keşke baştan her şeyi anlatsaydık.
– Ya Recep deli misin? Kurda kuzu teslim edilir mi?
– Adam iyi diyorsun, ne olacak ki?
– Oğlum ne deseydim adama? “Aslında sahtesini koyup gerçeğini almayacaksın, gerçeğini koyup sahtesini alacaksın” mı? Yoksa “Ben sana bizim şirketten çaldığım gerçek tabloyu vereyim, sen de git ülkedeki tek sahtesiyle yer değiştir. Sonradan, adamın sahte bildiği gerçek tabloyu elinden almak kolay nasıl olsa. İşte benim esas planım bu.” mu deseydim?
– İsmail abi ya, hadi biz bu işi yapıp sahte tablonun yerine gerçeğini koyacağız, şirket de daha önceden gerçeğini onayladığı için hiç şüphelenmeden bu salağın getirdiği sahtesini gerçek diye müzayedede birine satacak. Peki bizim adam gerçeğinin bir trilyon olduğunu gazetelerden öğrenmeyecek mi?
– İsmail abin her şeyi ayarladı Recep kardeşim. Bu iş biter bitmez bizimkini saklanmak amacıyla güneyde bir iki haftalığına dünyadan uzak bir tatile götürdüm mü o da hallolacak. Sırf bu iş için bütün yaz bürodan çıkmadım, izin yapmadım. Pazartesi de yirmi günlük izne çıkıyorum biliyorsun.
– Ya bu adam bir şekilde sonradan uyanıp da, daha çok para istemek için “İhbar ederim.” diye bizi tehdit etmeye falan kalkmasın?
– Kendisinin de en baştan bu işin içinde olduğunu ispat edebilmek için bütün konuşmaları teybe kaydettik ya. Ya iyi hatırlattın bak, dur şu teybi kapatayım…
Buluşma
Gecekondu semtindeki, “apartman demeye bin şahit isteyen” evimizde, kalkıp kahvaltı edeli çok olmuştu. Banyo kapısının önündeki, yer yer yaldızları dökülmüş ucuz aynada ıslık çalarak traş olurken, sıradan bir gün olmadığını, ruhumun her haliyle belli ediyor olacaktım ki annem, “Ne o bugün çok neşeliyiz, anlayalım?” diye takıldı.
Evet, çok neşeliydim ve bunu hiç bir şey bozamazdı. Çünkü bugün “olgun bir hanım”la randevum vardı. Her ne kadar iki haftadır, bu hanımı şahsen tanıma şerefine nail olamasam da, anlatılanlardan çıkardığım kadarı ile belki bugün şeytanın bacağını kırabilecektim…
Birden, dudaklarımdaki ıslık, yaralı bir kuşun ilk uçuş denemesindeki gibi, traş kabındaki köpükleri sönük suya düşüverdi…
Belki mi? Evet, durum yine ‘belki’ydi… Beni umutsuzluğa iterek, neşemin, sobalı odanın açılan kapısından bir anda kaçan sıcaklık gibi, kaçmasını sağlayan, işte bu ‘belki’ydi…
Ümitsizliğe kapılıp telaşlandım, ama aynada gördüğüm yeni traş olmuş yakışıklı yüz sayesinde tekrar cesaretimi topladım. Bir tek “Şu buluşma gerçekleşsin yeter” di.
Kendisini hiç görmediğim hanım, beni daha önceden nasıl olup da görmeyi beceremediğine için için yanacak, bin bir pişmanlık duygusuyla utanıp sıkılarak beraberliğimizi uzatabilmek için bir şeyler daha içip, içemeyeceğimizi soracaktı. Yeter ki şu buluşma gerçekleşip de beni bir kez görmesi mümkün olsun…
Hiç âdetim olmamasına rağmen yine de olasılıkları düşünerek, bilmemne marka çamaşır tozundan iki kutu alana, parasız verildiği için, annemin bakkal bakkal arayıp, zor bulduğu “Mersi” parfümünden de sürerek, hazırlığıma son noktayı koymuştum…
“İki dirhem, bir çekirdek” denilen durum, bundan öte bir şeyi ifade ediyor olamazdı, kendime güvenle yola çıktım… Epeyce bir yürüdükten sonra, gelecek otobüsü beklemek üzere durakta yerimi aldım. Belki elli yıldır elden geçmeyen, Haliç boyunca uzanan, kaderine terkedilmiş, yamuk yumuk taşlarla döşeli yolda, düşe kalka ilerlemeye başladık.
Yarım saatte ancak Eyüp Sultan’a vardığımızda anladım ki, bu şekilde gidersek yetişmem mümkün değil. Yavedut’a geldiğimizde, dilenci vapuru gibi, her durakta bekleyen, eski kamyon bozması otobüsten kendimi aşağıya zor attım.
Hemen bir taksiye atlayarak, yarım kalan yolu tamamlamak üzere “Gülhane’ye çek abi” dedim. Tabii bir kez işler ters gitmeye görsün. Ben, “Bu sıcakta da camları niye sonuna kadar kaparlar bilmem ki” diye düşünerek elimi atınca, elimde kalan kapı kolunu yerine oturtmaya çalışırken arabayı bir polis durdurdu.
“Niye yolu tıkıyorsun kardeşim geçsene.”
“Gideceğim de memur bey… Yani… Şimdi…”
“Hadisene kardeşim… Bak yine iyi günüme denk geldin…”
“Tamam abi…”
“Tamam da, ne? Yürü…”
“Bir dakika”
Şoförle trafik memurunun tartışmasındaki gerilim gittikçe artıyor, beklemekten ve gecikme ihtimalim yüzünden sinirlerim gittikçe yıpranıyordu. Fakat bu duruma rağmen şoför, araba heveslisi çocukların yaptığı gibi, iki eliyle kavradığı direksiyonu olduğu yerde, hayali bir yarıştaymışçasına, hiç bir amaca hizmet etmeksizin, sağa sola hızla çevirip duruyordu.
Bu durumu dışarıdan izleyen polis de görmüş olacak ki, ara sıra, geçen trafiğe eliyle, koluyla talimatlar yağdırmayı bırakıp, şoföre hiddetle bağırdı “Yürüsene be kardeşim!” Umduğumun aksine bizim şoför, daha da baskın çıkıp, açık camdan, elindeki direksiyonu polisin eline verdi ve kestirip attı “Kolaysa sen yürü”…
Hayatım boyunca, lastiği patlayan, motoru bozulan, hatta aksı kesen arabaya dahi denk gelmiştim ama, direksiyonu çıkanına ilk kez rastlıyordum…
Derhal indim ve başka bir araca binerek, milimi milimine, Gülhane’de beni sabırsızlıkla bekleyen arkadaşımın yanına vardım.
“Gelmeyeceksin sandım.”
“Olur mu hiç öyle şey, bilmiyor musun beni? Gelemeyeceğimi haber vermek için bile olsa, gelirim… Neyse, sen onu bunu bırak da, kızlar nerede?”
“E, daha erken.”
“Hani ‘iki’ demiştin?”
“İki dedim ama biz buluşuruz diye dedim. Kızlar saat üç gibi gelecek. Hem kızların yanında ayı gibi, haldır huldur yemek yiyecek değiliz ya, onlar gelmeden, önden bir şeyler atıştırırız, onlarla da hep beraber bir şeyler içeriz diye düşündüm…”
“İyi o zaman.”
“ ‘İyi o zaman’ da, bende beş kuruş para yok, sırf sana söz verdim diye geldim, otobüs parasını bile zor denkleştirdim valla”
“Daha iki saat önce haftalık almadın mı sen?”
“Aldım da, geçen haftadan kesintim vardı, avans.”
Bu sıkıntılı havayı dağıtıp normale dönmek için, “Ne yapalım, boş ver” dedim.
Evrensel boyutlarda nam salan birçok şair ve yazarın, eserlerini buradaki manzaradan etkilenerek yazdığını düşünecek olursak, İstanbul’un en güzel yerinde, bulunuyorduk…
O anki duygularımla benim bunları görmem, her ne kadar mümkün olmasa da, bir iki saat sonra yaşayacağımız güzellikleri düşünerek hayallere dalmış, boş gözlerle, boğaza doğru yol alan gemilerin ardına takılmış martılara bakıyordum…
Ortaokul ve lise yıllarında, birçok kız, gerek teneffüslerde, gerekse okul yolunda yanıma yaklaşarak, gizlice, kırmızı tükenmez kalemlerle, benim terli avuçlarımın içine de, o hoş kokulu, minik notlardan sıkıştırmışlardı.
Mutlaka isimlerin baş harfleri yazılan ve ortasına bir ok saplanmış, oldukça düzgün elyazılarıyla yazılan bu mektupların sahipleri, her ne kadar gönlümü çelmeyi becermişlerse de, o masum tavırların yerine doğanın emrettiği azgın duygularımdan pek bihaberdiler… Okul yıllarındaki çocukluk artık geride kalmış, fiziğimize de iyice bir, genç adam havası yerleşmişti…
O yılları yaşayan herkesin bildiği gibi, artık benim hayallerimi de, pembe sözcüklerle oyunlar yaparak, peşinden koşacağım kızlar değil, gerçek duygular yaşatabilecek olgun bayanlar süslüyordu… Bu maceralara pek meraklı olan arkadaşım Erhan’la, en az iki yıldır, kardeş kadar yakındık.
Erhan başından geçenleri anlattıkça, kudurmuş derelerin, yataklarına sığmadığı gibi, kanım damarlarıma sığmaz içim bir tuhaf olurdu. Ne hikmetse, onun yaşadığı maceralara ortak olmayı hep, ya bir otobüse binme payıyla, ya bir tatil günüyle, ya da –şimdi, şimdi emin olduğum- onun yanlış anlamalarıyla kaçırırdım…
Kızlar da gelirse, paranın mühim olmadığını görsünler diye, neredeyse “Ramazan sofrası” kadar görkemli kurulmuş masada, eline geçirdiğini ağzına tıkan Erhan’a sordum…
“Ya, şu benim için ayarladığın kız, gerçekten kel mi?”
“Bir tek tel yokmuş kafasında”
“Böylesini de ne gördüm ne işittim”
“Sana ne canım saçından, nikâhına almayacaksın ya, altı üstü, bir gece… Takma kafana”
“Yok, hani, insan ilk kez olacağını düşününce…”
“Başında öyle bir peruk var ki, görsen inanamazsın. Aslında ben de bazen inanamıyorum. Acaba diyorum, bizim kız, ben arkadaşına asılmayayım diye mi uyduruyor, şunun saçlarını tutup bir çekeyim, ama olacak iş değil.”
“Nasıl bari yüzü güzel mi?”
“Eh, pek fena sayılmaz, artist gibi değil ama yine de güzel sayılır”
Erhan’ın bu sözleri yüreğime su serpiyor ve kendi kendime “Hiç olmazsa yüzü güzelmiş.” diye düşünüyorum…
Erhan, hemen hemen hiç acele etmeden, masayı silip süpürüyor, çaylar geliyor, kolalar gidiyor, hesap kabarıyor. Ben ise sadece hayal kurarak, yolun ucundan görünen kızlara bakıp, içlerinden kızıl saçlı olmayanları hemencecik eliyorum…
Bazen çok beğendiğim bir sarışına, anında orada gönlümü kaptırıyorum, sonra benim payıma düşen ‘kel’i aklıma getirip kaçmayı bile düşünüyorum… Fakat kız gözden kaybolunca hayallerim dağılıyor, daha da bir bilenip inatla beklemeyi sürdürüyorum…
Derken saatler ilerliyor neredeyse akşamüstü olacak.
Ümitsizce “Erhan, senin kızlar bizi ekti, bu sefer de gelmeyecekler.” diyorum.
“Vardır bir şey, yoksa mümkün değil.” diyor.
“Telefonları falan yok mu bunların, ara bir, sor?”
“Var da dükkânda.”
“Kızın telefonunun dükkânda ne işi var? ” diyorum.
“Sen de ne çabuk unutuyorsun, telefonda tanışıp buluştum dedim ya, geçen hafta.”
“İyi de, insan yatıp kalktığı kızın telefonunu, almaz mı yanına?”
“Ne bileyim işte, not alırken yazıverdim oraya bir yere.”
“Allahtan iş yeri yakın, kalk hemen çıkalım şuradan Sultanahmet’e”
Hararetle yokuşları tırmanıp, Erhan’ın iş yerine vardık. Hemen giriş kapısının karşısındaki çay ocağı boş. Bu yüzden hanın odacısı alkolik Ragıp’tan Erhan’ın patronu Levent Bey, yukarıda mı, değil mi öğrenemeyeceğiz. Bir cesaret çıktık yukarı, artık geri dönmek olmaz. Erhan gayet pişkin, “Merhaba Levent abi, bir şey unutmuşum da, onu almaya geldik” diyerek bana dönüyor, “Hani dondurma alır, biraz da Levent abi’yle laflarız demiştin, sen gidip gelinceye kadar ben de işimi hallederim” diyor.
Ben hemen mevzuyu anlayıp, doğru bakkala, dondurma almaya gidiyorum. Sıcaktan eriyen dondurmaları yetiştirmek için, dönerken koşa koşa geliyorum. Biraz dinlenip nefes alırım diye, asansöre binip düğmeye basıyorum. Ortada bir yerde asansör zınk diye duruyor. Elimdeki üç külahla zar-zor asansördeki imdat ziline basıyorum. Seslerden anladığım kadarıyla biri geliyor…
“Merak edilecek bir şey yok, elektrikler gitti, şimdi Ragıp’ı bulurlar çeker seni” diyerek gidiyor, ardından merdiven boşluğunda anlaşılmayan konuşmalar, bir kapı kapanıyor… Durumu haber alan Erhan yakın bir yere gelip “Ragıp kahveye gitmiş bulup geliyorum.” diyor.
Ben artık, bir günde başıma bu kadar şeyin gelmesine dayanamayarak, neredeyse ağlayacağım. Oturup hırsımdan “nasılsa burada kaldık, çıkınca bir daha alırım.” diye, iyice erimek üzere olan üç külah dondurmayı, terli terli yiyorum…
Eve döndüğümde bizimkiler, sinir ve öfkeden burnumdan soluduğumu anlamış olacaklar ki, kuduz köpeğe yaklaşır gibi etrafımda ses çıkarmadan, çekinerek dolaşıyorlar… Bir dahaki sefere mi? Tövbe! Sırma saçlı olsa kaç yazar, değil ki kel bir karı peşinde koşacağım. Kesin kararlıyım, bir daha da Erhan’ın tek lafına inanmam.
Akşam yatarken hiçbir şeyim yoktu, sabah dondurmalar yüzünden su bile içemedim, yine de iyi sayılırım…
Bir de odacı Ragıp’ın, Levent abi’nin kapısında “Güya seninki, bizim keriz için ‘Yemek ısmarlatmak bir şey mi? Üstüne de getirip size dondurma ısmarlatmazsam, bütün han suratıma tükürsün’ diyordu, hani dondurmalar?” demesini duymasaydım…
Evet, çok neşeliydim ve bunu hiç bir şey bozamazdı. Çünkü bugün “olgun bir hanım”la randevum vardı. Her ne kadar iki haftadır, bu hanımı şahsen tanıma şerefine nail olamasam da, anlatılanlardan çıkardığım kadarı ile belki bugün şeytanın bacağını kırabilecektim…
Birden, dudaklarımdaki ıslık, yaralı bir kuşun ilk uçuş denemesindeki gibi, traş kabındaki köpükleri sönük suya düşüverdi…
Belki mi? Evet, durum yine ‘belki’ydi… Beni umutsuzluğa iterek, neşemin, sobalı odanın açılan kapısından bir anda kaçan sıcaklık gibi, kaçmasını sağlayan, işte bu ‘belki’ydi…
Ümitsizliğe kapılıp telaşlandım, ama aynada gördüğüm yeni traş olmuş yakışıklı yüz sayesinde tekrar cesaretimi topladım. Bir tek “Şu buluşma gerçekleşsin yeter” di.
Kendisini hiç görmediğim hanım, beni daha önceden nasıl olup da görmeyi beceremediğine için için yanacak, bin bir pişmanlık duygusuyla utanıp sıkılarak beraberliğimizi uzatabilmek için bir şeyler daha içip, içemeyeceğimizi soracaktı. Yeter ki şu buluşma gerçekleşip de beni bir kez görmesi mümkün olsun…
Hiç âdetim olmamasına rağmen yine de olasılıkları düşünerek, bilmemne marka çamaşır tozundan iki kutu alana, parasız verildiği için, annemin bakkal bakkal arayıp, zor bulduğu “Mersi” parfümünden de sürerek, hazırlığıma son noktayı koymuştum…
“İki dirhem, bir çekirdek” denilen durum, bundan öte bir şeyi ifade ediyor olamazdı, kendime güvenle yola çıktım… Epeyce bir yürüdükten sonra, gelecek otobüsü beklemek üzere durakta yerimi aldım. Belki elli yıldır elden geçmeyen, Haliç boyunca uzanan, kaderine terkedilmiş, yamuk yumuk taşlarla döşeli yolda, düşe kalka ilerlemeye başladık.
Yarım saatte ancak Eyüp Sultan’a vardığımızda anladım ki, bu şekilde gidersek yetişmem mümkün değil. Yavedut’a geldiğimizde, dilenci vapuru gibi, her durakta bekleyen, eski kamyon bozması otobüsten kendimi aşağıya zor attım.
Hemen bir taksiye atlayarak, yarım kalan yolu tamamlamak üzere “Gülhane’ye çek abi” dedim. Tabii bir kez işler ters gitmeye görsün. Ben, “Bu sıcakta da camları niye sonuna kadar kaparlar bilmem ki” diye düşünerek elimi atınca, elimde kalan kapı kolunu yerine oturtmaya çalışırken arabayı bir polis durdurdu.
“Niye yolu tıkıyorsun kardeşim geçsene.”
“Gideceğim de memur bey… Yani… Şimdi…”
“Hadisene kardeşim… Bak yine iyi günüme denk geldin…”
“Tamam abi…”
“Tamam da, ne? Yürü…”
“Bir dakika”
Şoförle trafik memurunun tartışmasındaki gerilim gittikçe artıyor, beklemekten ve gecikme ihtimalim yüzünden sinirlerim gittikçe yıpranıyordu. Fakat bu duruma rağmen şoför, araba heveslisi çocukların yaptığı gibi, iki eliyle kavradığı direksiyonu olduğu yerde, hayali bir yarıştaymışçasına, hiç bir amaca hizmet etmeksizin, sağa sola hızla çevirip duruyordu.
Bu durumu dışarıdan izleyen polis de görmüş olacak ki, ara sıra, geçen trafiğe eliyle, koluyla talimatlar yağdırmayı bırakıp, şoföre hiddetle bağırdı “Yürüsene be kardeşim!” Umduğumun aksine bizim şoför, daha da baskın çıkıp, açık camdan, elindeki direksiyonu polisin eline verdi ve kestirip attı “Kolaysa sen yürü”…
Hayatım boyunca, lastiği patlayan, motoru bozulan, hatta aksı kesen arabaya dahi denk gelmiştim ama, direksiyonu çıkanına ilk kez rastlıyordum…
Derhal indim ve başka bir araca binerek, milimi milimine, Gülhane’de beni sabırsızlıkla bekleyen arkadaşımın yanına vardım.
“Gelmeyeceksin sandım.”
“Olur mu hiç öyle şey, bilmiyor musun beni? Gelemeyeceğimi haber vermek için bile olsa, gelirim… Neyse, sen onu bunu bırak da, kızlar nerede?”
“E, daha erken.”
“Hani ‘iki’ demiştin?”
“İki dedim ama biz buluşuruz diye dedim. Kızlar saat üç gibi gelecek. Hem kızların yanında ayı gibi, haldır huldur yemek yiyecek değiliz ya, onlar gelmeden, önden bir şeyler atıştırırız, onlarla da hep beraber bir şeyler içeriz diye düşündüm…”
“İyi o zaman.”
“ ‘İyi o zaman’ da, bende beş kuruş para yok, sırf sana söz verdim diye geldim, otobüs parasını bile zor denkleştirdim valla”
“Daha iki saat önce haftalık almadın mı sen?”
“Aldım da, geçen haftadan kesintim vardı, avans.”
Bu sıkıntılı havayı dağıtıp normale dönmek için, “Ne yapalım, boş ver” dedim.
Evrensel boyutlarda nam salan birçok şair ve yazarın, eserlerini buradaki manzaradan etkilenerek yazdığını düşünecek olursak, İstanbul’un en güzel yerinde, bulunuyorduk…
O anki duygularımla benim bunları görmem, her ne kadar mümkün olmasa da, bir iki saat sonra yaşayacağımız güzellikleri düşünerek hayallere dalmış, boş gözlerle, boğaza doğru yol alan gemilerin ardına takılmış martılara bakıyordum…
Ortaokul ve lise yıllarında, birçok kız, gerek teneffüslerde, gerekse okul yolunda yanıma yaklaşarak, gizlice, kırmızı tükenmez kalemlerle, benim terli avuçlarımın içine de, o hoş kokulu, minik notlardan sıkıştırmışlardı.
Mutlaka isimlerin baş harfleri yazılan ve ortasına bir ok saplanmış, oldukça düzgün elyazılarıyla yazılan bu mektupların sahipleri, her ne kadar gönlümü çelmeyi becermişlerse de, o masum tavırların yerine doğanın emrettiği azgın duygularımdan pek bihaberdiler… Okul yıllarındaki çocukluk artık geride kalmış, fiziğimize de iyice bir, genç adam havası yerleşmişti…
O yılları yaşayan herkesin bildiği gibi, artık benim hayallerimi de, pembe sözcüklerle oyunlar yaparak, peşinden koşacağım kızlar değil, gerçek duygular yaşatabilecek olgun bayanlar süslüyordu… Bu maceralara pek meraklı olan arkadaşım Erhan’la, en az iki yıldır, kardeş kadar yakındık.
Erhan başından geçenleri anlattıkça, kudurmuş derelerin, yataklarına sığmadığı gibi, kanım damarlarıma sığmaz içim bir tuhaf olurdu. Ne hikmetse, onun yaşadığı maceralara ortak olmayı hep, ya bir otobüse binme payıyla, ya bir tatil günüyle, ya da –şimdi, şimdi emin olduğum- onun yanlış anlamalarıyla kaçırırdım…
Kızlar da gelirse, paranın mühim olmadığını görsünler diye, neredeyse “Ramazan sofrası” kadar görkemli kurulmuş masada, eline geçirdiğini ağzına tıkan Erhan’a sordum…
“Ya, şu benim için ayarladığın kız, gerçekten kel mi?”
“Bir tek tel yokmuş kafasında”
“Böylesini de ne gördüm ne işittim”
“Sana ne canım saçından, nikâhına almayacaksın ya, altı üstü, bir gece… Takma kafana”
“Yok, hani, insan ilk kez olacağını düşününce…”
“Başında öyle bir peruk var ki, görsen inanamazsın. Aslında ben de bazen inanamıyorum. Acaba diyorum, bizim kız, ben arkadaşına asılmayayım diye mi uyduruyor, şunun saçlarını tutup bir çekeyim, ama olacak iş değil.”
“Nasıl bari yüzü güzel mi?”
“Eh, pek fena sayılmaz, artist gibi değil ama yine de güzel sayılır”
Erhan’ın bu sözleri yüreğime su serpiyor ve kendi kendime “Hiç olmazsa yüzü güzelmiş.” diye düşünüyorum…
Erhan, hemen hemen hiç acele etmeden, masayı silip süpürüyor, çaylar geliyor, kolalar gidiyor, hesap kabarıyor. Ben ise sadece hayal kurarak, yolun ucundan görünen kızlara bakıp, içlerinden kızıl saçlı olmayanları hemencecik eliyorum…
Bazen çok beğendiğim bir sarışına, anında orada gönlümü kaptırıyorum, sonra benim payıma düşen ‘kel’i aklıma getirip kaçmayı bile düşünüyorum… Fakat kız gözden kaybolunca hayallerim dağılıyor, daha da bir bilenip inatla beklemeyi sürdürüyorum…
Derken saatler ilerliyor neredeyse akşamüstü olacak.
Ümitsizce “Erhan, senin kızlar bizi ekti, bu sefer de gelmeyecekler.” diyorum.
“Vardır bir şey, yoksa mümkün değil.” diyor.
“Telefonları falan yok mu bunların, ara bir, sor?”
“Var da dükkânda.”
“Kızın telefonunun dükkânda ne işi var? ” diyorum.
“Sen de ne çabuk unutuyorsun, telefonda tanışıp buluştum dedim ya, geçen hafta.”
“İyi de, insan yatıp kalktığı kızın telefonunu, almaz mı yanına?”
“Ne bileyim işte, not alırken yazıverdim oraya bir yere.”
“Allahtan iş yeri yakın, kalk hemen çıkalım şuradan Sultanahmet’e”
Hararetle yokuşları tırmanıp, Erhan’ın iş yerine vardık. Hemen giriş kapısının karşısındaki çay ocağı boş. Bu yüzden hanın odacısı alkolik Ragıp’tan Erhan’ın patronu Levent Bey, yukarıda mı, değil mi öğrenemeyeceğiz. Bir cesaret çıktık yukarı, artık geri dönmek olmaz. Erhan gayet pişkin, “Merhaba Levent abi, bir şey unutmuşum da, onu almaya geldik” diyerek bana dönüyor, “Hani dondurma alır, biraz da Levent abi’yle laflarız demiştin, sen gidip gelinceye kadar ben de işimi hallederim” diyor.
Ben hemen mevzuyu anlayıp, doğru bakkala, dondurma almaya gidiyorum. Sıcaktan eriyen dondurmaları yetiştirmek için, dönerken koşa koşa geliyorum. Biraz dinlenip nefes alırım diye, asansöre binip düğmeye basıyorum. Ortada bir yerde asansör zınk diye duruyor. Elimdeki üç külahla zar-zor asansördeki imdat ziline basıyorum. Seslerden anladığım kadarıyla biri geliyor…
“Merak edilecek bir şey yok, elektrikler gitti, şimdi Ragıp’ı bulurlar çeker seni” diyerek gidiyor, ardından merdiven boşluğunda anlaşılmayan konuşmalar, bir kapı kapanıyor… Durumu haber alan Erhan yakın bir yere gelip “Ragıp kahveye gitmiş bulup geliyorum.” diyor.
Ben artık, bir günde başıma bu kadar şeyin gelmesine dayanamayarak, neredeyse ağlayacağım. Oturup hırsımdan “nasılsa burada kaldık, çıkınca bir daha alırım.” diye, iyice erimek üzere olan üç külah dondurmayı, terli terli yiyorum…
Eve döndüğümde bizimkiler, sinir ve öfkeden burnumdan soluduğumu anlamış olacaklar ki, kuduz köpeğe yaklaşır gibi etrafımda ses çıkarmadan, çekinerek dolaşıyorlar… Bir dahaki sefere mi? Tövbe! Sırma saçlı olsa kaç yazar, değil ki kel bir karı peşinde koşacağım. Kesin kararlıyım, bir daha da Erhan’ın tek lafına inanmam.
Akşam yatarken hiçbir şeyim yoktu, sabah dondurmalar yüzünden su bile içemedim, yine de iyi sayılırım…
Bir de odacı Ragıp’ın, Levent abi’nin kapısında “Güya seninki, bizim keriz için ‘Yemek ısmarlatmak bir şey mi? Üstüne de getirip size dondurma ısmarlatmazsam, bütün han suratıma tükürsün’ diyordu, hani dondurmalar?” demesini duymasaydım…
Dolapdere yokuşu
Topladım benim bölüğü karşıma, “ses çıkarmayın bak, yoksa karışmam, bir daha da nah bulup yersiniz köfteleri”…
Köfte dediysem, köfte değil verdiğim, kıymayla karışık köfte harcı, zaten bölük dediysem bölük de bölük değil, kaldırımlı yokuşun kedileri…
O zamanlar, tek gözü kör köfteci Neşet ustanın yanına çırak girmiştim. Her gün yaşadığımız bu mini tören, sabahtan öğlene kadar süren koşuşturmacanın bir parçası olmuştu.
Önce “ne var, ne kadar da kolaymış; o köfteleri kızartacak, ben müşterinin önüne koyacağım, o hesabı alacak, ben kalkan müşterinin masasını toparlayacağım” diyordum. Meğer hiç de öyle göründüğü gibi kolay değilmiş köftecide çırak olmak… Ben oradan kaçan, kim bilir kaçıncı çıraktım.
Bütün mesele, en az elli kişilik köfte yapmak için hazırlanan kıyma.
Kendini bir işe yarıyor sanıp “Ben de büyüdüm, benim de bir işim var işte” diye düşünürken, işin ikinci günü önüme kıymadan bir dağ koyulmuş, ne olduğumu anlamadan, usta çırak girişmişiz köfteye. Bir yandan neler yapacağımı anlatıyor Neşet usta, bir yandan da bir elinden öbürüne köfteleri atıp duruyor. Anladım ki yarından itibaren bu kıymadan dağı ben köfte haline getireceğim…
E! tabii böyle olunca, o zamana kadar pek farkında olmadığım, sonucu düşünmeden harekete geçen pratik çocuk zekâm imdadıma yetişti.
Kıymanın bir bölümünü köfte yapıyorum, bir bölümünü de kedilere veriyorum…
Bir iki hafta sonra Neşet usta pirelenmeye başladı “ yirmi yıldır burada köfteciyim, hiç bu kadar kedi dolmadı buralar” diyor, başka bir şey demiyor.
Mesai başlıyor, sokağın başında beni gören kediler, akrabaya hasret, köyden gelen memleketlisini görmüş gibi sevinçle, neredeyse üstüme atlıyorlar. Mesai bitiyor, dükkânı kapatıp eve giderken, hoplayıp zıplıyorlar arkamda.
Gün geçtikçe sayıları artıyor, sanki duyan, gidip diğer arkadaşına haber veriyor, gittikçe kalabalıklaşıp çoğaldıkça, eski müdavimler yeni gelenlere nispet yaparcasına kalabalığı dağıtıp bana ne kadar yakın olduklarını göstermek için sırnaşıyorlar. Bazen sert çıkıyorum “laubalilik istemez, biraz ciddi olun” diye ama kime söylüyorsun, kendin söyle kendin dinle.
Daha bir ayı yeni bitirmişken, sıcak bir yaz sabahı…
O hep ıhlamur ağacından yayılan kokuyla kaplı, sessiz, sakin merdivenli yokuşta, giderek açık kapıya yaklaşan, pekte yabancı olmayan bir ses: Pat! Pat! Pat! Ne oluyor diye koşuyorum. Yokuştan aşağıya doğru gelen, kırmızı bir top. Durdurabilene aşkolsun. Mutfaktan fırlayıp atlıyorum önüne, kaptığım gibi mutfağın içine dalıyorum topla. Örtünün altına saklayıp, akşam mahallede kuracağımız takıma, kimi alıp kimi almayacağımın hayallerini kurmaya başlıyorum…
Müşteriler gelmeye başlıyor her zamanki gibi. Al köfteyi ver piyazı, ekmek kes, soğuk su yok mu? Koşturup duruyorum, yorulmak bilmeyen minik bedenimle, eski evden bozma pis dükkânın ortasında…
Birden ismimi öyle bir bağırarak söylüyor ki Neşet usta, elimde tabaklar oraya yığılıp kalacağım, nedensiz bir korkuyla, dönüp anlamaya çalışıyorum. Müşteriler bile ne oldu diye, zamanı durdurmuşlar gibi öyle donup kalmış. Yavaş yavaş ustama doğru gidiyorum, anladı artık, biliyorum “ulan, bütün kıymaları kedilere mi veriyordun?” diye bağıracak derken, suratımda bir tokat, önümde duran ocaktaki kor ateşlere bakıyorum, kendimi ocaktan da sıcak sanıyorum, yanan yaraya tuz basılmış gibi bir acı. Bir yandan korkudan açılmış gözlerim, delirmiş gibi bağıran Neşet usta’ya bakıyorum. Durmadan bağırıyor “Ulan ben sana, top oynamak yok demedim mi?”
Bir hışımla alıyor ocakta unutulmuş kızgın maşayı, elinin yanmasına aldırmadan, topu kesmeye çalışıyor, maşa yamulunca daha beter delirip, zar zor buluyor, özenle ince ince kestiği domateslerin yanında, bilene bilene artık küçücük kalmış bıçağı, saplıyor kırmızı naylon topa. Zorlu bir düşmanla teke tek yapılan savaş sonrası bir bitkinlikle, yavaşça çöküyor yere, bırakıyor bütün gücüyle sıktığı bıçağı elinden. “Oğlum ben demedim mi sana, araba çıkar birden karşına, sana bir şey olursa, dayanamayız biz ananla, demedim mi oğlum ha? Demedim mi?
Bir el uzanıyor omuzuma, çekiyor beni kendine doğru. Hiç bakmadan kim diye, beni korumaya çalışan bu harekete uyarak, geri geri çıkıyorum dükkândan. Şaşkınlığım yüzümde, tokadın acısı içimde, gözlerim Neşet ustada, dönüp hızla koşmaya başlıyorum eve doğru…
Sonra öğreniyorum ki Neşet ustanın on yıl olmayan çocuğu, bir bayram havası estirmiş mahallede doğduğu gün. Kasa kasa gazozlar ısmarlanmış mahallenin çocuklarına, on tane “camlı teneke kutu” gofret dağıtılmış bir çırpıda. Neşet usta çok mutluymuş kendi küçük dünyasında. Her gün dükkânı kapatır kapatmaz koşa koşa oğlunla oynamaya gelirmiş. Ne zaman ki top oynayan oğluna kamyon çarpmış, bir daha da kendine gelememiş Neşet usta. Ve ne zaman bir top görse, böyle delirip saldırırmış etrafına…
Köfte dediysem, köfte değil verdiğim, kıymayla karışık köfte harcı, zaten bölük dediysem bölük de bölük değil, kaldırımlı yokuşun kedileri…
O zamanlar, tek gözü kör köfteci Neşet ustanın yanına çırak girmiştim. Her gün yaşadığımız bu mini tören, sabahtan öğlene kadar süren koşuşturmacanın bir parçası olmuştu.
Önce “ne var, ne kadar da kolaymış; o köfteleri kızartacak, ben müşterinin önüne koyacağım, o hesabı alacak, ben kalkan müşterinin masasını toparlayacağım” diyordum. Meğer hiç de öyle göründüğü gibi kolay değilmiş köftecide çırak olmak… Ben oradan kaçan, kim bilir kaçıncı çıraktım.
Bütün mesele, en az elli kişilik köfte yapmak için hazırlanan kıyma.
Kendini bir işe yarıyor sanıp “Ben de büyüdüm, benim de bir işim var işte” diye düşünürken, işin ikinci günü önüme kıymadan bir dağ koyulmuş, ne olduğumu anlamadan, usta çırak girişmişiz köfteye. Bir yandan neler yapacağımı anlatıyor Neşet usta, bir yandan da bir elinden öbürüne köfteleri atıp duruyor. Anladım ki yarından itibaren bu kıymadan dağı ben köfte haline getireceğim…
E! tabii böyle olunca, o zamana kadar pek farkında olmadığım, sonucu düşünmeden harekete geçen pratik çocuk zekâm imdadıma yetişti.
Kıymanın bir bölümünü köfte yapıyorum, bir bölümünü de kedilere veriyorum…
Bir iki hafta sonra Neşet usta pirelenmeye başladı “ yirmi yıldır burada köfteciyim, hiç bu kadar kedi dolmadı buralar” diyor, başka bir şey demiyor.
Mesai başlıyor, sokağın başında beni gören kediler, akrabaya hasret, köyden gelen memleketlisini görmüş gibi sevinçle, neredeyse üstüme atlıyorlar. Mesai bitiyor, dükkânı kapatıp eve giderken, hoplayıp zıplıyorlar arkamda.
Gün geçtikçe sayıları artıyor, sanki duyan, gidip diğer arkadaşına haber veriyor, gittikçe kalabalıklaşıp çoğaldıkça, eski müdavimler yeni gelenlere nispet yaparcasına kalabalığı dağıtıp bana ne kadar yakın olduklarını göstermek için sırnaşıyorlar. Bazen sert çıkıyorum “laubalilik istemez, biraz ciddi olun” diye ama kime söylüyorsun, kendin söyle kendin dinle.
Daha bir ayı yeni bitirmişken, sıcak bir yaz sabahı…
O hep ıhlamur ağacından yayılan kokuyla kaplı, sessiz, sakin merdivenli yokuşta, giderek açık kapıya yaklaşan, pekte yabancı olmayan bir ses: Pat! Pat! Pat! Ne oluyor diye koşuyorum. Yokuştan aşağıya doğru gelen, kırmızı bir top. Durdurabilene aşkolsun. Mutfaktan fırlayıp atlıyorum önüne, kaptığım gibi mutfağın içine dalıyorum topla. Örtünün altına saklayıp, akşam mahallede kuracağımız takıma, kimi alıp kimi almayacağımın hayallerini kurmaya başlıyorum…
Müşteriler gelmeye başlıyor her zamanki gibi. Al köfteyi ver piyazı, ekmek kes, soğuk su yok mu? Koşturup duruyorum, yorulmak bilmeyen minik bedenimle, eski evden bozma pis dükkânın ortasında…
Birden ismimi öyle bir bağırarak söylüyor ki Neşet usta, elimde tabaklar oraya yığılıp kalacağım, nedensiz bir korkuyla, dönüp anlamaya çalışıyorum. Müşteriler bile ne oldu diye, zamanı durdurmuşlar gibi öyle donup kalmış. Yavaş yavaş ustama doğru gidiyorum, anladı artık, biliyorum “ulan, bütün kıymaları kedilere mi veriyordun?” diye bağıracak derken, suratımda bir tokat, önümde duran ocaktaki kor ateşlere bakıyorum, kendimi ocaktan da sıcak sanıyorum, yanan yaraya tuz basılmış gibi bir acı. Bir yandan korkudan açılmış gözlerim, delirmiş gibi bağıran Neşet usta’ya bakıyorum. Durmadan bağırıyor “Ulan ben sana, top oynamak yok demedim mi?”
Bir hışımla alıyor ocakta unutulmuş kızgın maşayı, elinin yanmasına aldırmadan, topu kesmeye çalışıyor, maşa yamulunca daha beter delirip, zar zor buluyor, özenle ince ince kestiği domateslerin yanında, bilene bilene artık küçücük kalmış bıçağı, saplıyor kırmızı naylon topa. Zorlu bir düşmanla teke tek yapılan savaş sonrası bir bitkinlikle, yavaşça çöküyor yere, bırakıyor bütün gücüyle sıktığı bıçağı elinden. “Oğlum ben demedim mi sana, araba çıkar birden karşına, sana bir şey olursa, dayanamayız biz ananla, demedim mi oğlum ha? Demedim mi?
Bir el uzanıyor omuzuma, çekiyor beni kendine doğru. Hiç bakmadan kim diye, beni korumaya çalışan bu harekete uyarak, geri geri çıkıyorum dükkândan. Şaşkınlığım yüzümde, tokadın acısı içimde, gözlerim Neşet ustada, dönüp hızla koşmaya başlıyorum eve doğru…
Sonra öğreniyorum ki Neşet ustanın on yıl olmayan çocuğu, bir bayram havası estirmiş mahallede doğduğu gün. Kasa kasa gazozlar ısmarlanmış mahallenin çocuklarına, on tane “camlı teneke kutu” gofret dağıtılmış bir çırpıda. Neşet usta çok mutluymuş kendi küçük dünyasında. Her gün dükkânı kapatır kapatmaz koşa koşa oğlunla oynamaya gelirmiş. Ne zaman ki top oynayan oğluna kamyon çarpmış, bir daha da kendine gelememiş Neşet usta. Ve ne zaman bir top görse, böyle delirip saldırırmış etrafına…
Tamirhane
Kısa pantolonlu zamanlarım, yine bir yaz günü, hem de bayram. İlk harçlığımı alıpta – artık ilk elini öptüğüm kimse?- tırmanmaya başlamışım Dolapdere’nin dik yokuşunu.
Hedefim, yeni keşfettiğim, tekerlekleri büyük bisikletlerinki kadar kocaman olan, üç tekerlekli kiralık bisikletler.
Elli kuruşu verip, sanki hiç inmeyecekmişim gibi kuruluyorum bisiklete. Bisiklet benim olsa bu kadar sahiplenmem. Derken yüz metre gidip de, o hızla boş toprak arsada birden dönmeye kalkınca, paldır küldür kendimi yerde buluyorum. Bisikleti öylece devrilmiş vaziyette bırakıp, dizlerimdeki yaralara bakarak, oflaya puflaya, birazda üstüm başım kirlendi diye annemden korkarak evin yolun tutuyorum.
Daha bir mahalle geçmeden ara sokaklardan birine dalıyorum, kepenkleri yarıya kadar çekili bir dükkân, önünde bir çeşme, elim yüzüm kir içinde, yıkanıp temizlenmeye çalışıyorum.
Düşünce dizlerim gibi ellerimin içi de soyulmuş, sudan avuçlarım yanıyor üstüme siliyorum.
Dükkânın önüne bir sandalye atıp oturan adam bana bakıyor.
“Ne oldu evladım sana, kavgamı ettin?”
“Yok amca bisikletten düştüm.”
“Çok mu seviyorsun bisiklete binmeyi?”
“Evet.”
“Ya arabaları?”
“Arabaları da çok severim amca.”
Derdimi sorup ilgilendi diye, adamı kendime yakın bulmalıyım ki bir bayram harçlığı da buradan çıkartabileceğimi düşünerek, eline sarılıp kaşla göz arası başıma götürüyorum.
“Bayramın mübarek olsun amca…”
Adam çıkarıp bir lirayı yarı ıslak elimin içine bırakıyor.
“Bu adettendir ama bu da benden” diyerek, dükkânın kepengini büyük bir tangırtıyla açıyor.
“Hadi bin.”
O güne kadar gördüğüm en güzel araba duruyor karşımda ve öylesine büyük bir hayranlıkla bakıyorum ki adam dayanamayıp “Bir tur atalım mı?” diye soruyor.
Başımla evet diyorum.
“Dün gelecekti sahibi, bayrama yetişecek diye de o kadar acele ettik, ama neyse işte, gelir diye bayram günü dikildik dükkânın önüne”…
“Okula gidiyor musun?”
“Evet”
“Kaça?”
“Üçe geçtim bu yıl”
“Aferin… Adın ne senin bakayım?”
“Ali”
“Aferin Ali. Benimki de İsmail, İsmail usta”
“Bak ne diyeceğim, bu yaz burada çalışmak ister misin?”
“İsterim, hem de çok, ama ya annem, babam?”
“İyi o zaman, sor bu akşam, olur derseler, yarın babanla gel.
“Yok yarın değil, bayram geçsin öyle.”
“Peki amca”
Araba yavaşlayarak dükkânın önünde duruyor.
Arabadan inip koşa koşa eve gidiyorum. Apartmana girince, hiçbirini atlamadan her katta, su saatlerinin kutularına elimle dan, dan, dan vurarak bir çırpıda yukarı çıkıyorum. Apartmanı birbirine katan gürültümden, geldiğimi anlayarak kapıda beni bekleyen anneme
“Bil bakalım ne oldu?” diyorum.
Annem daha beni dinlemeden, çoktan unuttuğum bisiklet kazamın yara berelerini farkederek “Ne bu üstün başın” diye azarlıyor.
“Dur anne bak ne diyeceğim, bisikletten düştüm ama birşey olmadı merak etme. Elimi yüzümü yıkamaya çeşmeye gittim, orada bir amca vardı tamirhanenin ustası” diye başımdan geçenleri anlattım.
Cevap olarak uzun uzun anlattıklarından aklımda tek kalan “Akşama baban gelsin de o’na sorarız” oldu.
Bayramdan sonraki ilk gün babamla İsmail ustanın tamirhanesinin kapısındayız. İsmail ustayla babam öylesine bir muhabbete giriyorlar ki beni unutuyorlar.
Olanları bilmesem babamın İsmail ustayı daha önceden tanıyıp bu işi planladığını düşüneceğim.
Derken işe başlıyorum.
İlk görevim dükkânın önünü süpürmek.
Birinci hafta sonunda yavaş yavaş bana verilen işler artıyor. Akşamları iş bitince takımları benzinle temizleyip, parlatıp yerlerine asmaktan, sabah gelir gelmez çayı ocağa koymaya kadar, herşey benden soruluyor.
Bir şeyler yapabildiğim için halimden memnunum.
Tek sorunum sigara izmariti.
Evet, bir izmarit.
Sabahları dükkânın önünü süpürdükten sonra, çayı demlemeye içeri giriyorum ve ocağın altını kısıp çaydanlığın kapağını kapatınca usta arkamda beliriyor.
“Günaydın Ali, dükkân pırıl pırıl olmuş, kaldırımı da süpürmüşsün, eline sağlık. Yalnız şu izmariti görmemişsin herhalde…”
Evet, bu hemen hemen hergün böyle devam ediyor.
İkinci ya da üçüncü hafta, haftalığımı alıp lunaparkın civarında dolaşıyorum. Parlak görünüşlü, ışıklı, müzikli ne varsa bir dükkâna doldurmuşlar.
Diğer çocuklar gibi dayanamayıp bakıyorum vitrine. O güne kadar hiç görmediğim küçüklükte, minik bir el feneri dikkatimi çekiyor, tam bir kalem pil boyunda.
“Amca bu kaç para?”
Yetmişbeş lira haftalığımdan, elli kuruş eksikle elimde fener, sağını solunu kurcalayıp, aça kapaya epey bir yol gidiyorum. Derken pat düşüyor, bu kadar kurcalanmaya dayanamayan el feneri.
Kırılıp bozulsa üzülmeyeceğim, yürüdüğüm kaldırımın yanındaki parmaklıklara çarpıp, aşağıdaki boş arsaya atılmış kayalar arasında gözden kayboluyor.
Bir adam boyu yükseklikteki duvardan hemen aşağıya atlayarak aramaya başlıyorum.
Yok, yok, yok,
Uzunca bir aramadan sonra ümidimi yitiriyorum. Sanki feneri biri aldı götürdü. Üzüntüyle eve doğru giderken, öylesine sessizim ki yeni kot pantolonumun birbirine sürten paçalarından gelen fırst, fırst seslerini bile duyabiliyorum.
Akşam yatağımda birden doğruluyorum, acaba düşerken ışığı yanıyor muydu?
Gündüz bir türlü göremediğim feneri, akşam karanlığında ışığı sayesinde bulmam çok kolaylaşır.
Bu fikir için kendimi kutlamakla birlikte, koca bir gün geçti, fenerin ışığı yanıyor olsa bile, şimdiye kadar pili çoktan bitip sönmüştür diye düşünüyorum.
Kendimi yatağa bırakarak, feneri bulup da yeniden kaybetmiş gibi üzüntüyle, uykuya dalıyorum.
Pazartesi işbaşı.
Çayı demleyip arkamı dönüyorum.
Yüzlerce kez aynı oyunu tekrarlayan ve rol arkadaşının sırası gelince, karşısındakinin söyleyeceklerini bilen tiyatrocular gibi bir yüz ifadesi takınıp ustamı bekliyorum.
Yanılmamışım.
“Günaydın Ali, aferin ellerine sağlık, yalnız şu izmarit…”
“Usta vallahi de billahi de demin yoktu. Nasıl oluyor anlamıyorum.”
Sonra ilk kez, şüpheyle İsmail ustanın yüzüne bakıyorum. Bu izmarit işini mahsusçuktan usta kuruyor olmasın?
İsmail usta ne düşündüğümü anlamasa da yüzümdeki ifadenin değişikliğinin farkına varıyor ve yanlış bir anlamayla, beni kırdığını düşünüyor.
“Bak evladım, izmariti önemsediğimden değil, sakın bu sigaraları sen içiyor olmayasın? Korkum bundan, eğer böyle birşey varsa çok üzülürüm, yazık körpecik ciğerlerine.”
Lafı ağzından alıyorum İsmail ustanın.
“Olur mu hiç öyle şey usta, ben aptal mıyım?”
Sonra İsmail ustanın da sigara içtiği geliyor aklıma.
“Yani öyle demek istemedim usta…”
Ustam gülerek “Eh, peki dememiş ol”
“Ama ben bu işin peşini bırakmayacağım usta”
“Hadi bakalım öyle olsun, hayırlısı…”
Öğle yemeği sonrası, ne İsmail usta ne bir müşteri, dükkân bomboş her çıktığım da merak edip tam olarak inceleyemediğim üst kattaki ıvır zıvırı karıştırmak için tam zamanı.
Üst kata çıkıyorum, büyük, askeri silah sandığı gibi bir kasa, içi arabaların modası geçmiş süsleriyle dolu.
Araba giderken sallanan yaylı plastik eller, fren yapınca başını sallayan köpek, parlak nikelajı yer yer dökülmüş Chevrolet arması ve o “şey”, evet o “şey” ama bu ne?
Camdan bir top, içi yarısına kadar su dolu ve içinde yazılar olan siyah bir top daha var. Açmaya çalışıyorum, imkânı yok açılmıyor.
Sokaktan geçen bir araba sesiyle kendime gelip cama doğru fırlıyorum, kimse yok ama karşı binanın ikinci katında o anda bana çok ilginç gelen birşey görüyorum.
Bir sürü, hiç görülmemiş, bilinmeyen, yüzlerce belki binlerce sigara paketi. Evet, her marka, her boy, her çeşit sigara paketleri, ilginç olan hepsinin evin duvarına yapıştırılmış olması ve duvar kâğıdı gibi heryeri kaplaması.
Aceleyle içi su dolu cam topu cepime atıp aşağıya iniyorum.
Akşam mahallede kime göstersem cam top için farklı birşey söylüyor. Merakımı gideremiyorum, evdekilere, eğer bu bir arabaya aitse, dükkândan aldığımı anlarlar diye zaten soramıyorum.
Ertesi gün cam top cebimde, işe yollanıyorum.
Bu sabah, herzamankinden farklı olarak, çayla uğraşmadan dükkânın önünü süpürüp içeri girince, kapının arkasına saklanıyorum.
İki üç dakika olmuyor ki tıp diye bir ses, bakıyorum izmarit, fırlıyorum dışarı.
Rengi solmuş mavi ceket ve aynı renkte kasketiyle bir çöpçü. El arabasının iki sapına ellerini koymak üzereyken, sınırı geçen düşman askerinin karşısına dikilir gibi çöpçünün önüne dikiliyorum.
“Dur bakalım!”
Çöpçü şaşkın bana bakıyor. Fırsat bilip sesimi de yükselterek soruyorum.
“Niye buraya atıyorsun izmaritini? Bir de çöpçü olacaksın.”
Adam ilk kez onun ne yapıp, yapmaması gerektiğini anlayan biriyle karşılaşmanın heyecanına kapılıp ne diyeceğini bilemiyor.
“Siz koca mahalleyi çöpe buluyonuz da, ben ses ediyom mu? Sabahtan sabaha, kel bakkalın verdiği beleş bir cuvara, onu da hesaplayıp da mı içeceğidim?”
“Onu bunu bilmem, bir daha buraya atma, bak her sabah süpürüyorum, ustam izmariti görünce süpürdüğüme inanmayıp kızıyor.”
“Haaa… Dimek o sensin. Buranın mahallelisi tembeldir. Bir allahın gulu çıhıpta timizlemez önünü. Bende bu kim ki diye merak eder dururdum”
Söylene, söylene yoluna devam ederken birden durup bana doğru dönüyor.
“Ayrıcana çöpçü değil, timizlih hizmetlisi.”
Ben işi çözmenin haklı gururuyla, dükkâna çayı koymaya giderken, ustam köşeden görünüyor. Karşı camdan, az önceki tiyatroyu izlediği gözümden kaçmayan, evinin duvarları sigara paketleriyle kaplı komşumuz bana bakıp sırıtıyor.
“Günaydın Ali.”
“Günaydın usta, çöpçüymüş.”
“Kim çöpçüymüş?”
“İzmariti atan usta.”
“İzmariti çöpçü mü atıyormuş?”
“Yaaa…”
“Allah allah, neyse, koy bakalım çayları.”
“Bu iş yüzünden çayı demleyemedim usta, şimdi koyarım”
“Olsun ziyanı yok” diyen usta gözlerini kısıp, pantolonuma dikiyor gözlerini, “Gel bakayım sen, ne oldu bacağına?”
Bende aynı yere bakıyorum ama birşey göremiyorum.
İsmail usta eliyle şişkinliğe dokunuyor.
Aman allahım, top, cam top! Nasılda unuttum.
Birden kıpkırmızı oluyorum, bir sıcaklık kaplıyor yüzümü, yutkunarak elimi cebime atıyorum.
“Depodaki sandıktan aldım usta. Dün Akşam takımları temizleyip yerine kaldırırken, üst katın camı açık kalmış mı diye bakmaya yukarı çıktım. Karanlıkta dışarıdan sandığa vuran ışıkla bu parlayınca ne olduğunu merak ettim. Sormak için yanıma aldım, esastan da bu ne usta?”
Heyecanım dinmişti, gerçekten de kötü birşey yaptığımı düşünmüyordum, sadece merak etmiştim.
Ustam bir yandan ocağın altını yakıyor, bir yandan da bana cevap veriyordu.
“O merak ettiğin şey genelde denizlerde kullanılan bir pusula. Hangi yöne gittiğini gösterir. Nereye gidersen git üstündeki işaretlere bakarsan kaybolmazsın. Tabii arabada ne işi var diyeceksin, bir zamanlar modaydı, her arabanın ön camının içine yapıştırılırdı. Sanki İstanbul’da yol soracak adam kalmamışta, pusulayla yol bulacaklar.”
Yanıma gelip oturdu.
“Az daha unutuyordum, al bakalım şunu, dün akşam çakmağı düşürünce bir de baktım kayaların arasında bu, senin olsun. Tam da denk geldi, bundan sonra yukarı çıkınca karanlıkta kalmazsın.”
İnanamıyordum, ustamın elindeki benim fenerimdi. Sevinçten dayanamadım sarıldım boynuna “Sağol usta”
Böylece günler geçti, yaz tatilimin son haftasına yaklaşıyordum. İşler genel bir düzene oturmuş, artık neler yapabileceğimi öğrenmiş, hatta takım vermek için ustamın yanına, arabanın altına girince, zaman zaman kendimi bütün arabalardan anlayan, usta bir tamirci sandığım bile oluyordu.
Her sabah çöpçüyle olağan izmarit muhabbeti ve her akşam elimin yüzümün kiri için bağırıp duran annem haricinde her şey yolundaydı.
Taa ki tamirhanedeki son günüme kadar…
O gün yine sıradan işlerimi yapıp, ustama yardım ediyordum. Büyük bir motorun tamiri bitmiş, temizlenip, eskisi gibi, arabaya, yerine monte edilecekti.
Ustam büyükçe bir leğene benzin doldurmuş içine de motorun ufak tefek parçalarını boca etmişti.
“Senin kuvvetin yetmez” diye beni kenara itip, eline de zımparayı aldı. Bir güzel parçaları benzinle leğende yıkayıp tek, tek zımparalamaya başladı.
Önce “Senin kuvvetin yetmez” demesine bozulmuş, ama sonra, onun bütün kuvvetinle, parçaları zımparalamaya çalışırken terleyen alnını görerek, pekte tahmin ettiğim gibi kolay bir iş olmadığını anlamıştım.
Yer yer, leğenin çevresinde, sağa sola dökülmüş benzin lekelerinin içindeki rengârenk yansımaları seyrederken, İsmail ustanın sesiyle irkildim.
“Koş bana yukarıdan zımpara kutusunu getir, bunlar gebermiş”
Merdivenleri ikişer ikişer trabzandan tutarak çıkıyordum ki “Voff” diye bir ses ve hemen ardından, ustamın “Yandım!” diye bağırmasını duydum. Palas pandıras, yarı yuvarlanarak ustama doğru koşmaya başladım.
İsmail ustanın saçları, beyaza yakın sapsarı bir ateşle yanarken, irili ufaklı alev dilleri elbisesinin üzerinde geziniyordu.
Kendisini o anki panikle arkaya atınca, biraz olsun uzaklaştığı cehennem ateşinden beter leğendeki alevler; vücudunun tamamı toprağa gömülmüş bir ejderhanın açıkta kalan ağzından fışkırır gibi, neredeyse iki metreye ulaşıp, sıcaklığını yüzümüze vuruyordu.
Yardıma ilk koşan da, yangını başlatan sönmemiş izmariti, böyle bir şeye hiç ihtimal vermeden kaldırıma atan çöpçü oldu.
Tüm giysilerini çıkarıp İsmail ustanın üzerini sararak yanmasını önleyen çöpçü, olayın hem faili hem de kahramanıydı.
Şaşkınlığını üzerinden atınca İsmail ustanın ilk lafı “Ucuz kurtulduk” oldu.
Karşı apartmandaki duvarları sigara paketi kaplı komşu “Geçmiş olsun, geçmiş olsun” diye bağırıyordu.
Olay anında çevreden yardıma koşan esnaf ise, üzerine düşeni yapmış olmanın rahatlığı ile bir yandan İsmail ustayı teselli ediyor, bir yandan da yanıkların yol açtığı yaraları kontrol ediyorlardı.
Kel bakkal olağanüstü tıbbi bir buluş yapmış gibi “Buz! Buz!” diye bağırdı.
Herkes öylece ona bakıyordu.
Karşı apartmandaki komşu “Gel oğlum gel, yengen versin sana” diye yukarıdan seslendi.
Ben onların kapısına doğru koşarken, dükkânın önündekilere, biraz da havayla “Yeni aldık buzdolabını, yoksa bu sıcaklar çekilir mi?” diyordu.
Merdivenleri çıkarken üst kattan, daha önceden açık bırakılmış, beni bekleyen kapıdan süzülen ışık, apartmanın içini yarı yarıya aydınlatıyordu.
Çıkarılan buzlardan birinin lavoboya düşünce çıkardığı tangırtılı yuvarlanma sesine, buzlukla fayansa vurma sesi karışıyordu.
Kapının önüne geldim bakışlarım, hep salonda, hiç ayrılmadan camda oturan adama yöneldi.
Bir an nefes alamadım.
Orada öylece dondum.
Daha önce, bir kaç kez gördüğüm teyze “E! Alsana oğlum.” diye beni, buzları koyduğu kapla dürtmese, herhalde sonsuza kadar orada öyle donmuş gibi kalacaktım.
Birden ustam aklıma geldi.
Kaptım buzları, fırladım merdivenlerden.
Apartman kapısına gelişim ve koşarak ustamın yanına varmam sanki bir, iki saniye sürdü.
Ustama ” Usta, usta” dediğim anda, İsmail usta yüzünü buruşturup, “Biliyorum, biliyorum, belden aşağısı yok adamın, sigara yüzünden kesmişler bacaklarını. O da ancak kutularını toplayıp, koleksiyonunu yapıyor şimdi sigaraların” diyerek, kendi haline bakmadan üzülüp başını öne eğdi.
Hedefim, yeni keşfettiğim, tekerlekleri büyük bisikletlerinki kadar kocaman olan, üç tekerlekli kiralık bisikletler.
Elli kuruşu verip, sanki hiç inmeyecekmişim gibi kuruluyorum bisiklete. Bisiklet benim olsa bu kadar sahiplenmem. Derken yüz metre gidip de, o hızla boş toprak arsada birden dönmeye kalkınca, paldır küldür kendimi yerde buluyorum. Bisikleti öylece devrilmiş vaziyette bırakıp, dizlerimdeki yaralara bakarak, oflaya puflaya, birazda üstüm başım kirlendi diye annemden korkarak evin yolun tutuyorum.
Daha bir mahalle geçmeden ara sokaklardan birine dalıyorum, kepenkleri yarıya kadar çekili bir dükkân, önünde bir çeşme, elim yüzüm kir içinde, yıkanıp temizlenmeye çalışıyorum.
Düşünce dizlerim gibi ellerimin içi de soyulmuş, sudan avuçlarım yanıyor üstüme siliyorum.
Dükkânın önüne bir sandalye atıp oturan adam bana bakıyor.
“Ne oldu evladım sana, kavgamı ettin?”
“Yok amca bisikletten düştüm.”
“Çok mu seviyorsun bisiklete binmeyi?”
“Evet.”
“Ya arabaları?”
“Arabaları da çok severim amca.”
Derdimi sorup ilgilendi diye, adamı kendime yakın bulmalıyım ki bir bayram harçlığı da buradan çıkartabileceğimi düşünerek, eline sarılıp kaşla göz arası başıma götürüyorum.
“Bayramın mübarek olsun amca…”
Adam çıkarıp bir lirayı yarı ıslak elimin içine bırakıyor.
“Bu adettendir ama bu da benden” diyerek, dükkânın kepengini büyük bir tangırtıyla açıyor.
“Hadi bin.”
O güne kadar gördüğüm en güzel araba duruyor karşımda ve öylesine büyük bir hayranlıkla bakıyorum ki adam dayanamayıp “Bir tur atalım mı?” diye soruyor.
Başımla evet diyorum.
“Dün gelecekti sahibi, bayrama yetişecek diye de o kadar acele ettik, ama neyse işte, gelir diye bayram günü dikildik dükkânın önüne”…
“Okula gidiyor musun?”
“Evet”
“Kaça?”
“Üçe geçtim bu yıl”
“Aferin… Adın ne senin bakayım?”
“Ali”
“Aferin Ali. Benimki de İsmail, İsmail usta”
“Bak ne diyeceğim, bu yaz burada çalışmak ister misin?”
“İsterim, hem de çok, ama ya annem, babam?”
“İyi o zaman, sor bu akşam, olur derseler, yarın babanla gel.
“Yok yarın değil, bayram geçsin öyle.”
“Peki amca”
Araba yavaşlayarak dükkânın önünde duruyor.
Arabadan inip koşa koşa eve gidiyorum. Apartmana girince, hiçbirini atlamadan her katta, su saatlerinin kutularına elimle dan, dan, dan vurarak bir çırpıda yukarı çıkıyorum. Apartmanı birbirine katan gürültümden, geldiğimi anlayarak kapıda beni bekleyen anneme
“Bil bakalım ne oldu?” diyorum.
Annem daha beni dinlemeden, çoktan unuttuğum bisiklet kazamın yara berelerini farkederek “Ne bu üstün başın” diye azarlıyor.
“Dur anne bak ne diyeceğim, bisikletten düştüm ama birşey olmadı merak etme. Elimi yüzümü yıkamaya çeşmeye gittim, orada bir amca vardı tamirhanenin ustası” diye başımdan geçenleri anlattım.
Cevap olarak uzun uzun anlattıklarından aklımda tek kalan “Akşama baban gelsin de o’na sorarız” oldu.
Bayramdan sonraki ilk gün babamla İsmail ustanın tamirhanesinin kapısındayız. İsmail ustayla babam öylesine bir muhabbete giriyorlar ki beni unutuyorlar.
Olanları bilmesem babamın İsmail ustayı daha önceden tanıyıp bu işi planladığını düşüneceğim.
Derken işe başlıyorum.
İlk görevim dükkânın önünü süpürmek.
Birinci hafta sonunda yavaş yavaş bana verilen işler artıyor. Akşamları iş bitince takımları benzinle temizleyip, parlatıp yerlerine asmaktan, sabah gelir gelmez çayı ocağa koymaya kadar, herşey benden soruluyor.
Bir şeyler yapabildiğim için halimden memnunum.
Tek sorunum sigara izmariti.
Evet, bir izmarit.
Sabahları dükkânın önünü süpürdükten sonra, çayı demlemeye içeri giriyorum ve ocağın altını kısıp çaydanlığın kapağını kapatınca usta arkamda beliriyor.
“Günaydın Ali, dükkân pırıl pırıl olmuş, kaldırımı da süpürmüşsün, eline sağlık. Yalnız şu izmariti görmemişsin herhalde…”
Evet, bu hemen hemen hergün böyle devam ediyor.
İkinci ya da üçüncü hafta, haftalığımı alıp lunaparkın civarında dolaşıyorum. Parlak görünüşlü, ışıklı, müzikli ne varsa bir dükkâna doldurmuşlar.
Diğer çocuklar gibi dayanamayıp bakıyorum vitrine. O güne kadar hiç görmediğim küçüklükte, minik bir el feneri dikkatimi çekiyor, tam bir kalem pil boyunda.
“Amca bu kaç para?”
Yetmişbeş lira haftalığımdan, elli kuruş eksikle elimde fener, sağını solunu kurcalayıp, aça kapaya epey bir yol gidiyorum. Derken pat düşüyor, bu kadar kurcalanmaya dayanamayan el feneri.
Kırılıp bozulsa üzülmeyeceğim, yürüdüğüm kaldırımın yanındaki parmaklıklara çarpıp, aşağıdaki boş arsaya atılmış kayalar arasında gözden kayboluyor.
Bir adam boyu yükseklikteki duvardan hemen aşağıya atlayarak aramaya başlıyorum.
Yok, yok, yok,
Uzunca bir aramadan sonra ümidimi yitiriyorum. Sanki feneri biri aldı götürdü. Üzüntüyle eve doğru giderken, öylesine sessizim ki yeni kot pantolonumun birbirine sürten paçalarından gelen fırst, fırst seslerini bile duyabiliyorum.
Akşam yatağımda birden doğruluyorum, acaba düşerken ışığı yanıyor muydu?
Gündüz bir türlü göremediğim feneri, akşam karanlığında ışığı sayesinde bulmam çok kolaylaşır.
Bu fikir için kendimi kutlamakla birlikte, koca bir gün geçti, fenerin ışığı yanıyor olsa bile, şimdiye kadar pili çoktan bitip sönmüştür diye düşünüyorum.
Kendimi yatağa bırakarak, feneri bulup da yeniden kaybetmiş gibi üzüntüyle, uykuya dalıyorum.
Pazartesi işbaşı.
Çayı demleyip arkamı dönüyorum.
Yüzlerce kez aynı oyunu tekrarlayan ve rol arkadaşının sırası gelince, karşısındakinin söyleyeceklerini bilen tiyatrocular gibi bir yüz ifadesi takınıp ustamı bekliyorum.
Yanılmamışım.
“Günaydın Ali, aferin ellerine sağlık, yalnız şu izmarit…”
“Usta vallahi de billahi de demin yoktu. Nasıl oluyor anlamıyorum.”
Sonra ilk kez, şüpheyle İsmail ustanın yüzüne bakıyorum. Bu izmarit işini mahsusçuktan usta kuruyor olmasın?
İsmail usta ne düşündüğümü anlamasa da yüzümdeki ifadenin değişikliğinin farkına varıyor ve yanlış bir anlamayla, beni kırdığını düşünüyor.
“Bak evladım, izmariti önemsediğimden değil, sakın bu sigaraları sen içiyor olmayasın? Korkum bundan, eğer böyle birşey varsa çok üzülürüm, yazık körpecik ciğerlerine.”
Lafı ağzından alıyorum İsmail ustanın.
“Olur mu hiç öyle şey usta, ben aptal mıyım?”
Sonra İsmail ustanın da sigara içtiği geliyor aklıma.
“Yani öyle demek istemedim usta…”
Ustam gülerek “Eh, peki dememiş ol”
“Ama ben bu işin peşini bırakmayacağım usta”
“Hadi bakalım öyle olsun, hayırlısı…”
Öğle yemeği sonrası, ne İsmail usta ne bir müşteri, dükkân bomboş her çıktığım da merak edip tam olarak inceleyemediğim üst kattaki ıvır zıvırı karıştırmak için tam zamanı.
Üst kata çıkıyorum, büyük, askeri silah sandığı gibi bir kasa, içi arabaların modası geçmiş süsleriyle dolu.
Araba giderken sallanan yaylı plastik eller, fren yapınca başını sallayan köpek, parlak nikelajı yer yer dökülmüş Chevrolet arması ve o “şey”, evet o “şey” ama bu ne?
Camdan bir top, içi yarısına kadar su dolu ve içinde yazılar olan siyah bir top daha var. Açmaya çalışıyorum, imkânı yok açılmıyor.
Sokaktan geçen bir araba sesiyle kendime gelip cama doğru fırlıyorum, kimse yok ama karşı binanın ikinci katında o anda bana çok ilginç gelen birşey görüyorum.
Bir sürü, hiç görülmemiş, bilinmeyen, yüzlerce belki binlerce sigara paketi. Evet, her marka, her boy, her çeşit sigara paketleri, ilginç olan hepsinin evin duvarına yapıştırılmış olması ve duvar kâğıdı gibi heryeri kaplaması.
Aceleyle içi su dolu cam topu cepime atıp aşağıya iniyorum.
Akşam mahallede kime göstersem cam top için farklı birşey söylüyor. Merakımı gideremiyorum, evdekilere, eğer bu bir arabaya aitse, dükkândan aldığımı anlarlar diye zaten soramıyorum.
Ertesi gün cam top cebimde, işe yollanıyorum.
Bu sabah, herzamankinden farklı olarak, çayla uğraşmadan dükkânın önünü süpürüp içeri girince, kapının arkasına saklanıyorum.
İki üç dakika olmuyor ki tıp diye bir ses, bakıyorum izmarit, fırlıyorum dışarı.
Rengi solmuş mavi ceket ve aynı renkte kasketiyle bir çöpçü. El arabasının iki sapına ellerini koymak üzereyken, sınırı geçen düşman askerinin karşısına dikilir gibi çöpçünün önüne dikiliyorum.
“Dur bakalım!”
Çöpçü şaşkın bana bakıyor. Fırsat bilip sesimi de yükselterek soruyorum.
“Niye buraya atıyorsun izmaritini? Bir de çöpçü olacaksın.”
Adam ilk kez onun ne yapıp, yapmaması gerektiğini anlayan biriyle karşılaşmanın heyecanına kapılıp ne diyeceğini bilemiyor.
“Siz koca mahalleyi çöpe buluyonuz da, ben ses ediyom mu? Sabahtan sabaha, kel bakkalın verdiği beleş bir cuvara, onu da hesaplayıp da mı içeceğidim?”
“Onu bunu bilmem, bir daha buraya atma, bak her sabah süpürüyorum, ustam izmariti görünce süpürdüğüme inanmayıp kızıyor.”
“Haaa… Dimek o sensin. Buranın mahallelisi tembeldir. Bir allahın gulu çıhıpta timizlemez önünü. Bende bu kim ki diye merak eder dururdum”
Söylene, söylene yoluna devam ederken birden durup bana doğru dönüyor.
“Ayrıcana çöpçü değil, timizlih hizmetlisi.”
Ben işi çözmenin haklı gururuyla, dükkâna çayı koymaya giderken, ustam köşeden görünüyor. Karşı camdan, az önceki tiyatroyu izlediği gözümden kaçmayan, evinin duvarları sigara paketleriyle kaplı komşumuz bana bakıp sırıtıyor.
“Günaydın Ali.”
“Günaydın usta, çöpçüymüş.”
“Kim çöpçüymüş?”
“İzmariti atan usta.”
“İzmariti çöpçü mü atıyormuş?”
“Yaaa…”
“Allah allah, neyse, koy bakalım çayları.”
“Bu iş yüzünden çayı demleyemedim usta, şimdi koyarım”
“Olsun ziyanı yok” diyen usta gözlerini kısıp, pantolonuma dikiyor gözlerini, “Gel bakayım sen, ne oldu bacağına?”
Bende aynı yere bakıyorum ama birşey göremiyorum.
İsmail usta eliyle şişkinliğe dokunuyor.
Aman allahım, top, cam top! Nasılda unuttum.
Birden kıpkırmızı oluyorum, bir sıcaklık kaplıyor yüzümü, yutkunarak elimi cebime atıyorum.
“Depodaki sandıktan aldım usta. Dün Akşam takımları temizleyip yerine kaldırırken, üst katın camı açık kalmış mı diye bakmaya yukarı çıktım. Karanlıkta dışarıdan sandığa vuran ışıkla bu parlayınca ne olduğunu merak ettim. Sormak için yanıma aldım, esastan da bu ne usta?”
Heyecanım dinmişti, gerçekten de kötü birşey yaptığımı düşünmüyordum, sadece merak etmiştim.
Ustam bir yandan ocağın altını yakıyor, bir yandan da bana cevap veriyordu.
“O merak ettiğin şey genelde denizlerde kullanılan bir pusula. Hangi yöne gittiğini gösterir. Nereye gidersen git üstündeki işaretlere bakarsan kaybolmazsın. Tabii arabada ne işi var diyeceksin, bir zamanlar modaydı, her arabanın ön camının içine yapıştırılırdı. Sanki İstanbul’da yol soracak adam kalmamışta, pusulayla yol bulacaklar.”
Yanıma gelip oturdu.
“Az daha unutuyordum, al bakalım şunu, dün akşam çakmağı düşürünce bir de baktım kayaların arasında bu, senin olsun. Tam da denk geldi, bundan sonra yukarı çıkınca karanlıkta kalmazsın.”
İnanamıyordum, ustamın elindeki benim fenerimdi. Sevinçten dayanamadım sarıldım boynuna “Sağol usta”
Böylece günler geçti, yaz tatilimin son haftasına yaklaşıyordum. İşler genel bir düzene oturmuş, artık neler yapabileceğimi öğrenmiş, hatta takım vermek için ustamın yanına, arabanın altına girince, zaman zaman kendimi bütün arabalardan anlayan, usta bir tamirci sandığım bile oluyordu.
Her sabah çöpçüyle olağan izmarit muhabbeti ve her akşam elimin yüzümün kiri için bağırıp duran annem haricinde her şey yolundaydı.
Taa ki tamirhanedeki son günüme kadar…
O gün yine sıradan işlerimi yapıp, ustama yardım ediyordum. Büyük bir motorun tamiri bitmiş, temizlenip, eskisi gibi, arabaya, yerine monte edilecekti.
Ustam büyükçe bir leğene benzin doldurmuş içine de motorun ufak tefek parçalarını boca etmişti.
“Senin kuvvetin yetmez” diye beni kenara itip, eline de zımparayı aldı. Bir güzel parçaları benzinle leğende yıkayıp tek, tek zımparalamaya başladı.
Önce “Senin kuvvetin yetmez” demesine bozulmuş, ama sonra, onun bütün kuvvetinle, parçaları zımparalamaya çalışırken terleyen alnını görerek, pekte tahmin ettiğim gibi kolay bir iş olmadığını anlamıştım.
Yer yer, leğenin çevresinde, sağa sola dökülmüş benzin lekelerinin içindeki rengârenk yansımaları seyrederken, İsmail ustanın sesiyle irkildim.
“Koş bana yukarıdan zımpara kutusunu getir, bunlar gebermiş”
Merdivenleri ikişer ikişer trabzandan tutarak çıkıyordum ki “Voff” diye bir ses ve hemen ardından, ustamın “Yandım!” diye bağırmasını duydum. Palas pandıras, yarı yuvarlanarak ustama doğru koşmaya başladım.
İsmail ustanın saçları, beyaza yakın sapsarı bir ateşle yanarken, irili ufaklı alev dilleri elbisesinin üzerinde geziniyordu.
Kendisini o anki panikle arkaya atınca, biraz olsun uzaklaştığı cehennem ateşinden beter leğendeki alevler; vücudunun tamamı toprağa gömülmüş bir ejderhanın açıkta kalan ağzından fışkırır gibi, neredeyse iki metreye ulaşıp, sıcaklığını yüzümüze vuruyordu.
Yardıma ilk koşan da, yangını başlatan sönmemiş izmariti, böyle bir şeye hiç ihtimal vermeden kaldırıma atan çöpçü oldu.
Tüm giysilerini çıkarıp İsmail ustanın üzerini sararak yanmasını önleyen çöpçü, olayın hem faili hem de kahramanıydı.
Şaşkınlığını üzerinden atınca İsmail ustanın ilk lafı “Ucuz kurtulduk” oldu.
Karşı apartmandaki duvarları sigara paketi kaplı komşu “Geçmiş olsun, geçmiş olsun” diye bağırıyordu.
Olay anında çevreden yardıma koşan esnaf ise, üzerine düşeni yapmış olmanın rahatlığı ile bir yandan İsmail ustayı teselli ediyor, bir yandan da yanıkların yol açtığı yaraları kontrol ediyorlardı.
Kel bakkal olağanüstü tıbbi bir buluş yapmış gibi “Buz! Buz!” diye bağırdı.
Herkes öylece ona bakıyordu.
Karşı apartmandaki komşu “Gel oğlum gel, yengen versin sana” diye yukarıdan seslendi.
Ben onların kapısına doğru koşarken, dükkânın önündekilere, biraz da havayla “Yeni aldık buzdolabını, yoksa bu sıcaklar çekilir mi?” diyordu.
Merdivenleri çıkarken üst kattan, daha önceden açık bırakılmış, beni bekleyen kapıdan süzülen ışık, apartmanın içini yarı yarıya aydınlatıyordu.
Çıkarılan buzlardan birinin lavoboya düşünce çıkardığı tangırtılı yuvarlanma sesine, buzlukla fayansa vurma sesi karışıyordu.
Kapının önüne geldim bakışlarım, hep salonda, hiç ayrılmadan camda oturan adama yöneldi.
Bir an nefes alamadım.
Orada öylece dondum.
Daha önce, bir kaç kez gördüğüm teyze “E! Alsana oğlum.” diye beni, buzları koyduğu kapla dürtmese, herhalde sonsuza kadar orada öyle donmuş gibi kalacaktım.
Birden ustam aklıma geldi.
Kaptım buzları, fırladım merdivenlerden.
Apartman kapısına gelişim ve koşarak ustamın yanına varmam sanki bir, iki saniye sürdü.
Ustama ” Usta, usta” dediğim anda, İsmail usta yüzünü buruşturup, “Biliyorum, biliyorum, belden aşağısı yok adamın, sigara yüzünden kesmişler bacaklarını. O da ancak kutularını toplayıp, koleksiyonunu yapıyor şimdi sigaraların” diyerek, kendi haline bakmadan üzülüp başını öne eğdi.
Kurtulmak için
———–Bugün / İlhan———
Buradakiler, yıllar önce, dereye yakın, minik bir yamacı, mezarlık olarak ayırmışlardı, ama mezarlık, gecekondu semtindeki insanların fakirliği ve bakımsızlığı yüzünden, hastalıklı bir vücutta genişleyerek, tüm bedeni ele geçirmeye çalışan kanser gibi, bütün insanları ele geçirmek istercesine yayılıp duruyordu…
Küçük mezarlığa ayrılan alan, gittikçe büyümüş, çok önceleri de, oturduğu apartmanın duvarına kadar dayanmıştı… Bu yüzden, bekâr olmasına rağmen hiç sorun çıkarmadan, düşük bir kirayla, evi hemen vermişlerdi…
Buraya taşındığı ilk günlerdeki gibi olsaydı, bu mezarlığın yanından geçer, şöyle bir alışkanlıkla, taşların üzerini okur, yorgun bedenine bir de üzüntüyle karışık, belirsiz sıkıntılar ekleyerek eve ulaşırdı. Oysa şimdi mezarlığa her baktığında aklına sadece tavuklar geliyor ve gözünün önünde o günkü manzara canlandıkça ister istemez gülümsüyordu…
Gece vardiyasında öylesine yorulmuştu ki, ayağını kaldırıp kendini her ileri atışında, sanki kaldırdığı ayağını ileriye atmıyordu da, yere basan ayağının altıyla dünyayı itiyordu…
Merdivenleri çıktı, mavi boyalı, uyduruk demir kapıyı açıp, içeri girdi. İttiği kapının kapanmasıyla aynı anda, ceketini çıkarıp yere attı…
Duvarları boydan boya fayansla kaplı banyoya girdi. Aynada kendine baktı ve kendisini hiç beğenmedi. Aynadaki görüntüsünün de arkasında, kendi arkasındaki duvarlarda duran fayanslar görünüyordu. Resim derslerinde, kâğıtları karelere bölerek çalışan, yeni öğrencilerin kâğıtlarındaki gibi, karelerin arasında yamuk yumuk bir yüz duruyordu, bu kendiydi ve hiç beğenmemişti. Hayatındaki her şey ne kadar tersti; herkes sabah kalktıktan sonra elini yüzünü yıkardı, o ise sabah yatmadan önce.
Bir süre daha böyle yaşamaya mecburdu, gündüzleri görünmemek için geceleri çalışmak zorundaydı…
Yatak odasındaki dağınıklık, akşam nasıl bıraktıysa öyle duruyordu. Divanın öbür ucundaki bir şeye uzanırcasına, kendini yatağın üzerine bırakıverdi. Bu gün 21 Eylül’dü “yedi ay olmuş” diye düşündü.
“Katkı olsun” diye bitişikteki eve kurulan halı tezgâhının sesi, taşta sürüklenen kazanın, itilince duvara çarpması gibi kafasının içinde, bir o yana, bir bu yana gidip geliyordu…
Uyumaya çalışırken, kendini süslü kadife kutuların içine kaplanmış aynalar gibi çok yalnız hissetti, kendinden başka kimse, kendini göremiyordu… Az kalmıştı… Kâğıdı alınca bunların hepsi bitecekti, her şey Atıf beye bağlıydı artık…
İşte o zaman, hiçbir şey yapmak zorunda kalmayacaktı. Bu iğrenç evi de, bu iğrenç semti de, işini de, okulunu da her şeyi geride bırakarak kurtulacaktı buralardan. Buraya ait ne varsa unutup gidecekti, bir tek o’nu unutması mümkün değildi.
İnsan kandırıldığını anlasa bile aşk unutulmuyordu…
Uykuya daldı… Boş bir arazide her yer tavuklarla kaplıydı… Ortalarında bir yerde Pervin gülerek ona bakıyordu, “Demek ben ne dersem, ama ne istersem yaparsın ha? Demek beni bu kadar çok seviyorsun? Şimdi de hepsini yakalar mısın benim için?”
———–Üç ay önce / Avukat Atıf bey’in bürosu ———
Babasının okuldan arkadaşı, Atıf bey, iyi bir avukattı.
“Tek yol bu, başka kurtuluşun yok.” diyor, başka bir şey demiyordu…
“Kaza falan desek?”
“Haydi, üçü beşi kaza, ellisinin de kaza olduğuna kim inanır?”
“Nasıl olur? Sonra nasıl yaşarım o halde?”
“Orasını yaparken düşünecektin. Hadi hadi üzme kendini, kim bilecek bizden başka? Babanın hatırı var, yoksa asla böyle bir işe girmem, istedikleri tazminatı ömür boyu çalışsan veremezsin. Dua et sen, karşımızdakiler öyle çok kuvvetli değiller… Aman, bu arada sakın fazla ortalarda görünme, yapabiliyorsan geceleri çalış, hatta işe bile gidip gelme. Kâğıdı alınca çeker gidersin buralardan… Dayan biraz, hastanede tanıdıklarım var, en fazla bir, iki ay sürer”
“İki ay nasıl beklerim, şimdi alamaz mıyız?”
“Öyle bildiğin gibi kolay değil bu işler. Başhekimi bulacağız, derdimizi anlatacağız; böyle böyle olmuş, sırf sevdiği kız ‘madem beni çok seviyorsun, ben ne istesem yapar mısın?’ dediği için olmuş. Gençtir, bir yardım edin artık, kandırmışlar bir kere. Sizin sayenizde kurtulsun bu işten, biz de yarın öbür gün size lazım oluruz diyeceğiz. Dur bakalım bir sen, bekle biraz, hem kocaman adamsın sen, nasıl kalkar da küçük bir çocuk gibi, sırf bir kız ‘yapar mısın?’ dedi diye, çiftlikteki bütün tavukları serbest bırakırsın?”
“O sadece ‘sırf bir kız’ değil, çok seviyordum, gözüm hiçbir şeyi görmüyordu.”
“iyi o zaman, madem şimdi gözün bir şeyleri görüyor, iyice anlaman lazım, o kâğıdı almadan kurtulamazsın mahkemeden, bu senin iyiliğin için…
———–Dört ay önce / İlhan’ın babası———
“İt sıpası, ben seni oku diye göndermedim mi buraya?”
Babası bağırıyor, İlhan başını önüne eğmiş, dinliyordu…
“Sen yurttan taşın, ev tut, bir de sevgili, oooh, böyle bir okul varsa beni de, yazdırın, ulan biz şimdi nasıl veririz onbin tavuğun parasını?”
“Onbin değil, yedibin”
“Başlatma şimdi yedine de onuna da”
“İnanamıyorum, sen nasıl böyle bir şeyi yaparsın?”
“Ben de bilmiyorum işte, oldu bir kere”
“Oldu bir kere ha? Ulan benim salak oğlum nasıl böyle bir şeye kanarsın?”
‘Yapar mısın?’ dedi, yaptım.”
“İyi ..k yedin… Karı seni daha ilk gün gözüne kestirmiş, daha şurada iki günde ben anladım, sen nasıl anlamadın ulan?”
“Bu kadar mı safsın oğlum sen?”
“Bütün kabahat ananda, ama ben ona dedim, girer bir karı kız bunun aklına, bilmez bizimki böyle şeyleri, daha ilk kuyruksallayanın peşine düşer, kandırırlar, ama yok illa onun dediği olacak ya, ne bakıyorsun, na, anan orada inanmıyorsan aç telefonu sor. Dedi mi babam demedi mi de, de bakalım ne diyecek?”
“Yarın adam gibi giyin avukat geliyor, erkenden onun yanına gideceğiz, bana anlattıklarının hepsini ona da anlat, bir bir, hiç birini atlamadan, pastanede tanıştık, önce bana yaklaştı arkadaş oldu, aşık etti, yattık kalktık, beni kullandı, sonra ne isterse yaptırdı de… De de, ne salak olduğunu o da anlasın, acır da belki yardım eder, bulur bir şeyler…”
“Onların da tavuk çiftliği olduğunu nereden bilebilirdim baba? Ben de inanamadım ilk önce”
———–Beş ay önce / Çiftlik———
“Alo? Alo…”
“Buyrun alo… ben bekçi ipraam”
“Altın kanat çiftliği değil mi orası?
“He! Altın ganat, ne vardı?”
“Bizim geciken bir siparişimiz vardı, müdüre bağlayabilir misiniz?”
“Bağlayaman, müdür bey yoğlar”
“İyi o zaman başka birini verin”
“Veremen, benden başkası yok.”
“Bizim siparişler ne olacak beyefendi?”
“Valla sizin sipanişleri, yakalıyolar”
“Yakalıyorlar mı? Nerede?”
“Mezarlıkta”
“Ne? Hastalık mı sardı tavuklara?
“Yok beyim, firar ettiler, mezarlık yeşil ya, en çoğu oraya kaçmış”
“Mezarlığa mı kaçmış?”
“He valla, hem bizim çiftlikteki perisonel, hem yandaki pavrikanın gececileri, bütün ahali tavuk peşinde, geçenlerde itin biri bütün kapıları açıp tavukları toptan salmış, dağ taş tavuk oldu buralar, topla topla bitmiyor…
“Görüp durduran olmadı mı, bekçi yok muymuş orada?”
“Biz neciyiz beyim? Her daim vazifemin başındaaaa, bööööyle…”
“E! Sen niye görmedin?”
“Borç namazım vardı beyim, naapalım, namaz da mı kılmayaydık”
“Biz ne yapacağız şimdi, parasını da göndermiştik”
“Valla yakınsan atla arabaya gel, sen de topla…”
“Mezarlıktan alınan tavuk yenir mi artık, millet bir duyarsa…
“Duymayan kaldı mı ki, bütün mahalle kar yağmış gibi, bembayaz ortalık”
———–Bugün / İlhan———
Çok uzun zamandır çalan zili nihayet duymuştu. Aceleyle terden sırılsıklam olan gömleğini çıkardı.
“Geldim, bir dakika…”
“Merhaba. Bunu Avukat Atıf Bey yolladı, fotokopiymiş, onda da bir tane kalsın, bakarsın lazım olur dedi…”
“Sağol”
Kapıyı kapadı, kâğıdı okudu… Bir sigara yaktı…
Kendi kendine düşünmeye başladı.
Çocukken, arkadaşlarımızla yapacak hiç bir şey bulamayınca, bir kağıda “kaçın delidir” yazar, sırayla içimizden birini seçer, sonra sokaktan geçenlerden, en masum görüneni gözümüze kestirip, kağıdı zorla eline sıkıştırırdık, adam neye uğradığını anlamadan “hebelebelebe” diye bağırıp kaçardık.
Bu küçük oyun bitip, bir araya geldiğimizde, adamın kâğıdı açınca suratının nasıl olduğunu birbirimize anlatıp, deli gibi gülerdik.
Pervin burada olsaydın da yüzümü görüp gülseydin…
Yıllar sonra o kâğıt dönüp dolaşıp benim elime geri geldi… Hem de resmen…
“Akli dengesi yerinde olmadığından, cezai ehliyetten muaftır…”
Buradakiler, yıllar önce, dereye yakın, minik bir yamacı, mezarlık olarak ayırmışlardı, ama mezarlık, gecekondu semtindeki insanların fakirliği ve bakımsızlığı yüzünden, hastalıklı bir vücutta genişleyerek, tüm bedeni ele geçirmeye çalışan kanser gibi, bütün insanları ele geçirmek istercesine yayılıp duruyordu…
Küçük mezarlığa ayrılan alan, gittikçe büyümüş, çok önceleri de, oturduğu apartmanın duvarına kadar dayanmıştı… Bu yüzden, bekâr olmasına rağmen hiç sorun çıkarmadan, düşük bir kirayla, evi hemen vermişlerdi…
Buraya taşındığı ilk günlerdeki gibi olsaydı, bu mezarlığın yanından geçer, şöyle bir alışkanlıkla, taşların üzerini okur, yorgun bedenine bir de üzüntüyle karışık, belirsiz sıkıntılar ekleyerek eve ulaşırdı. Oysa şimdi mezarlığa her baktığında aklına sadece tavuklar geliyor ve gözünün önünde o günkü manzara canlandıkça ister istemez gülümsüyordu…
Gece vardiyasında öylesine yorulmuştu ki, ayağını kaldırıp kendini her ileri atışında, sanki kaldırdığı ayağını ileriye atmıyordu da, yere basan ayağının altıyla dünyayı itiyordu…
Merdivenleri çıktı, mavi boyalı, uyduruk demir kapıyı açıp, içeri girdi. İttiği kapının kapanmasıyla aynı anda, ceketini çıkarıp yere attı…
Duvarları boydan boya fayansla kaplı banyoya girdi. Aynada kendine baktı ve kendisini hiç beğenmedi. Aynadaki görüntüsünün de arkasında, kendi arkasındaki duvarlarda duran fayanslar görünüyordu. Resim derslerinde, kâğıtları karelere bölerek çalışan, yeni öğrencilerin kâğıtlarındaki gibi, karelerin arasında yamuk yumuk bir yüz duruyordu, bu kendiydi ve hiç beğenmemişti. Hayatındaki her şey ne kadar tersti; herkes sabah kalktıktan sonra elini yüzünü yıkardı, o ise sabah yatmadan önce.
Bir süre daha böyle yaşamaya mecburdu, gündüzleri görünmemek için geceleri çalışmak zorundaydı…
Yatak odasındaki dağınıklık, akşam nasıl bıraktıysa öyle duruyordu. Divanın öbür ucundaki bir şeye uzanırcasına, kendini yatağın üzerine bırakıverdi. Bu gün 21 Eylül’dü “yedi ay olmuş” diye düşündü.
“Katkı olsun” diye bitişikteki eve kurulan halı tezgâhının sesi, taşta sürüklenen kazanın, itilince duvara çarpması gibi kafasının içinde, bir o yana, bir bu yana gidip geliyordu…
Uyumaya çalışırken, kendini süslü kadife kutuların içine kaplanmış aynalar gibi çok yalnız hissetti, kendinden başka kimse, kendini göremiyordu… Az kalmıştı… Kâğıdı alınca bunların hepsi bitecekti, her şey Atıf beye bağlıydı artık…
İşte o zaman, hiçbir şey yapmak zorunda kalmayacaktı. Bu iğrenç evi de, bu iğrenç semti de, işini de, okulunu da her şeyi geride bırakarak kurtulacaktı buralardan. Buraya ait ne varsa unutup gidecekti, bir tek o’nu unutması mümkün değildi.
İnsan kandırıldığını anlasa bile aşk unutulmuyordu…
Uykuya daldı… Boş bir arazide her yer tavuklarla kaplıydı… Ortalarında bir yerde Pervin gülerek ona bakıyordu, “Demek ben ne dersem, ama ne istersem yaparsın ha? Demek beni bu kadar çok seviyorsun? Şimdi de hepsini yakalar mısın benim için?”
———–Üç ay önce / Avukat Atıf bey’in bürosu ———
Babasının okuldan arkadaşı, Atıf bey, iyi bir avukattı.
“Tek yol bu, başka kurtuluşun yok.” diyor, başka bir şey demiyordu…
“Kaza falan desek?”
“Haydi, üçü beşi kaza, ellisinin de kaza olduğuna kim inanır?”
“Nasıl olur? Sonra nasıl yaşarım o halde?”
“Orasını yaparken düşünecektin. Hadi hadi üzme kendini, kim bilecek bizden başka? Babanın hatırı var, yoksa asla böyle bir işe girmem, istedikleri tazminatı ömür boyu çalışsan veremezsin. Dua et sen, karşımızdakiler öyle çok kuvvetli değiller… Aman, bu arada sakın fazla ortalarda görünme, yapabiliyorsan geceleri çalış, hatta işe bile gidip gelme. Kâğıdı alınca çeker gidersin buralardan… Dayan biraz, hastanede tanıdıklarım var, en fazla bir, iki ay sürer”
“İki ay nasıl beklerim, şimdi alamaz mıyız?”
“Öyle bildiğin gibi kolay değil bu işler. Başhekimi bulacağız, derdimizi anlatacağız; böyle böyle olmuş, sırf sevdiği kız ‘madem beni çok seviyorsun, ben ne istesem yapar mısın?’ dediği için olmuş. Gençtir, bir yardım edin artık, kandırmışlar bir kere. Sizin sayenizde kurtulsun bu işten, biz de yarın öbür gün size lazım oluruz diyeceğiz. Dur bakalım bir sen, bekle biraz, hem kocaman adamsın sen, nasıl kalkar da küçük bir çocuk gibi, sırf bir kız ‘yapar mısın?’ dedi diye, çiftlikteki bütün tavukları serbest bırakırsın?”
“O sadece ‘sırf bir kız’ değil, çok seviyordum, gözüm hiçbir şeyi görmüyordu.”
“iyi o zaman, madem şimdi gözün bir şeyleri görüyor, iyice anlaman lazım, o kâğıdı almadan kurtulamazsın mahkemeden, bu senin iyiliğin için…
———–Dört ay önce / İlhan’ın babası———
“İt sıpası, ben seni oku diye göndermedim mi buraya?”
Babası bağırıyor, İlhan başını önüne eğmiş, dinliyordu…
“Sen yurttan taşın, ev tut, bir de sevgili, oooh, böyle bir okul varsa beni de, yazdırın, ulan biz şimdi nasıl veririz onbin tavuğun parasını?”
“Onbin değil, yedibin”
“Başlatma şimdi yedine de onuna da”
“İnanamıyorum, sen nasıl böyle bir şeyi yaparsın?”
“Ben de bilmiyorum işte, oldu bir kere”
“Oldu bir kere ha? Ulan benim salak oğlum nasıl böyle bir şeye kanarsın?”
‘Yapar mısın?’ dedi, yaptım.”
“İyi ..k yedin… Karı seni daha ilk gün gözüne kestirmiş, daha şurada iki günde ben anladım, sen nasıl anlamadın ulan?”
“Bu kadar mı safsın oğlum sen?”
“Bütün kabahat ananda, ama ben ona dedim, girer bir karı kız bunun aklına, bilmez bizimki böyle şeyleri, daha ilk kuyruksallayanın peşine düşer, kandırırlar, ama yok illa onun dediği olacak ya, ne bakıyorsun, na, anan orada inanmıyorsan aç telefonu sor. Dedi mi babam demedi mi de, de bakalım ne diyecek?”
“Yarın adam gibi giyin avukat geliyor, erkenden onun yanına gideceğiz, bana anlattıklarının hepsini ona da anlat, bir bir, hiç birini atlamadan, pastanede tanıştık, önce bana yaklaştı arkadaş oldu, aşık etti, yattık kalktık, beni kullandı, sonra ne isterse yaptırdı de… De de, ne salak olduğunu o da anlasın, acır da belki yardım eder, bulur bir şeyler…”
“Onların da tavuk çiftliği olduğunu nereden bilebilirdim baba? Ben de inanamadım ilk önce”
———–Beş ay önce / Çiftlik———
“Alo? Alo…”
“Buyrun alo… ben bekçi ipraam”
“Altın kanat çiftliği değil mi orası?
“He! Altın ganat, ne vardı?”
“Bizim geciken bir siparişimiz vardı, müdüre bağlayabilir misiniz?”
“Bağlayaman, müdür bey yoğlar”
“İyi o zaman başka birini verin”
“Veremen, benden başkası yok.”
“Bizim siparişler ne olacak beyefendi?”
“Valla sizin sipanişleri, yakalıyolar”
“Yakalıyorlar mı? Nerede?”
“Mezarlıkta”
“Ne? Hastalık mı sardı tavuklara?
“Yok beyim, firar ettiler, mezarlık yeşil ya, en çoğu oraya kaçmış”
“Mezarlığa mı kaçmış?”
“He valla, hem bizim çiftlikteki perisonel, hem yandaki pavrikanın gececileri, bütün ahali tavuk peşinde, geçenlerde itin biri bütün kapıları açıp tavukları toptan salmış, dağ taş tavuk oldu buralar, topla topla bitmiyor…
“Görüp durduran olmadı mı, bekçi yok muymuş orada?”
“Biz neciyiz beyim? Her daim vazifemin başındaaaa, bööööyle…”
“E! Sen niye görmedin?”
“Borç namazım vardı beyim, naapalım, namaz da mı kılmayaydık”
“Biz ne yapacağız şimdi, parasını da göndermiştik”
“Valla yakınsan atla arabaya gel, sen de topla…”
“Mezarlıktan alınan tavuk yenir mi artık, millet bir duyarsa…
“Duymayan kaldı mı ki, bütün mahalle kar yağmış gibi, bembayaz ortalık”
———–Bugün / İlhan———
Çok uzun zamandır çalan zili nihayet duymuştu. Aceleyle terden sırılsıklam olan gömleğini çıkardı.
“Geldim, bir dakika…”
“Merhaba. Bunu Avukat Atıf Bey yolladı, fotokopiymiş, onda da bir tane kalsın, bakarsın lazım olur dedi…”
“Sağol”
Kapıyı kapadı, kâğıdı okudu… Bir sigara yaktı…
Kendi kendine düşünmeye başladı.
Çocukken, arkadaşlarımızla yapacak hiç bir şey bulamayınca, bir kağıda “kaçın delidir” yazar, sırayla içimizden birini seçer, sonra sokaktan geçenlerden, en masum görüneni gözümüze kestirip, kağıdı zorla eline sıkıştırırdık, adam neye uğradığını anlamadan “hebelebelebe” diye bağırıp kaçardık.
Bu küçük oyun bitip, bir araya geldiğimizde, adamın kâğıdı açınca suratının nasıl olduğunu birbirimize anlatıp, deli gibi gülerdik.
Pervin burada olsaydın da yüzümü görüp gülseydin…
Yıllar sonra o kâğıt dönüp dolaşıp benim elime geri geldi… Hem de resmen…
“Akli dengesi yerinde olmadığından, cezai ehliyetten muaftır…”
Berber Sami
Berber Sami abinin anısına…
Bekçi, mezarın ayakucundaki karaltıya sessizce arkasından yaklaştı.
Kenardaki toprakları mezarın üzerine taşıyan adamın omuzuna, copunun ucunu bastırarak seslendi.
– Sakın kıpırdama.
Adam sıçrayıp, bir an için korkuyla ayağa kalkmaya yeltendiyse de omuzundaki copun ağırlığıyla tekrar dizlerinin üstüne çöktü. Eliyle damağını kaldırıp derin bir nefes aldıktan sonra kalbini tuttu.
– Yüreğime iniyordu.
Adamın yüzünü görmek için “Dön!” diyen bekçi, copunu yavaşça geri çekti.
– Ne yapıyorsun bu saatte burada? Hırsız mısın lan yoksa sen?
– Aman abi ne hırsızı…
– Hırsız değilsen gecenin bu vakti ne işin var mezarlıkta? Çıkar bakayım kimliğini… Yavaş haa… Bir yanlışta yakarım bak karışmam.
Yavaşça elini cebine götüren adam cüzdanını çıkarıp kimliğini bulup bekçiye uzattı.
– İşte abi buyur kimliğim.
Aldığı kimliği ışığa tutmak için havaya kaldıran bekçi, bir adama bir kimliğe baktı.
– Adın ne?
– Adnan.
– Bu saatte burada ne işin var Adnan?
– Mezar ziyareti diyelim abi.
– Anlaşıldı, senin ziyaret bu gece nezarethanede bitecek herhalde… Bu saatte mezar ziyareti mi olur ulan? Dalga mı geçiyorsun? Gündüzler torbaya mı girdi?
– Abi vallahi kötü bir niyetim yok.
– Onu bunu bilmem, yürü karakola gidiyoruz.
– Aman abi gözünü seveyim.
– Ne bileyim ben senin mezarlığa hırsızlık için girmediğini?
– İzin ver ispatlayayım abi.
– Nasıl ispatlayacaksın ulan? Her şey gün gibi apaçık ortada.
– Yalanım varsa yarına çıkmayayım, nah şu mezarda yatan Sami abi için geldim vallahi.
Bekçi, gözlerini Adnan’dan ayırmadan, temkinli adımlarla mezarın başına doğru ilerleyip taşı okudu; “Sami ………. , ruhuna El Fatiha.” Ardından bir iki fısırtıyla dudaklarını kıpırdatıp ellerini yüzüne değdirerek “Amin.” dedi.
– Gerçekten de Sami’ymiş merhumun ismi. Ama senin de önceden okumadığını nereden bileyim?
– Vallahi değil abi, kendisini yakından tanır çok severdim. Yarın bir hafta olacak.
– Bunlar ispat sayılmaz.
– Böyle fakir bir semtte, böyle fakir fukaranın mezarında ne olacak da hırsız olsun abi? Bugüne kadar burada bir tane hırsızlık vaka’sına rastlanmış mı hiç?
– Bak bu doğru ama ya ilkine ben şahit oluyorsam.
– Pekiyi abi kazmaktan başka çarem kalmıyor o zaman.
– Delirdin mi ulan katiyyetlen olmaz. Hem günah zaten. Hem de adamı görüp ne yapacağım? “Evet bekçi bey, bu arkadaş benim ziyaretçimdir.” mi diyecek merhum? Tövbe, tövbee beni de günaha sokuyorsun bak.
– Yok abi, olur mu hiç öyle şey? Ben kazayım derken ayakucuna küçük bir kutu gömdüm onu çıkarıp gösterecektim.
– Allah, allah… Ne kutusuymuş ulan bu? Kaz çabuk. Ulan sen nasıl Müslüman evladısın? Günah değil mi böyle şeyler bizim dinimizde?
– Abi vallahi de, billahi de Sami abinin vasiyetiydi. Kutuda da sadece bir makas, bir tarak, bir de ustura var. Tıraş kutusu yani… Merhum berberdi de.
– Hiç de böyle şey duymadım. Firavun mu lan bu, eşyalarını da yanına gömüyorsun.
– Yok be abi. Garibanın, yalnızın, boynu büküğün biriydi Sami abi. Ben kendimi bildim bileli bizim mahallenin berberiydi. Benim babam daha ben doğmadan ölmüş, o da babasız büyümüş, belki bu yüzden birbirimizi iyi anlardık, hep kollardı beni. Yeri geldi baba oldu yeri geldi arkadaş oldu.
– Çıkart kutuyu. Eğer varsa öyle bir kutu, bırakacağım lan seni. Az manyak değilmişsin sen.
– Kutuyu geri koyacak mıyız abi?
– Hele bir çıkart da düşünürüz.
Adnan bir yandan mezarın ayakucuna yakın bir yeri yavaş yavaş eliyle açıyor, bir yandan da başında dikkatle kendini gözleyen bekçiye Berber Sami’yi anlatıyordu.
– Gostivar’dan gelmiş zamanında, kendi deyimiyle “Güçmen”di. Bizden çok severdi buraları. Hep azla yetinmesini bilen, buraların bolluğunu kıymetini bilmediğimiz için bize kızan, candan, olduğu gibi biriydi.
– Dur bakayım! Dur! Ne var öyle senin ceketinin cebinde?
– Bir şey değil abi. Tekel birası.
– Ulan hiç mezarlığa içki sokulur mu?
– Kendime değil abi… Sami abiye.
– Ohoo! Sen iyice sıyırmışsın. İşimiz var senle.
– Vasiyet abi, vallahi vasiyet, yoksa böyle bir şey yapar mıyım hiç? Söz verdim bir kere, boynumun borcu. Sami abi Tekel birasını elinden düşürmezdi. Beyaz önlüğünün cebinden çıkarttığı şişeden bir fırt çekip arkasından da üzüntülü üzüntülü başını sallar ve karşısındaki kim olursa olsun “Tito gitti, Yugoslavya bitti.” derdi. Ahh! Sami abi, ahh!
– Değişik bir adammış.
– Bir tanısaydın sen de severdin abi. Dükkânının bulunduğu pasajın üstündeki düğün salonunda bir düğün olmasın; davul zurnayı duyar durmaz koltukta bıraktığı, yüzünün yarısı köpüklü müşteriye bile aldırmadan hemen dışarı fırlardı. Ayağında beyaz sünger tokyolarla yukarı çıkar, davetlilerin “Bu da kim?” diyen bakışları altında pistin ortasına atlar, ellerini taa havaya kaldırıp başının üstünde birleştirerek, döne döne oynamaya başlardı. Çalan hava ne olursa olsun hiç ayırt etmez, biraz neşesini bulunca da cebinden birasını çıkarıp bir fırt aldıktan sonra mutlaka mutluluklar dileyip, cebindeki üç-beş kuruşu da ya geline, ya damada takar, tekrar dükkana dönerdi.
– Aşağıda bekleyen müşteri bir şey deyip kızmaz mı peki?
– Kızmak mı? Ne kızması, onun öyle tatlı bir dili vardır ki ne yaparsa yapsın kızmak kimsenin aklına bile gelmez.
– Diyelim biri kızdı.
– Kimse kızmaz diyorum… Ama diyelim biri kızdı; hemen eliyle koluyla karşısındakine öyle bir ciddi ciddi “Gostivar’da gürdüm ben bir deprem, te booyle karşıki dağların ucu değerdi bizim evin önüne. Olsaydı şimdi deprem, daha iyiydi?” derdi ki, kim olsa dayanamaz güler, kızgınlığı falan kalmazdı.
– Çıkarttın mı? Ver bakayım şu kutuyu.
Adnan’ın çekine çekine kendisine uzattığı kutuyu eline alıp kapağını açan bekçi gerçekten de kutunun içinde söylenenler olduğunu görünce neredeyse hiç şaşırmadı.
– Önce inanmadım ama ne yapalım vazife. Kontrol etmek zorundayız biz de. Senin elinden yüzünden belli zaten temiz biri olduğun. Al bakalım koy bunu yerine.
– Dedim ya abi vasiyet, yoksa ne işim var benim mezarlıkta bu saatte. Hayır, gündüz millet görüp başka bir şey düşünür diye yani.
Adnan yerine koyduğu kutunun üstünü kapatırken bekçi sordu: “Hiç evlenmemiş mi?”
- İlk geldiğinde bir öğretmenle evlenmiş ama bir iki yıl sonra çocukları olmayınca, öğretmen hanım bunu boşamış. Benim anladığıma göre, içmeye bu yüzden başlamış olsa da bu olayın ardından yıllar geçtikçe Sami abi bunu da kendince eğlenceli hâle getirmişti. Soranlara da nerden bulduysa artık, yanında taşıdığı bir kâğıdı çıkarıp okurdu “Refakat-i yek vucudane neticesi, kelime-i muammayı izdivacın hali hep aynı…”
– Sen nasıl aklında tuttun bunu be?
– Sen de her gün elli kere duysaydın…
– Demek ki adamın içine yer etmiş acısı.
– Hem öyle… Hem öyle değil… Bir garip durum, bir garip adam. Hem neşeli, hem üzüntülü. Bir tek bu değil ki, beğendiği her şeyi böyle yazar, yanında taşırdı. Mesela ne zaman iki üç arkadaş içmeye, dışarılara bir yere gitsek, yine muhabbetin bir yerinde gülerken bu ayağa kalkar, inatla, cebinden çıkardığı kâğıtlar arasında bir şeyler arar, en sonunda da bir peçetenin üstüne yazdığı şarkının sözlerini bulur okumaya başlardı “Baharın gülleri açtı. Ah! Yine mahzundur bu gönlüm. Etrafa neşeler saçtı, beyhude geçti bu ömrüm.” Sonra dayanamaz ağlardı, bizi de ağlatırdı.
Adnan işini bitirip mezarın yanına oturunca, bekçi de Adnan’ın yanına oturdu. Anlattıkça daha da bir hüzünlenen Adnan sigarasını çıkarıp bekçiye tuttu. İkisi de sigaralarını yakınca Adnan derin bir nefes çekip anlatmaya devam etti.
– Sami abinin pek sağı solu belli olmazdı, hem neşeli, hem üzüntülü dedim ya; gülerken birden ağlar, ağlarken birden gülerdi. Bilmeyen deli sanır ama bir anlatsın sen de ağlarsın. Dükkânında kömür sobası vardı ve her zaman o sobanın altında küllere gömülü birkaç patates olurdu. Müşterisi varsa müşterisine, yoksa yoldan geçen çocuklara külde pişen patatesleri kendi ellerinle soyar, ağızlarına yedirirdi. İstemeyen, ağzını büzüştürüp, kendini geri çeken olursa “Gostivarda radyo çeksin diye dedem antene takardı patatesi. Evde kalmayınca lukma, gece kalkıp çiğ çiğ yerdik gizlice dedemden. Beğenmiyorsun şimdi sen şuncağızı?” deyip, birden ağlamaya başlardı.
Ya da birden, evden getirdiği torbayı kaptığı gibi dükkânından fırlar, çocukça bir neşeyle gülerek kuşlara bayat ekmek ufalamaya başlardı. “Kuşları çok seviyorsun Sami abi.” deyince başlardı gülerek anlatmaya: “Çok kurtardım ben unlardan be askerdeyken, sabahları su içeyim derken fark etmez bunlar suya girince ayakları buz tutar, hapis kalırlar su birikintisinde. Uçar ama aklı yoktur unların, ne yaparsın”
– Allah rahmet eylesin, iyi bir adamcağızmış. Burada çekmiş orada çekmez inşallah.
– Çok sulu gözdü Sami abi. Cennete gitse ağlayacak bir şey bulur yine o. Gagarin’den öncekilere bile ağlardı.
– O kim ki?
– Rusların kozmonotu, uzaya ilk çıkan insan.
– Ona neymiş ki elin gagalısından?
– Gagalı değil Gagarin, Yuri Gagarin ama o da ona ağlamıyordu ki zaten. Ondan öncekilere ağlıyordu. Bana hep derdi ki: “Bak Adnan, bunlar derler ya Gagarin uzaya ilk giden adamdır diye, gürmedim ümrümde boyle yalan. Gagarin ilk dönebilendi, süylemezler onu. Undan ünce bilmem ki kaç kişi gitti de dönemedi, kaldı taa uracıklarda. Na kaldır başcağzını bak hepten mezarlıktır uralar. Yazık günahtır be ya bilim için feda etmiştir bunlar kendini, gürür müsün ilim irfan aşkını?”
– Buna ağlıyor muydu esastan?
– Hem de nasıl… İki gözü iki çeşme.
– Kalk o zaman dök şu “Tekel”i berber Sami abimizin üstüne. Ama bir daha da gece vakti görmeyeyim seni buralarda. Kalk, kalk bakma öyle…
Bekçi, mezarın ayakucundaki karaltıya sessizce arkasından yaklaştı.
Kenardaki toprakları mezarın üzerine taşıyan adamın omuzuna, copunun ucunu bastırarak seslendi.
– Sakın kıpırdama.
Adam sıçrayıp, bir an için korkuyla ayağa kalkmaya yeltendiyse de omuzundaki copun ağırlığıyla tekrar dizlerinin üstüne çöktü. Eliyle damağını kaldırıp derin bir nefes aldıktan sonra kalbini tuttu.
– Yüreğime iniyordu.
Adamın yüzünü görmek için “Dön!” diyen bekçi, copunu yavaşça geri çekti.
– Ne yapıyorsun bu saatte burada? Hırsız mısın lan yoksa sen?
– Aman abi ne hırsızı…
– Hırsız değilsen gecenin bu vakti ne işin var mezarlıkta? Çıkar bakayım kimliğini… Yavaş haa… Bir yanlışta yakarım bak karışmam.
Yavaşça elini cebine götüren adam cüzdanını çıkarıp kimliğini bulup bekçiye uzattı.
– İşte abi buyur kimliğim.
Aldığı kimliği ışığa tutmak için havaya kaldıran bekçi, bir adama bir kimliğe baktı.
– Adın ne?
– Adnan.
– Bu saatte burada ne işin var Adnan?
– Mezar ziyareti diyelim abi.
– Anlaşıldı, senin ziyaret bu gece nezarethanede bitecek herhalde… Bu saatte mezar ziyareti mi olur ulan? Dalga mı geçiyorsun? Gündüzler torbaya mı girdi?
– Abi vallahi kötü bir niyetim yok.
– Onu bunu bilmem, yürü karakola gidiyoruz.
– Aman abi gözünü seveyim.
– Ne bileyim ben senin mezarlığa hırsızlık için girmediğini?
– İzin ver ispatlayayım abi.
– Nasıl ispatlayacaksın ulan? Her şey gün gibi apaçık ortada.
– Yalanım varsa yarına çıkmayayım, nah şu mezarda yatan Sami abi için geldim vallahi.
Bekçi, gözlerini Adnan’dan ayırmadan, temkinli adımlarla mezarın başına doğru ilerleyip taşı okudu; “Sami ………. , ruhuna El Fatiha.” Ardından bir iki fısırtıyla dudaklarını kıpırdatıp ellerini yüzüne değdirerek “Amin.” dedi.
– Gerçekten de Sami’ymiş merhumun ismi. Ama senin de önceden okumadığını nereden bileyim?
– Vallahi değil abi, kendisini yakından tanır çok severdim. Yarın bir hafta olacak.
– Bunlar ispat sayılmaz.
– Böyle fakir bir semtte, böyle fakir fukaranın mezarında ne olacak da hırsız olsun abi? Bugüne kadar burada bir tane hırsızlık vaka’sına rastlanmış mı hiç?
– Bak bu doğru ama ya ilkine ben şahit oluyorsam.
– Pekiyi abi kazmaktan başka çarem kalmıyor o zaman.
– Delirdin mi ulan katiyyetlen olmaz. Hem günah zaten. Hem de adamı görüp ne yapacağım? “Evet bekçi bey, bu arkadaş benim ziyaretçimdir.” mi diyecek merhum? Tövbe, tövbee beni de günaha sokuyorsun bak.
– Yok abi, olur mu hiç öyle şey? Ben kazayım derken ayakucuna küçük bir kutu gömdüm onu çıkarıp gösterecektim.
– Allah, allah… Ne kutusuymuş ulan bu? Kaz çabuk. Ulan sen nasıl Müslüman evladısın? Günah değil mi böyle şeyler bizim dinimizde?
– Abi vallahi de, billahi de Sami abinin vasiyetiydi. Kutuda da sadece bir makas, bir tarak, bir de ustura var. Tıraş kutusu yani… Merhum berberdi de.
– Hiç de böyle şey duymadım. Firavun mu lan bu, eşyalarını da yanına gömüyorsun.
– Yok be abi. Garibanın, yalnızın, boynu büküğün biriydi Sami abi. Ben kendimi bildim bileli bizim mahallenin berberiydi. Benim babam daha ben doğmadan ölmüş, o da babasız büyümüş, belki bu yüzden birbirimizi iyi anlardık, hep kollardı beni. Yeri geldi baba oldu yeri geldi arkadaş oldu.
– Çıkart kutuyu. Eğer varsa öyle bir kutu, bırakacağım lan seni. Az manyak değilmişsin sen.
– Kutuyu geri koyacak mıyız abi?
– Hele bir çıkart da düşünürüz.
Adnan bir yandan mezarın ayakucuna yakın bir yeri yavaş yavaş eliyle açıyor, bir yandan da başında dikkatle kendini gözleyen bekçiye Berber Sami’yi anlatıyordu.
– Gostivar’dan gelmiş zamanında, kendi deyimiyle “Güçmen”di. Bizden çok severdi buraları. Hep azla yetinmesini bilen, buraların bolluğunu kıymetini bilmediğimiz için bize kızan, candan, olduğu gibi biriydi.
– Dur bakayım! Dur! Ne var öyle senin ceketinin cebinde?
– Bir şey değil abi. Tekel birası.
– Ulan hiç mezarlığa içki sokulur mu?
– Kendime değil abi… Sami abiye.
– Ohoo! Sen iyice sıyırmışsın. İşimiz var senle.
– Vasiyet abi, vallahi vasiyet, yoksa böyle bir şey yapar mıyım hiç? Söz verdim bir kere, boynumun borcu. Sami abi Tekel birasını elinden düşürmezdi. Beyaz önlüğünün cebinden çıkarttığı şişeden bir fırt çekip arkasından da üzüntülü üzüntülü başını sallar ve karşısındaki kim olursa olsun “Tito gitti, Yugoslavya bitti.” derdi. Ahh! Sami abi, ahh!
– Değişik bir adammış.
– Bir tanısaydın sen de severdin abi. Dükkânının bulunduğu pasajın üstündeki düğün salonunda bir düğün olmasın; davul zurnayı duyar durmaz koltukta bıraktığı, yüzünün yarısı köpüklü müşteriye bile aldırmadan hemen dışarı fırlardı. Ayağında beyaz sünger tokyolarla yukarı çıkar, davetlilerin “Bu da kim?” diyen bakışları altında pistin ortasına atlar, ellerini taa havaya kaldırıp başının üstünde birleştirerek, döne döne oynamaya başlardı. Çalan hava ne olursa olsun hiç ayırt etmez, biraz neşesini bulunca da cebinden birasını çıkarıp bir fırt aldıktan sonra mutlaka mutluluklar dileyip, cebindeki üç-beş kuruşu da ya geline, ya damada takar, tekrar dükkana dönerdi.
– Aşağıda bekleyen müşteri bir şey deyip kızmaz mı peki?
– Kızmak mı? Ne kızması, onun öyle tatlı bir dili vardır ki ne yaparsa yapsın kızmak kimsenin aklına bile gelmez.
– Diyelim biri kızdı.
– Kimse kızmaz diyorum… Ama diyelim biri kızdı; hemen eliyle koluyla karşısındakine öyle bir ciddi ciddi “Gostivar’da gürdüm ben bir deprem, te booyle karşıki dağların ucu değerdi bizim evin önüne. Olsaydı şimdi deprem, daha iyiydi?” derdi ki, kim olsa dayanamaz güler, kızgınlığı falan kalmazdı.
– Çıkarttın mı? Ver bakayım şu kutuyu.
Adnan’ın çekine çekine kendisine uzattığı kutuyu eline alıp kapağını açan bekçi gerçekten de kutunun içinde söylenenler olduğunu görünce neredeyse hiç şaşırmadı.
– Önce inanmadım ama ne yapalım vazife. Kontrol etmek zorundayız biz de. Senin elinden yüzünden belli zaten temiz biri olduğun. Al bakalım koy bunu yerine.
– Dedim ya abi vasiyet, yoksa ne işim var benim mezarlıkta bu saatte. Hayır, gündüz millet görüp başka bir şey düşünür diye yani.
Adnan yerine koyduğu kutunun üstünü kapatırken bekçi sordu: “Hiç evlenmemiş mi?”
- İlk geldiğinde bir öğretmenle evlenmiş ama bir iki yıl sonra çocukları olmayınca, öğretmen hanım bunu boşamış. Benim anladığıma göre, içmeye bu yüzden başlamış olsa da bu olayın ardından yıllar geçtikçe Sami abi bunu da kendince eğlenceli hâle getirmişti. Soranlara da nerden bulduysa artık, yanında taşıdığı bir kâğıdı çıkarıp okurdu “Refakat-i yek vucudane neticesi, kelime-i muammayı izdivacın hali hep aynı…”
– Sen nasıl aklında tuttun bunu be?
– Sen de her gün elli kere duysaydın…
– Demek ki adamın içine yer etmiş acısı.
– Hem öyle… Hem öyle değil… Bir garip durum, bir garip adam. Hem neşeli, hem üzüntülü. Bir tek bu değil ki, beğendiği her şeyi böyle yazar, yanında taşırdı. Mesela ne zaman iki üç arkadaş içmeye, dışarılara bir yere gitsek, yine muhabbetin bir yerinde gülerken bu ayağa kalkar, inatla, cebinden çıkardığı kâğıtlar arasında bir şeyler arar, en sonunda da bir peçetenin üstüne yazdığı şarkının sözlerini bulur okumaya başlardı “Baharın gülleri açtı. Ah! Yine mahzundur bu gönlüm. Etrafa neşeler saçtı, beyhude geçti bu ömrüm.” Sonra dayanamaz ağlardı, bizi de ağlatırdı.
Adnan işini bitirip mezarın yanına oturunca, bekçi de Adnan’ın yanına oturdu. Anlattıkça daha da bir hüzünlenen Adnan sigarasını çıkarıp bekçiye tuttu. İkisi de sigaralarını yakınca Adnan derin bir nefes çekip anlatmaya devam etti.
– Sami abinin pek sağı solu belli olmazdı, hem neşeli, hem üzüntülü dedim ya; gülerken birden ağlar, ağlarken birden gülerdi. Bilmeyen deli sanır ama bir anlatsın sen de ağlarsın. Dükkânında kömür sobası vardı ve her zaman o sobanın altında küllere gömülü birkaç patates olurdu. Müşterisi varsa müşterisine, yoksa yoldan geçen çocuklara külde pişen patatesleri kendi ellerinle soyar, ağızlarına yedirirdi. İstemeyen, ağzını büzüştürüp, kendini geri çeken olursa “Gostivarda radyo çeksin diye dedem antene takardı patatesi. Evde kalmayınca lukma, gece kalkıp çiğ çiğ yerdik gizlice dedemden. Beğenmiyorsun şimdi sen şuncağızı?” deyip, birden ağlamaya başlardı.
Ya da birden, evden getirdiği torbayı kaptığı gibi dükkânından fırlar, çocukça bir neşeyle gülerek kuşlara bayat ekmek ufalamaya başlardı. “Kuşları çok seviyorsun Sami abi.” deyince başlardı gülerek anlatmaya: “Çok kurtardım ben unlardan be askerdeyken, sabahları su içeyim derken fark etmez bunlar suya girince ayakları buz tutar, hapis kalırlar su birikintisinde. Uçar ama aklı yoktur unların, ne yaparsın”
– Allah rahmet eylesin, iyi bir adamcağızmış. Burada çekmiş orada çekmez inşallah.
– Çok sulu gözdü Sami abi. Cennete gitse ağlayacak bir şey bulur yine o. Gagarin’den öncekilere bile ağlardı.
– O kim ki?
– Rusların kozmonotu, uzaya ilk çıkan insan.
– Ona neymiş ki elin gagalısından?
– Gagalı değil Gagarin, Yuri Gagarin ama o da ona ağlamıyordu ki zaten. Ondan öncekilere ağlıyordu. Bana hep derdi ki: “Bak Adnan, bunlar derler ya Gagarin uzaya ilk giden adamdır diye, gürmedim ümrümde boyle yalan. Gagarin ilk dönebilendi, süylemezler onu. Undan ünce bilmem ki kaç kişi gitti de dönemedi, kaldı taa uracıklarda. Na kaldır başcağzını bak hepten mezarlıktır uralar. Yazık günahtır be ya bilim için feda etmiştir bunlar kendini, gürür müsün ilim irfan aşkını?”
– Buna ağlıyor muydu esastan?
– Hem de nasıl… İki gözü iki çeşme.
– Kalk o zaman dök şu “Tekel”i berber Sami abimizin üstüne. Ama bir daha da gece vakti görmeyeyim seni buralarda. Kalk, kalk bakma öyle…
Buluş…
Annem yine kitaplarımı saklamış…
Çocukluğumdan beri okumayı çok severim, ne bulsam okurdum. Okul bitince kendimi iyice kitaplara verdim, öyle ki; en yakın arkadaşlarımı bile, ayda yılda bir görür oldum.
Evet, olayları biraz daha derinlemesine görmek, ayrıntıları kavrayabilmek için okumak şarttı, ama ben ipin ucunu kaçırıp, kendimi iyice eve kapamıştım. Annem bile “Oğlum çıksana dışarı, bütün gün evdesin, seni gördükçe ben bile sıkıldım, kız arkadaşın falan yok mu senin?” demeye başlamıştı…
“Kahveye falan git, git orda oku.” , “Niye bir iş bulmuyorsun sen kendine?” diye başlayan şikâyetler, mutlaka “…bütün gün bacağımın arasında durma da, ne yaparsan yap.”la biterdi.
Kafam çalışıyordu, hatta kendimi zeki hissettiğim anlar bile olurdu, ama hayallerimi gerçekleştirmek için ne yapacağımı bir türlü bulamıyordum…
Canım sıkıldı dışarı çıktım…
Alışkanlığım olmadığı halde, okuldan arkadaşlarımı görebilmek için ‘takıldıkları’ kahveye gittim… Bu ortam pek hoşuma gitmese de, arkadaşlarla iki çift laf etmek, evde geçen içe kapanık durgun yaz günlerime, belki bir hareket getirir diye düşünüyordum. Ben hariç hepsinin, öyle ya da böyle bir işi vardı…
Beni ilk görüp merhaba diyen, yine Rüstem olmuştu. Diğerleriyle de iyi geçinirdim, ama beni anlayıp, sıkılmadan dinleyen Rüstem’in ayrı bir yeri vardı. Çoğunlukla yanımızda bir kaç arkadaşımız daha olur, günlük olaylardan, az çok becerebildiğimiz kadarıyla siyasetten, müzikten vs. konuşurduk.
Kısacası; kahve köşelerinde sürünmeye aday bir grup gençtik. Her şeyi kabul edebilirdim ama işte bunu bir türlü içime sindiremiyordum. Benim sonum, bütün gün kahvede oturup, en yakın arkadaşını okey partilerinde söğüşlemeye çalışan adamlar gibi olamazdı. Bir şeyler yapmalıydım, hiç değilse kendim için… Sonunda karar verdim ve iş aramaya başladım, “Rüstem bana bir iş bul… Hem de ne olursa…”
İlk olarak, arabaların elektrik aksamında kullanılan küçük sigortaları imal eden bir atölyede, iş buldum; boru şeklindeki çubuk camları makinede kesip, içlerine, cinslerine göre teller koyuyorduk. Daha ilk gün cam tozlarından mahvoldum. İkinci günü gitmeyeceğimi haber bile vermedim.
Sonra mahallede oturan bir abinin yardımıyla, Edirnekapı-Kadıköy hattındaki otobüslerde biletçilik işi; şoförle tanışıp iki durak gitmeden otobüsten indim, iniş o iniş… Sonrası? Sonrası böyle sürüp gitti, plastik terlikler yapan kalıp atölyesindeki presten, kapı kapı gezip battaniye pazarlamaya, Beyazıt Meydanı’nda kaset satmaktan, lokantada tepsi tepsi pirinç ayıklamaya kadar, hiçbir işte bir haftadan fazla çalışamadım…
Ben değildim ama hiç değilse annem mutluydu, çünkü artık istesem de evde duramıyordum… Anneme gelen komşular için yapılan keklerle, serin balkonda “Felsefenin temel ilkeleri”ni okumak hayal olmuştu…
Bir şeyler bulmalıydım, son seyrettiğim filmde bahsedilen, ayakkabı bağlarının uçlarındaki plastikleri bularak zengin olan adam gibi bir şeyler. Ama ne?
Yine eve kapandım. Fakat bu sefer, annemin çenesinden kurtulmak için, gündüzleri uyuyup, geceleri sabahlıyordum, oldum olası geceleri hep daha iyi düşünmüşümdür. Kitapları bir kenara bıraktım ve çalışmalara başladım.
Deli gibi evin içinde bir o yana, bir bu yana gidiyor, “icatların anası ihtiyaçlardır” diyerek, kendimce yöntemlerle, insanların ihtiyaçlarına pratik çözüm yolları bulmaya çalışıyordum…
Bazen ne yaptığımı bilmeden, öylece camdan bakarken donup kalıyor, annemin “Sen yatmadın mı, daha!” uyarılarıyla kendime geliyor, bazen de kendimi, elimde ucuna eski hoparlörden sökülmüş mıknatıs bağlı bir ipi, üçüncü kattan aşağıya balık tutar gibi sarkıtmış vaziyette buluyordum…
Bir hafta sonunda zorlu çalışmalarım meyvelerini vermeye başlamış ve ilk ‘kendi kendini sulayan saksı’yı insanlığa kazandırmıştım(!). Annem “İnsanlar ‘tatile gidersem’ diye, niye bunu alsın ki, çiçekleri sulayacak komşuları yok mu onların?” cümlesiyle, uzun çalışmalar sonucu elde ettiğim ‘bilimsel gurur’umu bir darbede yıkmıştı. Bu beni yıldırmadı, aksine bir şeyler bulup kendimi kurtarma hırsımı daha da kamçıladı.
Yine uzun çalışmalar sonucunda; otomatik olarak çalışan ‘dört parça tuvalet kâğıdı kesiciden, uzaktan kumandalı perde otomatiğine, ‘hazır jeneratörlü’ televizyondan, kapının önüne gelindiğinde ‘kendi kendine çalan zil’lere kadar birçok buluş yaptım. Ama annemin baştan düşünülmüş, sabotajcı kurgularla yüklü, alaylı itirazları, her seferinde bunların hayata geçmesine engel oluyordu…
Belki de sorun, buluşlarımı hep evde kullanılan şeyler üzerine yapmamdan kaynaklanıyordu… Sokaklara çıkmalı dolaşmalıydım, evet çözüm sokaktaydı… Çıktım dışarı yürüdüm, yürüdüm…
Neye baksam, “Şöyle olsa daha iyi olmaz mı? Böyle olsa ne olur?” diye düşünüp duruyorum. Bazen bir otobüs durağı, bazen bir elektrik direği, bazen de bir dükkânın kapalı kepengi… Üzerinde düşündüğüm nesne neyse artık, yaklaşıp önünde duruyor, sağını solunu inceliyorum, gelip geçenler beni böyle görünce, neye baktığıma bakıyor, bir anlam veremeyip benle beraber, bir incelediğim şeye, bir bana bakıyorlar, sonra da “Tüh, tüh, tüh, yazık” deyip gidiyorlar, ama ben aldırmıyorum, mutlaka bulacağım…
Bir kaç haftayı, dışarıda incelemeyle geçiriyorum… Ve o, ‘beklediğim an’, sokaktan çıkan arabanın farları gözümü alınca geliyor, Buldum! Buldum!
Evet, “Evreka!” diye sokaklarda bağırarak koşmak nasıl bir duygu, işte şimdi anlıyordum…
Arabalar, yolda karşı karşıya gelince, hep birbirlerini “selektör yaparak” uzun farlarını kapasınlar diye uyarmazlar mı? İşte benim buluşum sayesinde, artık buna gerek kalmayacaktı… Bir dakika da her şey bitmiş, planlar projeler hazır, zihnimde çizilmiş gibi duruyor; farların altına “Fotosel”li bir alıcı yerleştiriyorum, hooop, uzunları yakıp yola çıkıyorum, karşıdan başka bir araç gelince, bu alıcılar hemen devreye giriyor ve bir anahtar görevi görerek, benim farları kısaya çeviriyor, araba gidince yine uzuna geri dönüyor…
Şoförler bundan sonra, farları açıp kapayan düğmelerle, kollarla uğraşmayacaklar… Sevinçle eve dönüyorum, annem “Bak, bu olur işte” diyor, aldığım destekle sevincim ikiye katlanıyor. Bu seferki büyük bir buluş… Daha önce, nasıl olur da kimse bunu düşünememiş olur?
Heyecandan sabahı zor ediyorum. Bugün kahveye gidip buluşumu Rüstem’e anlatmalıyım, hem niye işe gitmeyip, ortalarda görünmediğimi de bu şekilde izah edebilirim belki. O zaten, benim, kahvelere takılıp kendini ziyan edecek biri olmadığımı düşünen tek insan, öğrenmek en çok onun hakkı…
Doğruca kahvenin yolunu tuttum…
“Vaaay. Nerelerdesin sen ya? İşe de gitmiyormuşsun…”
“Çalışıyordum, kendimi buluşlara, icatlara verdim ki sorma gitsin.
“İnsan bir arar sorar, bir ay oldu ortalarda yoksun.”
“Sana haber vermek için iş yerini aradım ama bir türlü bulamadım.”
“Yaaa, doğru doğru, ayrıldım işten. Bugüne kadar salak gibi takılıp kalmışız oralarda…”
“Şimdi ne yapıyorsun ki?”
“Şimdi ne mi yapıyorum, para basıyorum.”
“Para mı basıyorsun?”
“Evet, şimdilik bir tane ama işleri bir ilerleteyim filo yapacağım, filo…”
“Ya Rüstem, sen ne diyorsun? Ne filosu, ne parası?”
“Dur, dur acele etme, anlatacağım… Usta! Yap bize iki şekerli…”
“Sen hiç kahve içmezdin?”
“Para mı vardı içelim, istersen meyve suyu söyleyeyim.”
Karşıma geçmiş, bilmiş bilmiş gülüyor, sanki kimsenin akıl edemediği bir şeyi bulup da “Sırrımı söylemem.” der gibi keyifle sırıtıyordu. Geçmişimize dayanarak bu sırra beni de ortak etmeye hazırlandığını anlamıştım ki, fırsat vermeden ben atladım.
“E! Anlat hadi şu işi…”
“Gel şöyle kapının önüne çıkalım, çok gizli bir şey bu, kimsenin duymasını istemiyorum, benim için kötü olur yani, bak, bir tek de sana söylüyorum haaa, kıymetini bil… Bir gün işe geç kalınca, taksi tutmak zorunda kaldım, şans bu ya olacağı varmış, bindiğim arabayı trafikte durdurup belgelerini kontrol ettiler. Şoför belgeleri verdi ama ruhsatı fotokopiydi, polis “Bunun aslı nerede?” diye sordu, şoför de “Satış işlemi için trafikte, muameleciye verdik.” dedi. İşte o an kafamda şimşekler çaktı, akşama kadar bu işi düşündüm. Ertesi gün işe gitmedim, evde annemden babamdan, dışarıda eşten dosttan ne varsa topladım, ikinci el külüstür “taksiden çıkma” bir araba aldım… Taksi plakası falan yok tabii, plakaları biliyorsun bir ev parası”
Bu sırada bize doğru gelen bir adam, Rüstem’in önünde durdu ve bir zarf uzatıp; “Tam yüzelli abi, say istersen.” dedi, Rüstem de “Yok canım ne gerek var, size güvenmesem arabayı vermem değil mi?” diyerek adamı gönderdi. Bu işte dönen parayı kendi gözlerimle görünce merakım iyice kabarmış, bir anda buraya geliş sebebimi, kendi yaptıklarımı unutmuştum.
“Sonra?”
“Sonra, çalışmak için bir taksi buldum, kaç para verirse versin kabul ettim, tabii ilk gün de taksi ruhsatından fotokopi çektirmeyi ihmal etmedim. Hemen, benim külüstüre de çalıştığım taksinin plakasından bastırdım, verdim şoföre. Ruhsatın fotokopisini verirken de sıkı sıkı tembih ettim, “Çevirirlerse böyle böyle dersin”. Yan yana görülmeyelim diye de, o karşıda ben burada çalıştık. Şimdi benim arabada geceli gündüzlü iki şoför var. Allah’a şükür, böyle giderse bir iki aya kalmaz, bir araba daha alırım. Bak yabancı değiliz, istersen ona da sen çıkarsın. Aklıma gelmişken, senin şu icatlar buluşlar nedir allahaşkına?
Meyve suyunu kafama dikip, derin bir nefes aldım…
“Her zamanki gibi önemsiz bir şey işte, sen benim buluşumu boş ver de, ne kadar yevmiye veriyorsun, onu söyle…”
Çocukluğumdan beri okumayı çok severim, ne bulsam okurdum. Okul bitince kendimi iyice kitaplara verdim, öyle ki; en yakın arkadaşlarımı bile, ayda yılda bir görür oldum.
Evet, olayları biraz daha derinlemesine görmek, ayrıntıları kavrayabilmek için okumak şarttı, ama ben ipin ucunu kaçırıp, kendimi iyice eve kapamıştım. Annem bile “Oğlum çıksana dışarı, bütün gün evdesin, seni gördükçe ben bile sıkıldım, kız arkadaşın falan yok mu senin?” demeye başlamıştı…
“Kahveye falan git, git orda oku.” , “Niye bir iş bulmuyorsun sen kendine?” diye başlayan şikâyetler, mutlaka “…bütün gün bacağımın arasında durma da, ne yaparsan yap.”la biterdi.
Kafam çalışıyordu, hatta kendimi zeki hissettiğim anlar bile olurdu, ama hayallerimi gerçekleştirmek için ne yapacağımı bir türlü bulamıyordum…
Canım sıkıldı dışarı çıktım…
Alışkanlığım olmadığı halde, okuldan arkadaşlarımı görebilmek için ‘takıldıkları’ kahveye gittim… Bu ortam pek hoşuma gitmese de, arkadaşlarla iki çift laf etmek, evde geçen içe kapanık durgun yaz günlerime, belki bir hareket getirir diye düşünüyordum. Ben hariç hepsinin, öyle ya da böyle bir işi vardı…
Beni ilk görüp merhaba diyen, yine Rüstem olmuştu. Diğerleriyle de iyi geçinirdim, ama beni anlayıp, sıkılmadan dinleyen Rüstem’in ayrı bir yeri vardı. Çoğunlukla yanımızda bir kaç arkadaşımız daha olur, günlük olaylardan, az çok becerebildiğimiz kadarıyla siyasetten, müzikten vs. konuşurduk.
Kısacası; kahve köşelerinde sürünmeye aday bir grup gençtik. Her şeyi kabul edebilirdim ama işte bunu bir türlü içime sindiremiyordum. Benim sonum, bütün gün kahvede oturup, en yakın arkadaşını okey partilerinde söğüşlemeye çalışan adamlar gibi olamazdı. Bir şeyler yapmalıydım, hiç değilse kendim için… Sonunda karar verdim ve iş aramaya başladım, “Rüstem bana bir iş bul… Hem de ne olursa…”
İlk olarak, arabaların elektrik aksamında kullanılan küçük sigortaları imal eden bir atölyede, iş buldum; boru şeklindeki çubuk camları makinede kesip, içlerine, cinslerine göre teller koyuyorduk. Daha ilk gün cam tozlarından mahvoldum. İkinci günü gitmeyeceğimi haber bile vermedim.
Sonra mahallede oturan bir abinin yardımıyla, Edirnekapı-Kadıköy hattındaki otobüslerde biletçilik işi; şoförle tanışıp iki durak gitmeden otobüsten indim, iniş o iniş… Sonrası? Sonrası böyle sürüp gitti, plastik terlikler yapan kalıp atölyesindeki presten, kapı kapı gezip battaniye pazarlamaya, Beyazıt Meydanı’nda kaset satmaktan, lokantada tepsi tepsi pirinç ayıklamaya kadar, hiçbir işte bir haftadan fazla çalışamadım…
Ben değildim ama hiç değilse annem mutluydu, çünkü artık istesem de evde duramıyordum… Anneme gelen komşular için yapılan keklerle, serin balkonda “Felsefenin temel ilkeleri”ni okumak hayal olmuştu…
Bir şeyler bulmalıydım, son seyrettiğim filmde bahsedilen, ayakkabı bağlarının uçlarındaki plastikleri bularak zengin olan adam gibi bir şeyler. Ama ne?
Yine eve kapandım. Fakat bu sefer, annemin çenesinden kurtulmak için, gündüzleri uyuyup, geceleri sabahlıyordum, oldum olası geceleri hep daha iyi düşünmüşümdür. Kitapları bir kenara bıraktım ve çalışmalara başladım.
Deli gibi evin içinde bir o yana, bir bu yana gidiyor, “icatların anası ihtiyaçlardır” diyerek, kendimce yöntemlerle, insanların ihtiyaçlarına pratik çözüm yolları bulmaya çalışıyordum…
Bazen ne yaptığımı bilmeden, öylece camdan bakarken donup kalıyor, annemin “Sen yatmadın mı, daha!” uyarılarıyla kendime geliyor, bazen de kendimi, elimde ucuna eski hoparlörden sökülmüş mıknatıs bağlı bir ipi, üçüncü kattan aşağıya balık tutar gibi sarkıtmış vaziyette buluyordum…
Bir hafta sonunda zorlu çalışmalarım meyvelerini vermeye başlamış ve ilk ‘kendi kendini sulayan saksı’yı insanlığa kazandırmıştım(!). Annem “İnsanlar ‘tatile gidersem’ diye, niye bunu alsın ki, çiçekleri sulayacak komşuları yok mu onların?” cümlesiyle, uzun çalışmalar sonucu elde ettiğim ‘bilimsel gurur’umu bir darbede yıkmıştı. Bu beni yıldırmadı, aksine bir şeyler bulup kendimi kurtarma hırsımı daha da kamçıladı.
Yine uzun çalışmalar sonucunda; otomatik olarak çalışan ‘dört parça tuvalet kâğıdı kesiciden, uzaktan kumandalı perde otomatiğine, ‘hazır jeneratörlü’ televizyondan, kapının önüne gelindiğinde ‘kendi kendine çalan zil’lere kadar birçok buluş yaptım. Ama annemin baştan düşünülmüş, sabotajcı kurgularla yüklü, alaylı itirazları, her seferinde bunların hayata geçmesine engel oluyordu…
Belki de sorun, buluşlarımı hep evde kullanılan şeyler üzerine yapmamdan kaynaklanıyordu… Sokaklara çıkmalı dolaşmalıydım, evet çözüm sokaktaydı… Çıktım dışarı yürüdüm, yürüdüm…
Neye baksam, “Şöyle olsa daha iyi olmaz mı? Böyle olsa ne olur?” diye düşünüp duruyorum. Bazen bir otobüs durağı, bazen bir elektrik direği, bazen de bir dükkânın kapalı kepengi… Üzerinde düşündüğüm nesne neyse artık, yaklaşıp önünde duruyor, sağını solunu inceliyorum, gelip geçenler beni böyle görünce, neye baktığıma bakıyor, bir anlam veremeyip benle beraber, bir incelediğim şeye, bir bana bakıyorlar, sonra da “Tüh, tüh, tüh, yazık” deyip gidiyorlar, ama ben aldırmıyorum, mutlaka bulacağım…
Bir kaç haftayı, dışarıda incelemeyle geçiriyorum… Ve o, ‘beklediğim an’, sokaktan çıkan arabanın farları gözümü alınca geliyor, Buldum! Buldum!
Evet, “Evreka!” diye sokaklarda bağırarak koşmak nasıl bir duygu, işte şimdi anlıyordum…
Arabalar, yolda karşı karşıya gelince, hep birbirlerini “selektör yaparak” uzun farlarını kapasınlar diye uyarmazlar mı? İşte benim buluşum sayesinde, artık buna gerek kalmayacaktı… Bir dakika da her şey bitmiş, planlar projeler hazır, zihnimde çizilmiş gibi duruyor; farların altına “Fotosel”li bir alıcı yerleştiriyorum, hooop, uzunları yakıp yola çıkıyorum, karşıdan başka bir araç gelince, bu alıcılar hemen devreye giriyor ve bir anahtar görevi görerek, benim farları kısaya çeviriyor, araba gidince yine uzuna geri dönüyor…
Şoförler bundan sonra, farları açıp kapayan düğmelerle, kollarla uğraşmayacaklar… Sevinçle eve dönüyorum, annem “Bak, bu olur işte” diyor, aldığım destekle sevincim ikiye katlanıyor. Bu seferki büyük bir buluş… Daha önce, nasıl olur da kimse bunu düşünememiş olur?
Heyecandan sabahı zor ediyorum. Bugün kahveye gidip buluşumu Rüstem’e anlatmalıyım, hem niye işe gitmeyip, ortalarda görünmediğimi de bu şekilde izah edebilirim belki. O zaten, benim, kahvelere takılıp kendini ziyan edecek biri olmadığımı düşünen tek insan, öğrenmek en çok onun hakkı…
Doğruca kahvenin yolunu tuttum…
“Vaaay. Nerelerdesin sen ya? İşe de gitmiyormuşsun…”
“Çalışıyordum, kendimi buluşlara, icatlara verdim ki sorma gitsin.
“İnsan bir arar sorar, bir ay oldu ortalarda yoksun.”
“Sana haber vermek için iş yerini aradım ama bir türlü bulamadım.”
“Yaaa, doğru doğru, ayrıldım işten. Bugüne kadar salak gibi takılıp kalmışız oralarda…”
“Şimdi ne yapıyorsun ki?”
“Şimdi ne mi yapıyorum, para basıyorum.”
“Para mı basıyorsun?”
“Evet, şimdilik bir tane ama işleri bir ilerleteyim filo yapacağım, filo…”
“Ya Rüstem, sen ne diyorsun? Ne filosu, ne parası?”
“Dur, dur acele etme, anlatacağım… Usta! Yap bize iki şekerli…”
“Sen hiç kahve içmezdin?”
“Para mı vardı içelim, istersen meyve suyu söyleyeyim.”
Karşıma geçmiş, bilmiş bilmiş gülüyor, sanki kimsenin akıl edemediği bir şeyi bulup da “Sırrımı söylemem.” der gibi keyifle sırıtıyordu. Geçmişimize dayanarak bu sırra beni de ortak etmeye hazırlandığını anlamıştım ki, fırsat vermeden ben atladım.
“E! Anlat hadi şu işi…”
“Gel şöyle kapının önüne çıkalım, çok gizli bir şey bu, kimsenin duymasını istemiyorum, benim için kötü olur yani, bak, bir tek de sana söylüyorum haaa, kıymetini bil… Bir gün işe geç kalınca, taksi tutmak zorunda kaldım, şans bu ya olacağı varmış, bindiğim arabayı trafikte durdurup belgelerini kontrol ettiler. Şoför belgeleri verdi ama ruhsatı fotokopiydi, polis “Bunun aslı nerede?” diye sordu, şoför de “Satış işlemi için trafikte, muameleciye verdik.” dedi. İşte o an kafamda şimşekler çaktı, akşama kadar bu işi düşündüm. Ertesi gün işe gitmedim, evde annemden babamdan, dışarıda eşten dosttan ne varsa topladım, ikinci el külüstür “taksiden çıkma” bir araba aldım… Taksi plakası falan yok tabii, plakaları biliyorsun bir ev parası”
Bu sırada bize doğru gelen bir adam, Rüstem’in önünde durdu ve bir zarf uzatıp; “Tam yüzelli abi, say istersen.” dedi, Rüstem de “Yok canım ne gerek var, size güvenmesem arabayı vermem değil mi?” diyerek adamı gönderdi. Bu işte dönen parayı kendi gözlerimle görünce merakım iyice kabarmış, bir anda buraya geliş sebebimi, kendi yaptıklarımı unutmuştum.
“Sonra?”
“Sonra, çalışmak için bir taksi buldum, kaç para verirse versin kabul ettim, tabii ilk gün de taksi ruhsatından fotokopi çektirmeyi ihmal etmedim. Hemen, benim külüstüre de çalıştığım taksinin plakasından bastırdım, verdim şoföre. Ruhsatın fotokopisini verirken de sıkı sıkı tembih ettim, “Çevirirlerse böyle böyle dersin”. Yan yana görülmeyelim diye de, o karşıda ben burada çalıştık. Şimdi benim arabada geceli gündüzlü iki şoför var. Allah’a şükür, böyle giderse bir iki aya kalmaz, bir araba daha alırım. Bak yabancı değiliz, istersen ona da sen çıkarsın. Aklıma gelmişken, senin şu icatlar buluşlar nedir allahaşkına?
Meyve suyunu kafama dikip, derin bir nefes aldım…
“Her zamanki gibi önemsiz bir şey işte, sen benim buluşumu boş ver de, ne kadar yevmiye veriyorsun, onu söyle…”
Bilmem mi ben o sendikacıları…
Hasene odadan çıktı, elinin tersiyle terli alnına yapışan saçlarını arkaya iterek, olması gerektiği gibi saçlarının üstüne yapıştırdı. Kocası Dursunali bir elinde çay bardağı diğerinde sigara, sırtında atlet camdan dışarı bakıyordu…
—Bu böyle olmayacak! En kısa zamanda küçük de olsa çekmeceli bir dolap almak lazım. Her gün denklerle uğraşmaktan bıktım.
—Ne diyorsun yine vıdı vıdı kendi kendine?
—Dolap… Dolap diyorum, her gün, her gün bıktım artık? Böyle aç çarşafı, koy içine yastık kılıfını, kapa çarşafı, aç çarşafı koy içine atletleri donları, kapa çarşafı…
—Nerden para bulup da alacağız, biliyorsun durumumuzu.
—Ne bileyim ben işte, nereden bulursan bul valla! Tak etti canıma. Eskiciden alınma kırık dökük bir şeye bile razıyım artık. Bizim gibi çarşaf denkleriyle uğraşan mı kaldı bu devirde.
Karısının sızlanmaları karşısında çaresiz kalan Dursunali, durumu kabullenip bu parlak “Eskici” fikrini önceden kendisinin düşünememiş olmasına hayıflanarak en sonunda “Tamam. Bakarız bir çaresine bugün” dedi.
Zaten 1 Mayıs’ta “tatil edilme” kararına aklı takılmış bir vaziyette sabahtan beri evin içinde sıkıntılı bir şekilde dolaşıp duruyordu. Kolay mı bir günlük yevmiyeden vazgeçmek? İşçiler tatil diye yine parasını alacaklardı ama ya kendisi? O da çalışıyordu ama onun diğerleri gibi maaşını veren biri yoktu. Bir de bu sendika hep işçinin yanında, çalışanın arkasında derlerdi…
Bunları düşündükçe içine daha bir sıkıntı bastı Dursunali’nin… Gündüz evde oturmaya alışık olmadığı için camlarının altında oynayan çocukların sesinden çıldırmak üzereyken, şu dolap işi yetişmişti imdadına. Gidip bakayım hem biraz da hava almış olurum diye geçirdi içinden. “Başka bir şey lâzım mı?” diyerek çocukları da öpüp evden çıktı.
Hasene şimdiden heyecanlanıp dolabı nereye koyacağını hesaplıyor, hayalinde kırtasiyeden çiçekli kâğıtlar alıp dolabın gözlerine yerleştiriyor sonra dolabın yerini beğenmeyip bütün odanın şeklini değiştiriyor en sonunda karar verince ütülenmiş temiz çamaşırları bir bir gözlere düzgünce sıralıyor. Bütün bu mutluluğu kendisine yarattığı için kocasına dualar etmeyi unutmuyordu…
Dursunali, böyle bir tatil gününde, bu kadar kalabalığın nasıl toplandığını düşüne düşüne meydanın az aşağısındaki ara sokakta gözüne kestirdiği bir eskici dükkânından içeri girdi. Önce içerdeki eşyalara şöyle bir göz gezdirdi. Aradığını bulunca yüzüne yansıyan gülümsemeyi belli etmemeye çalışarak pek de ilgilenmiyormuş gibi bir tavırla dört çekmeceli eski dolabı işaret etti.
—Kaça bu?
—Valla beyefendiciğim bu dolap öyle sağlam, öyle itinayla, özene bezene yapılmış ki artık böylesini bulmak mümkün değil. Aslında satmaya gönlüm elvermiyor ama geçim derdi işte. Zaten işlerde artık eskisi gibi değil, millet tümden gitti gidiyor, yoksa kim böyle kaliteli bir eşyayı gözden çıkarıp satmaya kalkar?
Dursunali pek öyle başkalarının sahip olduklarına özenerek son moda şeyler peşinde koşan biri değildi. Pahalı-ucuz, iyi-kötü demeden ihtiyacı olan şeyleri almaya çalışırdı, ama ilk kez parasızlıktan, başkasının kullandığı eski bir eşyayı almak üzereyken küçümsenecek bir şey yapıyormuş gibi çekinip utanmıştı. Sanki satıcı onun bu durumunu anlıyormuş gibi, üstüne üstüne gidiyordu. Hem de içeri giren şu süslü hanımın yanında ikide bir “Yenisini almak çok zor tabii… Ben de durumunuzu anlıyorum…” demiyor muydu. Yoksa adama “Zaten pek öyle yeni bir şey aramıyorum, eski uyduruk bir dolap da olsa yeter. Fabrikada çay ocağı işletiyorum da, maksat her şey yerli yerinde olsun” diyerek durumu gizlemeye çalışacaktı.
Satıcı dolabı öyle bir anlatıyor, öyle bir övüyordu ki konuşması bir türlü bitmek bilmiyordu. En sonunda adamın ağzından “Senin hatırın için son fiyat kırk olur” lafı çıkınca, Dursunali bile bu kadar anlatılanlardan sonra böylesine ucuz olmasına şaşırdı. Olayı takip eden süslü bayanın, kendisinin ne diyeceğini merak eden bakışlarından çekinerek “Otuzbeşe olmaz mı? diye pazarlıktan bile vazgeçerek adamın yardımıyla dolabı kapıya kadar taşıdılar.
Parayı çıkarmak için elini cebine atmıştı ki, kapının arkasında duran beyaz bisiklete ilişti gözü. Bisiklete doğru yürüdü, çocukluğundan beri hep bir bisikleti olsun istemişti, şimdi onun çocukları da ara sıra tutturmuyor değildi ama o hep geçiştirip duruyordu, işte şimdi tam sırasıydı. Hem çocuklara aldım bahanesiyle kendim de binerim diye düşündü.
—Kaça bu bisiklet?
—Yetmişe olur, o da sana…
—Sen ne diyorsun ustam? Zaten bir tekeri yok. Yarım bisiklete çok istiyorsun diyince satıcı adamla birlikte kendini tutamayan süslü kadın da gülmeye başladı.
—Ne var bunda bu kadar gülecek, komik bir şey mi söyledim?
—Ya valla sen çok yaşa hiç güleceğim yoktu. Bu bisikletler zaten tek tekerlekli olur… Şehir yerinde böylesine cahillik olsun… Şaştım valla… Orijinali böyle bunların. Senin bildiğin bisikletlerden değil bu… Bu zayıflama bisikleti.
—Zayıflama bisikleti mi?
—Zayıflama bisikleti yaaa… Bunu evde bir yere koyarsın, binersin üstüne sür babam sür. Bir de bakarsın ki bir ay sonra tığ gibi olmuşsun. Hem bisiklete binmeyi bilmene de gerek yok, öyle sabit yerinde durur bu…
Dursunali şöyle bir karısını düşündü, hep kendinden, şişmanlığından yakınıp duran karısını, kim bilir böyle bir şeyi duyup görse böyle bir bisikletleri olmasını ne kadar da çok isterdi. Kararını vermişti karısının buna bayılacağını düşündü, sonra evde çocukların anneleriyle bisiklete binmek için, nasıl sıra kavgasına tutuşacakları geldi aklına, kendi de el ayak çekilince biraz binmeyi denerdi. Zaten hiç bir zaman gerçek bisikleti olmadığı için bu güne dek bisiklete binmesini de öğrenememişti. İşte bunda iyice alışırdı…
Dolabı almaktan vazgeçti, bisikleti kapının arkasından çekip şöyle bir alıcı gözüyle inceledi, süslü kadına da kaçamak bir bakış attıktan sonra adama döndü.
—Aldım gitti.
Kimi zaman omuzuna alarak, kimi zaman kucağında taşıyarak, bisikletle yokuşu tırmandı. Sokaklardan çıkıp ana caddeye vardığında ter içinde kalmıştı soluklanıp terini silmek için kaldırımın kenarında durduğunda o güne dek hiç görmediği kadar bir kalabalıkla karşılaştı. Kalabalığı oluşturan insanlar aynı askerde olduğu gibi yürüyüş kolu oluşturmuşlardı ve neredeyse herkes eline kazma sapı gibi bir tahta çubuk alıp üstüne de bir karton takmıştı. Merakla kalabalığa bakarken içlerinden biri gülerek ona doğru seslendi.
—Ne o hemşerim, bisikletin bir tekeri düşmüş…
Dursunali kendisinle alay edilmesine çok içerledi, bu kendini bilmeze haddini bildirmek için “Ne düşmesi, bunun orijinali böyle” diye cevap verince gülenler daha da neşelenerek birbirine bakıp gülmeye devam ettiler.
Dursunali dudaklarını dişlerinle sıkıştırıp gözlerini kısarak cevap vermek için kendi kendine düşünmeye başladı. Düşündükçe kızgınlığı büyüdü, sanki düşündüklerini hepsinin karşısına geçmiş yüzlerine bağırarak söylüyormuş gibi geldi.
Gülün siz gülün, bilmem mi ben sizi, sendikacısınız hepiniz işte. Sizden ne beklenir, işe gitmeyip böyle caddelere doluşun… Ohh, nasıl olsa maaş çalışıyor, ben de olsam ben de dalaşacak birilerini bulur gülerdim. Zamanında ne çok ocağa gelip çayımı içti bu sendikacılar, beni de üye edeceklerdi de ben yanaşmamıştım. Bilmiyorum mu sanıyorsunuz böyle işten kaytarıp yok toplantı yok yürüyüş diye ne isterseler yaptırıyorlar, bir de üstüne polisten bir araba sopa yiyip rezil olması cabası…
Dursunali kendini tutamayarak kalabalıkta kendine gülenlere doğru bağırdı.
—Gülün siz gülün, şehir yerde bu kadar cahil kalmışız diye üzüleceğinize… Daha bir zayıflama bisikleti görmemişsiniz hayatınızda…
Kalabalık içinden cevap gecikmedi
—Açlıktan imanımız gevredi, ne yiyeceğiz de bir de zayıflayacağız diye düşüneceğiz?
Dursunali gittikçe sinirleniyordu, kalabalığın içinden kalın sesli biri durumu anlayıp işi başladıkları noktaya döndürmek için şakayı devam ettirdi.
—Hemşerim arkadaşa ne kızıyorsun? Esastan da tekerin biri yok galiba.
Çevresindekileri eğlendirmek için Dursunali’ye takılan adam, kalabalıktan gördüğü ilgi üzerine yeniden laf atmaya başladı.
—Aynen bizim hükümet gibi, gören bir işe yarıyor sanır. Sen istediğin kadar çabala hep aynı yerde kalır… Böyle bir işe yaramayanların peşinde koşan kerizler de var tabii, memleketin kerizi biter mi?…
Adama çevresindekiler kahkahalarla gülerken, bu kadarına dayanamayan Dursunali’nin elindeki bisikleti havaya kaldırmasıyla gülenlerin içine dalması bir oldu. Çıkan kavgayı ayırmaya çalışanlar oldukça zorlansalar da, üstü başı yırtılıp saçı başı dağılan Dursunali’yi ite kaka kaldırımın üstüne fırlatıp yollarına devam ettiler…
Dursunali o hırsla bisikleti sırtlanıp yarım saatte evine vardı. Kapıyı önce kızı açtı arkasından hiç ses çıkmayınca geleni merak eden Haseneyle onun peşine takılan oğlan geldi. Merakla gelecek olan dolabı bekleyen ev halkı, bir tekerleği eksik bisikleti görünce önce bir şaşırdılar ama Dursunali onların üstüne başına ne olduğunu sormalarına fırsat vermeden bisikleti yere koyup içeri geçerken sinirle söyleniyordu…
—Bu bisiklet nerden çıktı, niye bir tekerleği yok diyen, dolap nerede diye soran bana ne oldu diye merak eden olursa çok kötü olur bak karışmam…
—Bu böyle olmayacak! En kısa zamanda küçük de olsa çekmeceli bir dolap almak lazım. Her gün denklerle uğraşmaktan bıktım.
—Ne diyorsun yine vıdı vıdı kendi kendine?
—Dolap… Dolap diyorum, her gün, her gün bıktım artık? Böyle aç çarşafı, koy içine yastık kılıfını, kapa çarşafı, aç çarşafı koy içine atletleri donları, kapa çarşafı…
—Nerden para bulup da alacağız, biliyorsun durumumuzu.
—Ne bileyim ben işte, nereden bulursan bul valla! Tak etti canıma. Eskiciden alınma kırık dökük bir şeye bile razıyım artık. Bizim gibi çarşaf denkleriyle uğraşan mı kaldı bu devirde.
Karısının sızlanmaları karşısında çaresiz kalan Dursunali, durumu kabullenip bu parlak “Eskici” fikrini önceden kendisinin düşünememiş olmasına hayıflanarak en sonunda “Tamam. Bakarız bir çaresine bugün” dedi.
Zaten 1 Mayıs’ta “tatil edilme” kararına aklı takılmış bir vaziyette sabahtan beri evin içinde sıkıntılı bir şekilde dolaşıp duruyordu. Kolay mı bir günlük yevmiyeden vazgeçmek? İşçiler tatil diye yine parasını alacaklardı ama ya kendisi? O da çalışıyordu ama onun diğerleri gibi maaşını veren biri yoktu. Bir de bu sendika hep işçinin yanında, çalışanın arkasında derlerdi…
Bunları düşündükçe içine daha bir sıkıntı bastı Dursunali’nin… Gündüz evde oturmaya alışık olmadığı için camlarının altında oynayan çocukların sesinden çıldırmak üzereyken, şu dolap işi yetişmişti imdadına. Gidip bakayım hem biraz da hava almış olurum diye geçirdi içinden. “Başka bir şey lâzım mı?” diyerek çocukları da öpüp evden çıktı.
Hasene şimdiden heyecanlanıp dolabı nereye koyacağını hesaplıyor, hayalinde kırtasiyeden çiçekli kâğıtlar alıp dolabın gözlerine yerleştiriyor sonra dolabın yerini beğenmeyip bütün odanın şeklini değiştiriyor en sonunda karar verince ütülenmiş temiz çamaşırları bir bir gözlere düzgünce sıralıyor. Bütün bu mutluluğu kendisine yarattığı için kocasına dualar etmeyi unutmuyordu…
Dursunali, böyle bir tatil gününde, bu kadar kalabalığın nasıl toplandığını düşüne düşüne meydanın az aşağısındaki ara sokakta gözüne kestirdiği bir eskici dükkânından içeri girdi. Önce içerdeki eşyalara şöyle bir göz gezdirdi. Aradığını bulunca yüzüne yansıyan gülümsemeyi belli etmemeye çalışarak pek de ilgilenmiyormuş gibi bir tavırla dört çekmeceli eski dolabı işaret etti.
—Kaça bu?
—Valla beyefendiciğim bu dolap öyle sağlam, öyle itinayla, özene bezene yapılmış ki artık böylesini bulmak mümkün değil. Aslında satmaya gönlüm elvermiyor ama geçim derdi işte. Zaten işlerde artık eskisi gibi değil, millet tümden gitti gidiyor, yoksa kim böyle kaliteli bir eşyayı gözden çıkarıp satmaya kalkar?
Dursunali pek öyle başkalarının sahip olduklarına özenerek son moda şeyler peşinde koşan biri değildi. Pahalı-ucuz, iyi-kötü demeden ihtiyacı olan şeyleri almaya çalışırdı, ama ilk kez parasızlıktan, başkasının kullandığı eski bir eşyayı almak üzereyken küçümsenecek bir şey yapıyormuş gibi çekinip utanmıştı. Sanki satıcı onun bu durumunu anlıyormuş gibi, üstüne üstüne gidiyordu. Hem de içeri giren şu süslü hanımın yanında ikide bir “Yenisini almak çok zor tabii… Ben de durumunuzu anlıyorum…” demiyor muydu. Yoksa adama “Zaten pek öyle yeni bir şey aramıyorum, eski uyduruk bir dolap da olsa yeter. Fabrikada çay ocağı işletiyorum da, maksat her şey yerli yerinde olsun” diyerek durumu gizlemeye çalışacaktı.
Satıcı dolabı öyle bir anlatıyor, öyle bir övüyordu ki konuşması bir türlü bitmek bilmiyordu. En sonunda adamın ağzından “Senin hatırın için son fiyat kırk olur” lafı çıkınca, Dursunali bile bu kadar anlatılanlardan sonra böylesine ucuz olmasına şaşırdı. Olayı takip eden süslü bayanın, kendisinin ne diyeceğini merak eden bakışlarından çekinerek “Otuzbeşe olmaz mı? diye pazarlıktan bile vazgeçerek adamın yardımıyla dolabı kapıya kadar taşıdılar.
Parayı çıkarmak için elini cebine atmıştı ki, kapının arkasında duran beyaz bisiklete ilişti gözü. Bisiklete doğru yürüdü, çocukluğundan beri hep bir bisikleti olsun istemişti, şimdi onun çocukları da ara sıra tutturmuyor değildi ama o hep geçiştirip duruyordu, işte şimdi tam sırasıydı. Hem çocuklara aldım bahanesiyle kendim de binerim diye düşündü.
—Kaça bu bisiklet?
—Yetmişe olur, o da sana…
—Sen ne diyorsun ustam? Zaten bir tekeri yok. Yarım bisiklete çok istiyorsun diyince satıcı adamla birlikte kendini tutamayan süslü kadın da gülmeye başladı.
—Ne var bunda bu kadar gülecek, komik bir şey mi söyledim?
—Ya valla sen çok yaşa hiç güleceğim yoktu. Bu bisikletler zaten tek tekerlekli olur… Şehir yerinde böylesine cahillik olsun… Şaştım valla… Orijinali böyle bunların. Senin bildiğin bisikletlerden değil bu… Bu zayıflama bisikleti.
—Zayıflama bisikleti mi?
—Zayıflama bisikleti yaaa… Bunu evde bir yere koyarsın, binersin üstüne sür babam sür. Bir de bakarsın ki bir ay sonra tığ gibi olmuşsun. Hem bisiklete binmeyi bilmene de gerek yok, öyle sabit yerinde durur bu…
Dursunali şöyle bir karısını düşündü, hep kendinden, şişmanlığından yakınıp duran karısını, kim bilir böyle bir şeyi duyup görse böyle bir bisikletleri olmasını ne kadar da çok isterdi. Kararını vermişti karısının buna bayılacağını düşündü, sonra evde çocukların anneleriyle bisiklete binmek için, nasıl sıra kavgasına tutuşacakları geldi aklına, kendi de el ayak çekilince biraz binmeyi denerdi. Zaten hiç bir zaman gerçek bisikleti olmadığı için bu güne dek bisiklete binmesini de öğrenememişti. İşte bunda iyice alışırdı…
Dolabı almaktan vazgeçti, bisikleti kapının arkasından çekip şöyle bir alıcı gözüyle inceledi, süslü kadına da kaçamak bir bakış attıktan sonra adama döndü.
—Aldım gitti.
Kimi zaman omuzuna alarak, kimi zaman kucağında taşıyarak, bisikletle yokuşu tırmandı. Sokaklardan çıkıp ana caddeye vardığında ter içinde kalmıştı soluklanıp terini silmek için kaldırımın kenarında durduğunda o güne dek hiç görmediği kadar bir kalabalıkla karşılaştı. Kalabalığı oluşturan insanlar aynı askerde olduğu gibi yürüyüş kolu oluşturmuşlardı ve neredeyse herkes eline kazma sapı gibi bir tahta çubuk alıp üstüne de bir karton takmıştı. Merakla kalabalığa bakarken içlerinden biri gülerek ona doğru seslendi.
—Ne o hemşerim, bisikletin bir tekeri düşmüş…
Dursunali kendisinle alay edilmesine çok içerledi, bu kendini bilmeze haddini bildirmek için “Ne düşmesi, bunun orijinali böyle” diye cevap verince gülenler daha da neşelenerek birbirine bakıp gülmeye devam ettiler.
Dursunali dudaklarını dişlerinle sıkıştırıp gözlerini kısarak cevap vermek için kendi kendine düşünmeye başladı. Düşündükçe kızgınlığı büyüdü, sanki düşündüklerini hepsinin karşısına geçmiş yüzlerine bağırarak söylüyormuş gibi geldi.
Gülün siz gülün, bilmem mi ben sizi, sendikacısınız hepiniz işte. Sizden ne beklenir, işe gitmeyip böyle caddelere doluşun… Ohh, nasıl olsa maaş çalışıyor, ben de olsam ben de dalaşacak birilerini bulur gülerdim. Zamanında ne çok ocağa gelip çayımı içti bu sendikacılar, beni de üye edeceklerdi de ben yanaşmamıştım. Bilmiyorum mu sanıyorsunuz böyle işten kaytarıp yok toplantı yok yürüyüş diye ne isterseler yaptırıyorlar, bir de üstüne polisten bir araba sopa yiyip rezil olması cabası…
Dursunali kendini tutamayarak kalabalıkta kendine gülenlere doğru bağırdı.
—Gülün siz gülün, şehir yerde bu kadar cahil kalmışız diye üzüleceğinize… Daha bir zayıflama bisikleti görmemişsiniz hayatınızda…
Kalabalık içinden cevap gecikmedi
—Açlıktan imanımız gevredi, ne yiyeceğiz de bir de zayıflayacağız diye düşüneceğiz?
Dursunali gittikçe sinirleniyordu, kalabalığın içinden kalın sesli biri durumu anlayıp işi başladıkları noktaya döndürmek için şakayı devam ettirdi.
—Hemşerim arkadaşa ne kızıyorsun? Esastan da tekerin biri yok galiba.
Çevresindekileri eğlendirmek için Dursunali’ye takılan adam, kalabalıktan gördüğü ilgi üzerine yeniden laf atmaya başladı.
—Aynen bizim hükümet gibi, gören bir işe yarıyor sanır. Sen istediğin kadar çabala hep aynı yerde kalır… Böyle bir işe yaramayanların peşinde koşan kerizler de var tabii, memleketin kerizi biter mi?…
Adama çevresindekiler kahkahalarla gülerken, bu kadarına dayanamayan Dursunali’nin elindeki bisikleti havaya kaldırmasıyla gülenlerin içine dalması bir oldu. Çıkan kavgayı ayırmaya çalışanlar oldukça zorlansalar da, üstü başı yırtılıp saçı başı dağılan Dursunali’yi ite kaka kaldırımın üstüne fırlatıp yollarına devam ettiler…
Dursunali o hırsla bisikleti sırtlanıp yarım saatte evine vardı. Kapıyı önce kızı açtı arkasından hiç ses çıkmayınca geleni merak eden Haseneyle onun peşine takılan oğlan geldi. Merakla gelecek olan dolabı bekleyen ev halkı, bir tekerleği eksik bisikleti görünce önce bir şaşırdılar ama Dursunali onların üstüne başına ne olduğunu sormalarına fırsat vermeden bisikleti yere koyup içeri geçerken sinirle söyleniyordu…
—Bu bisiklet nerden çıktı, niye bir tekerleği yok diyen, dolap nerede diye soran bana ne oldu diye merak eden olursa çok kötü olur bak karışmam…
Karanlıktı ve bir sarhoş vardı…
Tek dostum dolu şişeler diyordu, benim tek dostum dolu şişeler.
Elindeki bitmek üzere olan ucuz şarap şişesini fırlatıp attı apartmanın karşı duvarına… Şişeden gelmesini beklediği şangırtıyla karışık patlama sesini duyamayınca, elinle adam sen de yapıp tekrar apartmanın kapısıyla uğraşmaya devam etti. Bir yandan anahtarları tek tek denemeye çalışıyor bir yandan da kendi kendine konuşuyordu…
Boş şişeler hiçbir işe yaramaz, hayatımda çok çıktı karşıma öyle boş şişelere benzeyen adamlar. Dışarıdan bakıp bir şeye benzetirsin de ihtiyacın olunca en küçük faydası olmaz böylelerinin. Fırlatıp attığım gibi boş şişeleri, hepsini sildim defterden… Bir kalemde valla… Gözünün yaşına bakmadım kimsenin… Kimse benim gözümün yaşına baktı mı peki? Bakmadı… Bakmaaaz…Peheeeey! Arabası varmış banane… Ama etiket? Sağlaaam… Oğlum senin etiketin kaç yazar? Şişe boş şişeee…
Anahtarlarını yere düşürünce kapıyla uğraşmayı bırakıp demin attığı şişeyi aradı yine. Şöyle bir kendine gelsin diye çenesini göğsüne bastırıp kafasını geri çekerek derin bir nefes aldı. Tekrar yere bakmaya çalışarak kendi etrafında bir tur atıp da şişeyi göremeyince şaşırdı: “Ulan her şey bitti şişeleri de mi çalmaya başladınız?”
Tam o sırada yere düşürdüğü anahtarları gördü. Zar zor dizini bükerek eğilmeye çalışırken dengesini kaybedince, tekrar toparlanıp hızla doğruldu. O hızla, istemeyerek fazladan bir iki adım daha atıp durdu ama anahtarlar artık elindeydi… Durumu kavrayınca kendi kendine yüksek sesle konuşmaya devam etti: “Boştu oğlum o şişe boş, boş şişe bir işe yaramaz.”… Sağ elinin tersiyle sol elinin içine vurup alaylı bir sesle “Ulan ne salaklar var boş şişeyi çalıyorlar.” derken gülmeye başladı ama bir elinle diğer eline vururken anahtarları yine düşürdü… Artık anahtarları aramaktan da, kapıyla uğraşmaktan da vazgeçmişti… Hafifçe yere değen bir tekme savurup, arkasından da bir küfür salladı…
Cebini karıştırıp sigarasını buldu. Zar zor içinden bir tane çıkarıp yaktı. Sigarayı filtresinden yaktığını, ancak sigara birden parlayıverince anladı. Sigarayı diğer elindeki çakmakla birlikte yere fırlatıp attı…
Sendelemesini durdurunca, iki elini beline koyup kollarından aldığı destekle, omuzlarını geriye doğru çekip esnetti. O anda aklına geldi: “Ulan ben de hırsızın günahını alıyorum, şişeyi demin kendim attım…” Elini alnının yanına iyice yaslayıp dört parmağınla birlikte sertçe kafasını kaşımaya başladı. Demin attığı şişeyi bulmak için karşı apartmanın duvarına doğru yürümeye başladı. Hem yürüyor, hem de kendi kendine konuşmaya devam ediyordu… Ben içkili olmasam daha beş dakika önceki şeyi hiç unutur muyum be… Ama ben içmeyeyim de kim içsin? Evet, içiyorum fakat ben sarhoş olmadan içiyorum… Sen bırakıp gitmesen ben içer miydim bu kadar… Ulan o adamı ben adam ettim be! İşi bilmez, işi öğrettim, dükkânın ihtiyaçlarını bilmez, ben öğrettim, müşteri nerde onu da bilmez, hadi hooop onu da ben öğrettim… Ah bee! Kaça kaça o adama mı kaçacaktın? Etiketi sağlam… Allah için; ev var, araba var, ama adam mı o bee!…
Duvara yaklaşınca, apartmanın kestiği sokaktan gelen ışık, bulunduğu yerde daha da azalmış, iyice karanlık olmuştu… Ayağına takılan çöp poşetinden kurtulunca, sanki pantolonuna bir şey dökülmüş gibi elinle dizinden aşağısına ulaşmayı bile beceremeden yalapşap pantolonunun tozunu alıyormuş gibi yaptı…
Sana benim gibi kâğıt helva almayı akıl eder mi ulan o adam? Tamam! Diyelim alıyor hatta sen ne istersen onu da getiriyor… Pekiii benim gibi mezarlıktan her geçişinde sana….
Tınk! diye ayakkabısına çarpan şişeyi fark edip sevinince, lafını yarım bırakıp yerden aldı. “Demek buradasın, dur şimdi önce bir bakalım sana, hemen öyle sevinme, anlayalım bir, dost musun düşman mı?” Şişeyi baş aşağı çevirdi, boş olduğundan emin olmak için bir-iki yukarı aşağı salladı. Boş olduğuna emin olunca da kalan son gücüyle demin fırlattığı apartmanın duvarına, olabildiğince yukarılara doğru tekrar fırlattı… Bu sefer şişe hiç beklemediği kadar büyük bir ses çıkararak kırıldı. Duvardan geri gelen cam kırıkları üstüne başına yağarken karşısında biri varmış gibi karanlığa, şişenin kırıldığı yere doğru bağırmaya başladı: Etiket sağlam ama için boş içiiin… Senden dost olur mu be, senden dost olur mu?
Şişenin patladığı apartmanın camlarından biri açıldı, orta yaşın biraz üstünde bir kadın yarı beline kadar sarkıp, görmediği yan taraftaki karanlığa doğru seslendi…
– Yılmaz, Yılmaaaaz! Sen misin yine ha? Allah belanı versin. E mi! Bak hiç ses çıkarıyor mu? Ben bilmiyor muyum senin olduğunu… Senden başka it uğursuz mu var bu mahalle de…
Önce susup dinledi, dayanamayınca bir iki adım atıp, karşılık verdi;
– Hooop ayıp oluyor ama… Salak olduk, sarhoş olduk, hatta boynuzlu olduk, ama it uğursuz… Bize yakışmaz…
– Hoşt sarhoş köpek, sıfat mı beğenemedin… Yiyeceğin küfürleri, şişeleri duvara atarken düşünseydin…
Bu kadarına dayanamadı ve bastı küfürü;
– Köpek sensin lan orospu…
– Orospu senin karındır karıııın… Gül gibi kızımın nişanlısıyla kaçıp da yaktı kızımı…
İşte şimdi ne diyeceğini biliyordu. Apartmanın yanından geçerek camın önüne gelip yukarı baktı… Meraklı birkaç kişi daha cama çıkmıştı. Yarın mahallede herkes bunları birbirine anlatıp dedikodu yapacaksa, gerçekleri de öğrenmeliydiler… Artık taşı gediğine koyma zamanıydı.
– Ulan esas her şey onun başının altından çıktı be, o tanıştırmadı mı bizi iş yapalım diye? Benim karım niye kaçsın… O pislik ayarttı karımı…
– Senin gibi ayyaşı kim ne yapsın. Ah! Ah! Olan benim kızıma oldu… Senin karının ne mal olduğu belliydi zaten… Pazardan kalanları toplamaya gittiğimizde de patlak domatesleri beğenmezdi senin o sosyete karın…
Elindeki bitmek üzere olan ucuz şarap şişesini fırlatıp attı apartmanın karşı duvarına… Şişeden gelmesini beklediği şangırtıyla karışık patlama sesini duyamayınca, elinle adam sen de yapıp tekrar apartmanın kapısıyla uğraşmaya devam etti. Bir yandan anahtarları tek tek denemeye çalışıyor bir yandan da kendi kendine konuşuyordu…
Boş şişeler hiçbir işe yaramaz, hayatımda çok çıktı karşıma öyle boş şişelere benzeyen adamlar. Dışarıdan bakıp bir şeye benzetirsin de ihtiyacın olunca en küçük faydası olmaz böylelerinin. Fırlatıp attığım gibi boş şişeleri, hepsini sildim defterden… Bir kalemde valla… Gözünün yaşına bakmadım kimsenin… Kimse benim gözümün yaşına baktı mı peki? Bakmadı… Bakmaaaz…Peheeeey! Arabası varmış banane… Ama etiket? Sağlaaam… Oğlum senin etiketin kaç yazar? Şişe boş şişeee…
Anahtarlarını yere düşürünce kapıyla uğraşmayı bırakıp demin attığı şişeyi aradı yine. Şöyle bir kendine gelsin diye çenesini göğsüne bastırıp kafasını geri çekerek derin bir nefes aldı. Tekrar yere bakmaya çalışarak kendi etrafında bir tur atıp da şişeyi göremeyince şaşırdı: “Ulan her şey bitti şişeleri de mi çalmaya başladınız?”
Tam o sırada yere düşürdüğü anahtarları gördü. Zar zor dizini bükerek eğilmeye çalışırken dengesini kaybedince, tekrar toparlanıp hızla doğruldu. O hızla, istemeyerek fazladan bir iki adım daha atıp durdu ama anahtarlar artık elindeydi… Durumu kavrayınca kendi kendine yüksek sesle konuşmaya devam etti: “Boştu oğlum o şişe boş, boş şişe bir işe yaramaz.”… Sağ elinin tersiyle sol elinin içine vurup alaylı bir sesle “Ulan ne salaklar var boş şişeyi çalıyorlar.” derken gülmeye başladı ama bir elinle diğer eline vururken anahtarları yine düşürdü… Artık anahtarları aramaktan da, kapıyla uğraşmaktan da vazgeçmişti… Hafifçe yere değen bir tekme savurup, arkasından da bir küfür salladı…
Cebini karıştırıp sigarasını buldu. Zar zor içinden bir tane çıkarıp yaktı. Sigarayı filtresinden yaktığını, ancak sigara birden parlayıverince anladı. Sigarayı diğer elindeki çakmakla birlikte yere fırlatıp attı…
Sendelemesini durdurunca, iki elini beline koyup kollarından aldığı destekle, omuzlarını geriye doğru çekip esnetti. O anda aklına geldi: “Ulan ben de hırsızın günahını alıyorum, şişeyi demin kendim attım…” Elini alnının yanına iyice yaslayıp dört parmağınla birlikte sertçe kafasını kaşımaya başladı. Demin attığı şişeyi bulmak için karşı apartmanın duvarına doğru yürümeye başladı. Hem yürüyor, hem de kendi kendine konuşmaya devam ediyordu… Ben içkili olmasam daha beş dakika önceki şeyi hiç unutur muyum be… Ama ben içmeyeyim de kim içsin? Evet, içiyorum fakat ben sarhoş olmadan içiyorum… Sen bırakıp gitmesen ben içer miydim bu kadar… Ulan o adamı ben adam ettim be! İşi bilmez, işi öğrettim, dükkânın ihtiyaçlarını bilmez, ben öğrettim, müşteri nerde onu da bilmez, hadi hooop onu da ben öğrettim… Ah bee! Kaça kaça o adama mı kaçacaktın? Etiketi sağlam… Allah için; ev var, araba var, ama adam mı o bee!…
Duvara yaklaşınca, apartmanın kestiği sokaktan gelen ışık, bulunduğu yerde daha da azalmış, iyice karanlık olmuştu… Ayağına takılan çöp poşetinden kurtulunca, sanki pantolonuna bir şey dökülmüş gibi elinle dizinden aşağısına ulaşmayı bile beceremeden yalapşap pantolonunun tozunu alıyormuş gibi yaptı…
Sana benim gibi kâğıt helva almayı akıl eder mi ulan o adam? Tamam! Diyelim alıyor hatta sen ne istersen onu da getiriyor… Pekiii benim gibi mezarlıktan her geçişinde sana….
Tınk! diye ayakkabısına çarpan şişeyi fark edip sevinince, lafını yarım bırakıp yerden aldı. “Demek buradasın, dur şimdi önce bir bakalım sana, hemen öyle sevinme, anlayalım bir, dost musun düşman mı?” Şişeyi baş aşağı çevirdi, boş olduğundan emin olmak için bir-iki yukarı aşağı salladı. Boş olduğuna emin olunca da kalan son gücüyle demin fırlattığı apartmanın duvarına, olabildiğince yukarılara doğru tekrar fırlattı… Bu sefer şişe hiç beklemediği kadar büyük bir ses çıkararak kırıldı. Duvardan geri gelen cam kırıkları üstüne başına yağarken karşısında biri varmış gibi karanlığa, şişenin kırıldığı yere doğru bağırmaya başladı: Etiket sağlam ama için boş içiiin… Senden dost olur mu be, senden dost olur mu?
Şişenin patladığı apartmanın camlarından biri açıldı, orta yaşın biraz üstünde bir kadın yarı beline kadar sarkıp, görmediği yan taraftaki karanlığa doğru seslendi…
– Yılmaz, Yılmaaaaz! Sen misin yine ha? Allah belanı versin. E mi! Bak hiç ses çıkarıyor mu? Ben bilmiyor muyum senin olduğunu… Senden başka it uğursuz mu var bu mahalle de…
Önce susup dinledi, dayanamayınca bir iki adım atıp, karşılık verdi;
– Hooop ayıp oluyor ama… Salak olduk, sarhoş olduk, hatta boynuzlu olduk, ama it uğursuz… Bize yakışmaz…
– Hoşt sarhoş köpek, sıfat mı beğenemedin… Yiyeceğin küfürleri, şişeleri duvara atarken düşünseydin…
Bu kadarına dayanamadı ve bastı küfürü;
– Köpek sensin lan orospu…
– Orospu senin karındır karıııın… Gül gibi kızımın nişanlısıyla kaçıp da yaktı kızımı…
İşte şimdi ne diyeceğini biliyordu. Apartmanın yanından geçerek camın önüne gelip yukarı baktı… Meraklı birkaç kişi daha cama çıkmıştı. Yarın mahallede herkes bunları birbirine anlatıp dedikodu yapacaksa, gerçekleri de öğrenmeliydiler… Artık taşı gediğine koyma zamanıydı.
– Ulan esas her şey onun başının altından çıktı be, o tanıştırmadı mı bizi iş yapalım diye? Benim karım niye kaçsın… O pislik ayarttı karımı…
– Senin gibi ayyaşı kim ne yapsın. Ah! Ah! Olan benim kızıma oldu… Senin karının ne mal olduğu belliydi zaten… Pazardan kalanları toplamaya gittiğimizde de patlak domatesleri beğenmezdi senin o sosyete karın…
Hopa şinanay
Ustabaşı beni yanına çağırıp durumu anlattıktan sonra “Hayırlısı neyse o olsun, belki daha iyi bir iş bulursun.” diyerek muhasebeye gönderdi. Herhalde, dört ay önce aldığı adamı işten attığını söylemeye patronun yüzü tutmadı. Neyse ki Cemal geçen hafta söyledi de biraz kendimi hazırladım. Evdekiler de bugünün son olduğunu biliyorlar zaten.
Hiç kafama takmıyorum ama keşke hanımı dinleyip avans çekmeseydim, kovulduğumu bile bile aybaşına kadar çalışmak zorunda kalmazdım… Tulumları çıkarıp teslim edince, elimi yüzümü yıkayıp kendimi caddeye atıyorum.
Karşıda yeni bir pastane açılmış, ekmekleri vitrine öyle bir dizmişler ki insanın yiyesi geliyor. Değişiklik olsun bari bu sefer de ekmekleri buradan alayım.
Pastaneye girip iki ekmek alıyorum. İçi pastalarla doldurulmuş ışıklı cam tezgâhın arkasından bakan kıza parayı uzatıyorum. Uzatıyorum ama ancak iş işten geçince fark ediyorum; başka param yok… Cebimde kuruş kalmadı, ekmekleri geri vermek de olmaz. Mahallede fırın varken, neyine senin pastaneden ekmek almak. İyi oluyor sana, otobüse neyle bineceğim diye baştan düşünmezsen, eve kadar yürüyünce aklın başına gelir belki… Oh olsun…
Bir yandan kendi kendime kavga etmeyi sürdürürken, bir yandan da her akşam yaptığım gibi, alışkanlıkla otobüs durağına doğru yürüyorum. Durağa az kaldı, bekleyenlerin itişip kakışmasını görüyorum, iyi güzel de otobüse nasıl bineceğim? Para yok ki…
Canım bir gün de binmeyiver ölmezsin ya. Alt tarafı bir saatlik yol.
Hanım da merak eder. Hanımı boş ver, ya çocuklar yemek yemeye beni bekliyorlarsa, ya ekmek yoksa? Adımlarımı sıklaştırıyorum… Durağın on onbeş metre ilerisinde bir otobüs var, arka kapısından binenleri görüyorum demek ki otobüs çok kalabalık. Bir şekilde binsem, araya kaynar mıyım acaba?
Bir keresinde bilet parasını vermeyi unutmuştum da kimse bir şey sormamıştı. Ben bile otobüsten indiğimde, avucumda terden buruşan paraları fark edince anlamıştım. Aniden aklıma gelen bu eski olay sayesinde kalkmak üzere olan otobüse binmeye karar veriyorum. Pek de öyle tahmin ettiğim gibi fazla kalabalık değilmiş. Ayakta dolaşıp yer beğenmeyenlerden ilk bakışta aldanmışım demek ki. Şansa bak, herkes oturdu bir ben ayaktayım, yok yok şurada bir yer var.
Fazla dikkat çekmemeye çalışıp gidip boş yere oturuyorum.
Otobüs hareket ediyor. En önde şoförün yanında dikilen adam da biletçi olmalı… Ha başladı ha başlayacak paraları toplamaya, gözümü biletçiden ayırmıyorum. Acaba yakalanır mıyım? Yakalansam ne olacak ki, paramı düşürmüşüm derim, iyi ama el elin halinden anlar mı? Paran yoksa binmeseydin kardeşim der. Belki de tekme tokat aşağı atarlar…
Başıma gelecekleri düşünmekten ter içinde kalıp, kıpkırmızı oldum. Biletçi de bir gariplik hissetti ki ikide bir bana bakmaya başladı. Aslında efendi, yol yordam bilir birine benziyor. Giyiminden belli; takım elbise, gömlek, kravat bu devirde böyle biletçi mi kaldı?
Camdan dışarıyı seyrediyormuş gibi yaparak, göz göze gelmemeye çalışıyorum. Gözüm, camdaki minik lekeye takılıyor. Dışarıda kim varsa lekeyi hizalayarak sihirli bir silah gibi insanların üzerinden geçiriyorum, camdaki leke hepsini tek tek ikiye bölüp yok ediyor.
Yanımdaki adam pencere kenarından kalkıyor. Bunu gören biletçi de hareket edip bize doğru gelmeye başlıyor. Hah işte şimdi tam oldu. Sakınılan göze çöp batar diye boşuna dememişler.
Biletçi tam yanımda durup, inmeye çalışan adamın kollarından tutuyor. Ne olduğunu anlamadan şaşkın şaşkın ikisine bakarken, adam ayaklarıma basa basa koridora geçiyor ve muavinle aynı anda başlıyorlar “Hopa şina şinanay, şinanay naaay…” Bir tarafta biletçi, bir tarafta yolcu karşılıklı geçip parmaklarını şaklata şıklata oynamaya başladılar. Bu yetmezmiş gibi arkasını dönen iki üç kişi de tempo tutarak onlara katıldı.
Olacak iş değil, aptal aptal sağıma soluma bakıyorum. Acaba yorgunluktan uyudum da rüya mı görüyorum? Evet evet uyuyakaldım ve otobüs giderken bütün yolcuların şarkı söyleyip oynadığı acayip bir rüya görüyorum… Ama rüya falan değil çünkü oynayanlar ayağıma bastıkça gerçekten canım yanıyor. Artık bilet parası falan umurumda değil, ayağa kalkıp biletçinin omuzunu dürtüyorum. “Pişt! Kardeş, niye oynuyorsunuz?”
Biletçi “Bugün oynamayacağız da ne zaman oynayacağız, sen kız tarafısın galiba…” deyince durumu anlayıp gülmeye başlıyorum. Meğerse yanlışlıkla düğün için tutulmuş bir otobüse binmişim…
Oynayanların arasından şoförün yanına kadar gidiyorum. Durumu anlatıp, özür dileyerek, inmek istiyorum… “Buraya kadar gelmişsin, istersen düğüne de kalsaydın.” diyen şoför de gülmeye başlıyor.
Uygun bir yerlere gelince tekrar özür dileyip iniyorum… Eve doğru yürürken gülmem yolda karşılaştıklarımın ilgisini çekiyor olacak ki, dönüp dönüp bakıyorlar. Biraz sonra heyecanla anlatacağım bu macerayı düşününce, yüzümdeki gülümseme iyice büyüyor.
Evin zilini çaldığımda kapıyı kız açıyor, yüzüme şöyle bir bakıp, ekmekleri kaptığı gibi içeri koşuyor “Anne! Babam geldi! Hem de işten atmamışlar, gülüyor…”
Hiç kafama takmıyorum ama keşke hanımı dinleyip avans çekmeseydim, kovulduğumu bile bile aybaşına kadar çalışmak zorunda kalmazdım… Tulumları çıkarıp teslim edince, elimi yüzümü yıkayıp kendimi caddeye atıyorum.
Karşıda yeni bir pastane açılmış, ekmekleri vitrine öyle bir dizmişler ki insanın yiyesi geliyor. Değişiklik olsun bari bu sefer de ekmekleri buradan alayım.
Pastaneye girip iki ekmek alıyorum. İçi pastalarla doldurulmuş ışıklı cam tezgâhın arkasından bakan kıza parayı uzatıyorum. Uzatıyorum ama ancak iş işten geçince fark ediyorum; başka param yok… Cebimde kuruş kalmadı, ekmekleri geri vermek de olmaz. Mahallede fırın varken, neyine senin pastaneden ekmek almak. İyi oluyor sana, otobüse neyle bineceğim diye baştan düşünmezsen, eve kadar yürüyünce aklın başına gelir belki… Oh olsun…
Bir yandan kendi kendime kavga etmeyi sürdürürken, bir yandan da her akşam yaptığım gibi, alışkanlıkla otobüs durağına doğru yürüyorum. Durağa az kaldı, bekleyenlerin itişip kakışmasını görüyorum, iyi güzel de otobüse nasıl bineceğim? Para yok ki…
Canım bir gün de binmeyiver ölmezsin ya. Alt tarafı bir saatlik yol.
Hanım da merak eder. Hanımı boş ver, ya çocuklar yemek yemeye beni bekliyorlarsa, ya ekmek yoksa? Adımlarımı sıklaştırıyorum… Durağın on onbeş metre ilerisinde bir otobüs var, arka kapısından binenleri görüyorum demek ki otobüs çok kalabalık. Bir şekilde binsem, araya kaynar mıyım acaba?
Bir keresinde bilet parasını vermeyi unutmuştum da kimse bir şey sormamıştı. Ben bile otobüsten indiğimde, avucumda terden buruşan paraları fark edince anlamıştım. Aniden aklıma gelen bu eski olay sayesinde kalkmak üzere olan otobüse binmeye karar veriyorum. Pek de öyle tahmin ettiğim gibi fazla kalabalık değilmiş. Ayakta dolaşıp yer beğenmeyenlerden ilk bakışta aldanmışım demek ki. Şansa bak, herkes oturdu bir ben ayaktayım, yok yok şurada bir yer var.
Fazla dikkat çekmemeye çalışıp gidip boş yere oturuyorum.
Otobüs hareket ediyor. En önde şoförün yanında dikilen adam da biletçi olmalı… Ha başladı ha başlayacak paraları toplamaya, gözümü biletçiden ayırmıyorum. Acaba yakalanır mıyım? Yakalansam ne olacak ki, paramı düşürmüşüm derim, iyi ama el elin halinden anlar mı? Paran yoksa binmeseydin kardeşim der. Belki de tekme tokat aşağı atarlar…
Başıma gelecekleri düşünmekten ter içinde kalıp, kıpkırmızı oldum. Biletçi de bir gariplik hissetti ki ikide bir bana bakmaya başladı. Aslında efendi, yol yordam bilir birine benziyor. Giyiminden belli; takım elbise, gömlek, kravat bu devirde böyle biletçi mi kaldı?
Camdan dışarıyı seyrediyormuş gibi yaparak, göz göze gelmemeye çalışıyorum. Gözüm, camdaki minik lekeye takılıyor. Dışarıda kim varsa lekeyi hizalayarak sihirli bir silah gibi insanların üzerinden geçiriyorum, camdaki leke hepsini tek tek ikiye bölüp yok ediyor.
Yanımdaki adam pencere kenarından kalkıyor. Bunu gören biletçi de hareket edip bize doğru gelmeye başlıyor. Hah işte şimdi tam oldu. Sakınılan göze çöp batar diye boşuna dememişler.
Biletçi tam yanımda durup, inmeye çalışan adamın kollarından tutuyor. Ne olduğunu anlamadan şaşkın şaşkın ikisine bakarken, adam ayaklarıma basa basa koridora geçiyor ve muavinle aynı anda başlıyorlar “Hopa şina şinanay, şinanay naaay…” Bir tarafta biletçi, bir tarafta yolcu karşılıklı geçip parmaklarını şaklata şıklata oynamaya başladılar. Bu yetmezmiş gibi arkasını dönen iki üç kişi de tempo tutarak onlara katıldı.
Olacak iş değil, aptal aptal sağıma soluma bakıyorum. Acaba yorgunluktan uyudum da rüya mı görüyorum? Evet evet uyuyakaldım ve otobüs giderken bütün yolcuların şarkı söyleyip oynadığı acayip bir rüya görüyorum… Ama rüya falan değil çünkü oynayanlar ayağıma bastıkça gerçekten canım yanıyor. Artık bilet parası falan umurumda değil, ayağa kalkıp biletçinin omuzunu dürtüyorum. “Pişt! Kardeş, niye oynuyorsunuz?”
Biletçi “Bugün oynamayacağız da ne zaman oynayacağız, sen kız tarafısın galiba…” deyince durumu anlayıp gülmeye başlıyorum. Meğerse yanlışlıkla düğün için tutulmuş bir otobüse binmişim…
Oynayanların arasından şoförün yanına kadar gidiyorum. Durumu anlatıp, özür dileyerek, inmek istiyorum… “Buraya kadar gelmişsin, istersen düğüne de kalsaydın.” diyen şoför de gülmeye başlıyor.
Uygun bir yerlere gelince tekrar özür dileyip iniyorum… Eve doğru yürürken gülmem yolda karşılaştıklarımın ilgisini çekiyor olacak ki, dönüp dönüp bakıyorlar. Biraz sonra heyecanla anlatacağım bu macerayı düşününce, yüzümdeki gülümseme iyice büyüyor.
Evin zilini çaldığımda kapıyı kız açıyor, yüzüme şöyle bir bakıp, ekmekleri kaptığı gibi içeri koşuyor “Anne! Babam geldi! Hem de işten atmamışlar, gülüyor…”
Lavanta kokardı elleri annemin…
Lavanta kokardı elleri annemin. Hem buğulu ve hoş gelirdi bu bana hem de evin neresinde dolaşsam sırtıma biri binmiş gibi bunaltan bir ağırlık verirdi ruhuma. Zamanla öylesine alışmışım ki ancak evimize ilk kez gelen arkadaşlarımdan biri “bu koku da ne böyle” diye sorunca farkına varırdım… Utanır söyleyemezdim…
XXX
_ Onnik bakkalın depo diye kullandığı yandaki apartman boşluğundan gazoz şişelerini alıp yine Onnik bakkala satıyormuşsun. Doğru mu bu? Sana soruyorum doğru mu?
Anneme, suçluluğun verdiği acizlikle, fark etmeden gözlerimi kocaman açıp “ yok anne, öyle şey olur mu?” derken şak diye acı bir tokat indi yüzüme… Önüme eğdim başımı…
_ Ne bileyim anne, herkes yapıyordu ben de böyle…
XXX
Lavanta kokardı çekmeceleri annemin…
Ütülenmiş ve özenle katlanmış beyaz gömleğimi çekmeceden çıkarırken, yüzüme çarpan lavanta kokusu öylesine içime işlerdi ki, gömleğe sinen bu kokudan kurtulmak için, soğuk günlerde bile ceketimi giymez, güya kendimce gömleği üzerimde havalandırmaya çalışırdım…
XXX
Lavanta kokardı elbiseleri annemin…
_ Naylon toplayıp, şeker macunu satan adam gelmiş bugün mahalleye. Yine aynı haltı yemişsiniz. Bütün apartmanları gezip, kapılarda ne kadar naylon terlik varsa toplayıp, önce adama bunları yirmibeşer kuruştan saydırıp, sonra bir sürü macun almışsınız… Doğru mu bu ha? Sana soruyorum doğru mu?
Geleceği görebilen bir falcı gibi, neler olup biteceğini görüp kendimi saklamaya çalışsam da, bütün elbiselerinden lavanta kokusu fışkıran annemin tokadından kurtulamaz, yine önüme bakardım… “ Ne bileyim anne herkes yapıyordu bende…”
XXX
Lavanta kokardı annemin ekmekleri…
Babam bazen, mutfaktayken annemin beline sarılıp arkasına dolanır, yarı naz, yarı mızmızlanmalar arasında “ göreceksin az kaldı kurtaracağım hepimizi, ilk iş olarak da o sepeti yakacağım” derdi. Annem birden ciddileşir, benim bütün bunlara şahit olmama neden olan, bağırmaya yakın bir ses tonuyla “ biz bunları çok dinledik Tahsin. Hah! Yakacakmış sepeti, o sepet olmasa, bu yemek nasıl pişer, bu mutfakta? Bu çocuk nasıl okula gider, düşündün mü?” diye babamı terslerdi. Babam benim yanımda azarlanmanın verdiği sinirle, bir şeyler söyleyebilmek için bahaneler bulmaya çalışır, en sonunda “elleme ulan şu ekmekleri, her tarafı lavanta kokuttun yine” diyerek, annemin ağlamaları arasında tartışmayı noktalardı…
XXX
Çocukluğun verdiği bilinçsiz mutluluğun, son bulmaya başladığı yarı hayali zamanlardı. Akşamları mahallenin bizden büyük abileri, sevgililerinin camlarının dibinde, kısa, değişik ama değişmeyen melodilerle ıslık çalarak geldiklerini belli ederdi. Top oynayınca, mahallenin yaşlı çaçaron kadınları, dağılmamız için bildikleri tüm tehditleri sıralar ama elde edemedikleri sessizliği sağlamak için en sonunda bir kova suyu oyunun olanları fark edemeyeceğimiz kadar hararetli bir yerinde, pencereden yarı beline kadar sarkıp üstümüze dökerek huzura ererlerdi…
XXX
Lavanta kokardı korkuları annemin…
_ Eh! Ben sana kaç kere demedim mi? Şu kadınla dalaşmayın, beni kavga ettireceksiniz en sonunda, mahalleye rezil mi olalım? Gidin başka bir yerde durun, başka yerde yiyin çekirdeğinizi. Söyle arkadaşlarına da, bir daha o duvarın üzerine oturup da, kadının kapısının önünü, bir karış çekirdek kabuğuyla doldurursanız, hepinizi birden döverim bak, şimdiden haberiniz olsun, sonradan söylemedi demeyin…
_ Ama anne, herkes…
_ Sus. Herkes deyip durma. Zaten senle görülecek başka hesabımız da var ama şimdi çok yorgunum. Baban geldi gelecek, daha ortada yemek yok. Ben senin, yerden kullanılmış bilet toplayıp, troleybüse kaçak bindiğini bilmiyor muyum? İhsan amca görmüş geçen gün, kontrolde yakalamışlar seni, okula giderken yarı yolda atmışlar aşağıya… Ama dur sen, biriktiriyorum hepsini…
XXX
_ Yere uzunca bir çivi çakarsın, üzerine de gazoz kapağını koyarsın, işte sana hacı baba tezgâhı, dört adım karşısına da bir çizgi çekip ayakkabının burnuyla, oradan gazoz kapakla atış yaptırırsın, gelsin kapaklar hacı babaya…
_ Biliyorum ama o kadar yakından hep vuruyorlar.
_ Kapağın mantarını biraz delip, çivinin kafasını oraya geçireceksin oğlum, sende de hiç kafa yok ha… Sen adam olmazsın oğlum.
Zaten o Yunus denen it, bileğin çıkınca omuz verip seni okuldan eve kadar taşıdı diye dibinden ayrılmıyorsun. Bize takılsan daha ne numaralar öğrenirsin. Haaa! Unutmadan. Yarın lunaparka gidip sigaralara halka atacağız Yusuf’la birlikte. Bir beş lira bulsan sen de gelirsin. Bu sefer adamların hilesini çözdük oğlum.
Dün Yusuf okula diye çıkıp, önlüğü çantayı sütçünün el arabasının altındaki dolaba saklayıp, doğru soluğu lunaparkta almış. Akşama sütçünün dönüş saatine kadar da halkacıların tezgâhını seyredip durmuş. Bu sefer kesin, en az beş sigara alırız, iki kişi olursak on, üç kişi olursak onbeş paket eder. Tanesi iki liradan tam otuz lira eder, sigaraları satıp yine o pastaneye gideriz…
_ Ne bileyim Salih. Ya annem duyarsa. Zaten son günlerde, sanki işi gücü bırakıp, sırf beni takip ediyormuş gibime geliyor. Daha geçenlerde duydum, “akşama kadar iş arayacağına, biraz da şu oğlanla ilgilen. İt kopuk olacak başımıza. Yemediği halt kalmamış, mahallelide ne havadisler var bir bilsen” diye, babama şikâyet ediyordu.
_ İyi, iyi sen böyle kork bakalım, nah buraya yazıyorum, senden adam olmaz oğlum…
XXX
Lavanta kokardı sözleri annemin…
Yıllar çok çabuk geçmiş, kendimce büyümüştüm. Salih tombalacılıktan en az dört, Yusuf ise ufak tefek kaçakçılık işlerinden, iki kez karakola düşmüştü… Yunus şoför olmuş, Onnik bakkal semti terk etmişti. İstikbalimi görmemekle birlikte biraz da okulu bitirmenin verdiği şevkle, iş arıyordum kendime…
O zamanlar yeni adet olduğu üzere, iş ararken konuştuğum insanların “siz bize bir telefonunuzu bırakın, biz sizi en kısa sürede ararız” kandırmacalarına inanıp, hayal aleminde meslekten mesleğe dolanıp duruyordum…
Dört aydır konuştuğum kıza, “seni yarın anneme götüreceğim” diye söz vermiştim. Pastaneden yeni çıkmış, yağmurun ıslaklığı yer yer kurumuş caddede, yan yana tozpembe bir dünyanın içinde, yavaş yavaş gezinmenin rahatlığıyla, önce el ele, sonra biraz sarmaş dolaş yürüyorduk. Daha ben ne olduğumu anlamadan şak diye bir tokat indi suratıma. Karşımda duran annemdi. Yanımdaki kız şaşkın, adeta kesilip de evin ortasına konmuş yılbaşı çamı gibi hareketsiz.
_ E! Ben seni karılarla gezip tozup, it kopuk ol diye mi büyüttüm, bu ne hâl?
_ Anne! Dur bak! Bu Ayşe.
_ Bana ne. Kimse kim.
Kız mezarından çıkarılmış ceset gibi donuk bir vaziyette, hâlâ şaşkınlığını üzerinden atamamış, tek kelime etmeden bize bakıyor.
_ Ama anne, ben onu çok seviyorum, yarın sana getirecektim.
_ Seviyormuş, bir de seviyormuş. Özrü kabahatinden büyük. Sen seveceksen ananı sev yavrum, önce ananı. Sen sevmek ne demek biliyor musun ki, seviyorum diyorsun? Sen sevmenin ne olduğunu bilsen önce beni seversin. Şu zavallı ananı seversin. Seversin de , “dur ana, babam dayanamadı çekti gitti, hem eve hem bana baktın, yemedin yedirdin, giymedin giydirdin, okuttun ama şimdi ben de adam oldum. Bırak artık şu pis sokaklarda, yere çömelip, akşama kadar kamburunu çıkaran lavanta sepetini, gel otur evinde derdin. Sevmekmiş, hıh!
_ Ama anne herkes… diye başladığım cümlenin sonunu getiremeden, yarı yaşla dolan gözlerimle, çoktan çekip gitmiş olan Ayşe’nin arkasından bakarken, bir elimle annemin omuzuna, bir elimle yerdeki lavanta sepetinin sapına sarıldım.
İkimizin de gözlerinden akan yaşlar, yeniden yağmaya başlayan yağmura karışıp giderken ağlaya ağlaya evin yolunu tuttuk.
XXX
_ Onnik bakkalın depo diye kullandığı yandaki apartman boşluğundan gazoz şişelerini alıp yine Onnik bakkala satıyormuşsun. Doğru mu bu? Sana soruyorum doğru mu?
Anneme, suçluluğun verdiği acizlikle, fark etmeden gözlerimi kocaman açıp “ yok anne, öyle şey olur mu?” derken şak diye acı bir tokat indi yüzüme… Önüme eğdim başımı…
_ Ne bileyim anne, herkes yapıyordu ben de böyle…
XXX
Lavanta kokardı çekmeceleri annemin…
Ütülenmiş ve özenle katlanmış beyaz gömleğimi çekmeceden çıkarırken, yüzüme çarpan lavanta kokusu öylesine içime işlerdi ki, gömleğe sinen bu kokudan kurtulmak için, soğuk günlerde bile ceketimi giymez, güya kendimce gömleği üzerimde havalandırmaya çalışırdım…
XXX
Lavanta kokardı elbiseleri annemin…
_ Naylon toplayıp, şeker macunu satan adam gelmiş bugün mahalleye. Yine aynı haltı yemişsiniz. Bütün apartmanları gezip, kapılarda ne kadar naylon terlik varsa toplayıp, önce adama bunları yirmibeşer kuruştan saydırıp, sonra bir sürü macun almışsınız… Doğru mu bu ha? Sana soruyorum doğru mu?
Geleceği görebilen bir falcı gibi, neler olup biteceğini görüp kendimi saklamaya çalışsam da, bütün elbiselerinden lavanta kokusu fışkıran annemin tokadından kurtulamaz, yine önüme bakardım… “ Ne bileyim anne herkes yapıyordu bende…”
XXX
Lavanta kokardı annemin ekmekleri…
Babam bazen, mutfaktayken annemin beline sarılıp arkasına dolanır, yarı naz, yarı mızmızlanmalar arasında “ göreceksin az kaldı kurtaracağım hepimizi, ilk iş olarak da o sepeti yakacağım” derdi. Annem birden ciddileşir, benim bütün bunlara şahit olmama neden olan, bağırmaya yakın bir ses tonuyla “ biz bunları çok dinledik Tahsin. Hah! Yakacakmış sepeti, o sepet olmasa, bu yemek nasıl pişer, bu mutfakta? Bu çocuk nasıl okula gider, düşündün mü?” diye babamı terslerdi. Babam benim yanımda azarlanmanın verdiği sinirle, bir şeyler söyleyebilmek için bahaneler bulmaya çalışır, en sonunda “elleme ulan şu ekmekleri, her tarafı lavanta kokuttun yine” diyerek, annemin ağlamaları arasında tartışmayı noktalardı…
XXX
Çocukluğun verdiği bilinçsiz mutluluğun, son bulmaya başladığı yarı hayali zamanlardı. Akşamları mahallenin bizden büyük abileri, sevgililerinin camlarının dibinde, kısa, değişik ama değişmeyen melodilerle ıslık çalarak geldiklerini belli ederdi. Top oynayınca, mahallenin yaşlı çaçaron kadınları, dağılmamız için bildikleri tüm tehditleri sıralar ama elde edemedikleri sessizliği sağlamak için en sonunda bir kova suyu oyunun olanları fark edemeyeceğimiz kadar hararetli bir yerinde, pencereden yarı beline kadar sarkıp üstümüze dökerek huzura ererlerdi…
XXX
Lavanta kokardı korkuları annemin…
_ Eh! Ben sana kaç kere demedim mi? Şu kadınla dalaşmayın, beni kavga ettireceksiniz en sonunda, mahalleye rezil mi olalım? Gidin başka bir yerde durun, başka yerde yiyin çekirdeğinizi. Söyle arkadaşlarına da, bir daha o duvarın üzerine oturup da, kadının kapısının önünü, bir karış çekirdek kabuğuyla doldurursanız, hepinizi birden döverim bak, şimdiden haberiniz olsun, sonradan söylemedi demeyin…
_ Ama anne, herkes…
_ Sus. Herkes deyip durma. Zaten senle görülecek başka hesabımız da var ama şimdi çok yorgunum. Baban geldi gelecek, daha ortada yemek yok. Ben senin, yerden kullanılmış bilet toplayıp, troleybüse kaçak bindiğini bilmiyor muyum? İhsan amca görmüş geçen gün, kontrolde yakalamışlar seni, okula giderken yarı yolda atmışlar aşağıya… Ama dur sen, biriktiriyorum hepsini…
XXX
_ Yere uzunca bir çivi çakarsın, üzerine de gazoz kapağını koyarsın, işte sana hacı baba tezgâhı, dört adım karşısına da bir çizgi çekip ayakkabının burnuyla, oradan gazoz kapakla atış yaptırırsın, gelsin kapaklar hacı babaya…
_ Biliyorum ama o kadar yakından hep vuruyorlar.
_ Kapağın mantarını biraz delip, çivinin kafasını oraya geçireceksin oğlum, sende de hiç kafa yok ha… Sen adam olmazsın oğlum.
Zaten o Yunus denen it, bileğin çıkınca omuz verip seni okuldan eve kadar taşıdı diye dibinden ayrılmıyorsun. Bize takılsan daha ne numaralar öğrenirsin. Haaa! Unutmadan. Yarın lunaparka gidip sigaralara halka atacağız Yusuf’la birlikte. Bir beş lira bulsan sen de gelirsin. Bu sefer adamların hilesini çözdük oğlum.
Dün Yusuf okula diye çıkıp, önlüğü çantayı sütçünün el arabasının altındaki dolaba saklayıp, doğru soluğu lunaparkta almış. Akşama sütçünün dönüş saatine kadar da halkacıların tezgâhını seyredip durmuş. Bu sefer kesin, en az beş sigara alırız, iki kişi olursak on, üç kişi olursak onbeş paket eder. Tanesi iki liradan tam otuz lira eder, sigaraları satıp yine o pastaneye gideriz…
_ Ne bileyim Salih. Ya annem duyarsa. Zaten son günlerde, sanki işi gücü bırakıp, sırf beni takip ediyormuş gibime geliyor. Daha geçenlerde duydum, “akşama kadar iş arayacağına, biraz da şu oğlanla ilgilen. İt kopuk olacak başımıza. Yemediği halt kalmamış, mahallelide ne havadisler var bir bilsen” diye, babama şikâyet ediyordu.
_ İyi, iyi sen böyle kork bakalım, nah buraya yazıyorum, senden adam olmaz oğlum…
XXX
Lavanta kokardı sözleri annemin…
Yıllar çok çabuk geçmiş, kendimce büyümüştüm. Salih tombalacılıktan en az dört, Yusuf ise ufak tefek kaçakçılık işlerinden, iki kez karakola düşmüştü… Yunus şoför olmuş, Onnik bakkal semti terk etmişti. İstikbalimi görmemekle birlikte biraz da okulu bitirmenin verdiği şevkle, iş arıyordum kendime…
O zamanlar yeni adet olduğu üzere, iş ararken konuştuğum insanların “siz bize bir telefonunuzu bırakın, biz sizi en kısa sürede ararız” kandırmacalarına inanıp, hayal aleminde meslekten mesleğe dolanıp duruyordum…
Dört aydır konuştuğum kıza, “seni yarın anneme götüreceğim” diye söz vermiştim. Pastaneden yeni çıkmış, yağmurun ıslaklığı yer yer kurumuş caddede, yan yana tozpembe bir dünyanın içinde, yavaş yavaş gezinmenin rahatlığıyla, önce el ele, sonra biraz sarmaş dolaş yürüyorduk. Daha ben ne olduğumu anlamadan şak diye bir tokat indi suratıma. Karşımda duran annemdi. Yanımdaki kız şaşkın, adeta kesilip de evin ortasına konmuş yılbaşı çamı gibi hareketsiz.
_ E! Ben seni karılarla gezip tozup, it kopuk ol diye mi büyüttüm, bu ne hâl?
_ Anne! Dur bak! Bu Ayşe.
_ Bana ne. Kimse kim.
Kız mezarından çıkarılmış ceset gibi donuk bir vaziyette, hâlâ şaşkınlığını üzerinden atamamış, tek kelime etmeden bize bakıyor.
_ Ama anne, ben onu çok seviyorum, yarın sana getirecektim.
_ Seviyormuş, bir de seviyormuş. Özrü kabahatinden büyük. Sen seveceksen ananı sev yavrum, önce ananı. Sen sevmek ne demek biliyor musun ki, seviyorum diyorsun? Sen sevmenin ne olduğunu bilsen önce beni seversin. Şu zavallı ananı seversin. Seversin de , “dur ana, babam dayanamadı çekti gitti, hem eve hem bana baktın, yemedin yedirdin, giymedin giydirdin, okuttun ama şimdi ben de adam oldum. Bırak artık şu pis sokaklarda, yere çömelip, akşama kadar kamburunu çıkaran lavanta sepetini, gel otur evinde derdin. Sevmekmiş, hıh!
_ Ama anne herkes… diye başladığım cümlenin sonunu getiremeden, yarı yaşla dolan gözlerimle, çoktan çekip gitmiş olan Ayşe’nin arkasından bakarken, bir elimle annemin omuzuna, bir elimle yerdeki lavanta sepetinin sapına sarıldım.
İkimizin de gözlerinden akan yaşlar, yeniden yağmaya başlayan yağmura karışıp giderken ağlaya ağlaya evin yolunu tuttuk.
Kaçak
Annem hep geç kalkar, o yüzden, değil ütü yapmak, beslenme çantamı bile ben hazırlardım ilkokuldayken.
Hiç ütülü pantolon, gömlek giymedim, ütü yapmayı da hiç sevmem, nasıl hergün hergün ütü yaparım şimdi ben. Yok efendim yatılı okulda şartmış… Şart olup da yapılmayan o kadar çok şey var ki bu dünyada, saymaya kalksak, ömrümün son günü gelir, ben ölürüm de, benim ütüsüz gömleği hatırlayan çıkmaz…
Şart olup da yapılmayanlar kadar, yapılmaması şart olanlar ne olacak peki?
Yok, senin aklını karıştırmak için böyle tahterevallili cümleler kurmuyorum, esastan… Mesela babamın bizi bırakıp, gitmesi şart mıydı? Ya yıllar sonra ortaya çıkıp kendini affettirmek için beni yatılı okula yazdırması?
Sen onun gömleklerini ütüler miydin, yoksa ben de kendi ütüleri mi yapmaya alışayım diye mi beni yatılı okula yazdırıyor… Hem başkası ütülese bile gömleklerimi, ben yine de gitmeyeceğim, zaten bundan sonra gitsem ne olur, kırk günün yirmisi kaçmışım.
Daha en baştan herkes adımı ezberledi, öğretmen yoklama yapmadan önce, sınıfta mıyım diye başkana soruyor, “O buradaysa herkes buradadır, sınıfı tam yaz” deyince, millet kırılıyor her seferinde…
Ne bileyim ben alışık değilim öyle yirmidört saat ders çalışmaya. Çalışacaksak da bir kez okuyunca neyimize yetmiyor?
Yok sabah etüdü, yok akşam etüdü, bir de bütün gün okul.
Elli yıldır bu hep böyleymiş, madem öyle hani o kadar çalışmaya var mı bizden bir tane aya giden ha ne oldu, yaaa…
Gündüzcüler elini kolunu sallayarak, öyle kapıdan çıkıp gitmiyorlar mı, dayanamıyorum ben de kaçıyorum. Sanki yer kalmayınca filikalara binemeyip de, batan geminin güvertesinde tek başına kalmış gibi oluyorum arkalarından bakarken.
Başkaları yok mu? Var tabii, ama onlar hep Anadolu’dan gelmişler okula, hemen hemen hiçbirinin İstanbul’da evi yok, ama ben öyle mi ya? Gömleğim ütüsüz de olsa evim var benim değil mi? Senin her tarafı kaplayan çiçeklerinle, biraz Ziraat Fakültesinin bahçesi gibi olsa da…
Hatırlıyor musun? birgün seninle iyice bağırıp çağırıp kavga ettiğimizde, evden atmıştın beni, o gün ben, nerede kalırım artık diye, çok ağlamıştım Salihlerin bahçesindeki asmanın altında…
İnsanın iyi kötü bir evinin olması çok güzel…
Canım nereden çıkarıyorsun bunları, tabii ki sırf yatıp kalkmaya gelmiyorum eve, senin için de geliyorum, zaten sen olmasan ne işim var benim burada?
Tamam, okuldan her zamanki gibi, karşıki kırtasiyeye gidip geleceğim diye, kimliğimi kapıya bırakarak kaçtım yine…
Evet, çıkar çıkmaz, hemen eve gelmedim, her zaman gittiğim o küçük esnaf lokantasına gidip, fındıklı keşkül yedim yine, ama anla işte, herkesin bir zaafı var, benimki de tatlı…
Hayır, tatlıyı yemesem de, Ortaköy’den Bebek troleybüsüne binmezdim, keşkül yiyince param kalmadığı için değil, Dolmabahçe’de yokuşu çıkarken bayılıyor zaten, neredeyse biraz hızlı yürüsem, yetişir, aynı saatte Taksim’de olurum diye binmiyorum…
Troleybüs, İnadına Gümüşsuyu’na dönen yerde, hani yokuşun tam düzleştiği yer var ya, tam orada işte, bir bastırıyor, bastırıyor ki, o minicik, kısa arada, camdan stadın çimlerine bakamayalım… İnadına binmiyorum işte…
Yooo, hiç de kızgın değilim kafam falan bir şeye atmadı, niye okulda kızdırmış olsunlar ki beni, hem artık, hiç “Fırt” götürmüyorum okula, onun için de bir daha “Balta Mehmet”, “Ne lan bu karı resmi” diye dövemez…
Hayır, gece de biri, bir şey demedi. Ne? Orası koru motel mi gece istediğimiz saatte dolaşıp duracağız? Bazen eğlendiğimiz de oluyor, nöbetçi öğretmen falan yoksa o gece. Allaaah artık ne sen sor ne ben söyleyeyim…
Yok, canım kimseye bir şey yaptığımız yok, sadece bir keresinde, kullanılmayan teneke dolapların kapaklarını çıkarıp, kapalı koğuşların kapılarına dayamıştık, kapıları çalıp kaçıyorduk… İçeriden gelip kapıyı açanın üstüne, tangır tungur öyle bir gürültüyle düşüyor ki teneke kapaklar, milletin halini görme, altına işersin gülmekten…
Aman sen de, iyi ki bir şey söyledik, hayır, bak bir daha söyleyeyim, birincisi, kimsenin uyurken, gidip de pipisini boyamıyorlar, bu bir! Geçen hafta geldiğimde kilodumun önündeki mavi boyalar, resim dersinde tuvalete gidince oldu, çişimi yaparken elimin boyalı olduğunu fark etmemişim bu da iki…
Amma abartıyorsun bazen sen de, seni duyan da her gün okulda dayak yiyip, geceleri de sabaha kadar birbirimizin pipisini boyuyoruz sanır… Sen benle uğraşacağına çay koy da bir çay içelim…
Valla en çok senin çayını özledim, yemek yemiyorum ya yemekhanede, kantindekiler öğrendiler artık, beni gördüklerinde hemen bir büyük çay, bir de “Piknik” bisküvi ben söylemeden anında geliyor… O kadar da, kırk sefer, demli olsun diyorum ama nerede senin çayın, nerede onların ki…
Yok, yok ütüyü bırak yarın gitmem okula, bir tek cuma kalmış zaten, bir gün için taaa buradan oraya… Pazartesi sapasağlam, tertemiz giderim, hem artık hiç kaçmayacağım okuldan valla, bu sondu…
Tamam, tamam, mademki illa istiyorsun, sen yine ütüle gömleğimi, yeter ki, köyüne vali gelmiş muhtar gibi, konu komşuya oğlum geldi oğlum geldi diye seslenip durma mutfak camından, kaçağa çıkmış adım mahallede zaten, bakkalın oğlu bile kaçak, kaçak diye alay ediyor arkamdan…
Hiç ütülü pantolon, gömlek giymedim, ütü yapmayı da hiç sevmem, nasıl hergün hergün ütü yaparım şimdi ben. Yok efendim yatılı okulda şartmış… Şart olup da yapılmayan o kadar çok şey var ki bu dünyada, saymaya kalksak, ömrümün son günü gelir, ben ölürüm de, benim ütüsüz gömleği hatırlayan çıkmaz…
Şart olup da yapılmayanlar kadar, yapılmaması şart olanlar ne olacak peki?
Yok, senin aklını karıştırmak için böyle tahterevallili cümleler kurmuyorum, esastan… Mesela babamın bizi bırakıp, gitmesi şart mıydı? Ya yıllar sonra ortaya çıkıp kendini affettirmek için beni yatılı okula yazdırması?
Sen onun gömleklerini ütüler miydin, yoksa ben de kendi ütüleri mi yapmaya alışayım diye mi beni yatılı okula yazdırıyor… Hem başkası ütülese bile gömleklerimi, ben yine de gitmeyeceğim, zaten bundan sonra gitsem ne olur, kırk günün yirmisi kaçmışım.
Daha en baştan herkes adımı ezberledi, öğretmen yoklama yapmadan önce, sınıfta mıyım diye başkana soruyor, “O buradaysa herkes buradadır, sınıfı tam yaz” deyince, millet kırılıyor her seferinde…
Ne bileyim ben alışık değilim öyle yirmidört saat ders çalışmaya. Çalışacaksak da bir kez okuyunca neyimize yetmiyor?
Yok sabah etüdü, yok akşam etüdü, bir de bütün gün okul.
Elli yıldır bu hep böyleymiş, madem öyle hani o kadar çalışmaya var mı bizden bir tane aya giden ha ne oldu, yaaa…
Gündüzcüler elini kolunu sallayarak, öyle kapıdan çıkıp gitmiyorlar mı, dayanamıyorum ben de kaçıyorum. Sanki yer kalmayınca filikalara binemeyip de, batan geminin güvertesinde tek başına kalmış gibi oluyorum arkalarından bakarken.
Başkaları yok mu? Var tabii, ama onlar hep Anadolu’dan gelmişler okula, hemen hemen hiçbirinin İstanbul’da evi yok, ama ben öyle mi ya? Gömleğim ütüsüz de olsa evim var benim değil mi? Senin her tarafı kaplayan çiçeklerinle, biraz Ziraat Fakültesinin bahçesi gibi olsa da…
Hatırlıyor musun? birgün seninle iyice bağırıp çağırıp kavga ettiğimizde, evden atmıştın beni, o gün ben, nerede kalırım artık diye, çok ağlamıştım Salihlerin bahçesindeki asmanın altında…
İnsanın iyi kötü bir evinin olması çok güzel…
Canım nereden çıkarıyorsun bunları, tabii ki sırf yatıp kalkmaya gelmiyorum eve, senin için de geliyorum, zaten sen olmasan ne işim var benim burada?
Tamam, okuldan her zamanki gibi, karşıki kırtasiyeye gidip geleceğim diye, kimliğimi kapıya bırakarak kaçtım yine…
Evet, çıkar çıkmaz, hemen eve gelmedim, her zaman gittiğim o küçük esnaf lokantasına gidip, fındıklı keşkül yedim yine, ama anla işte, herkesin bir zaafı var, benimki de tatlı…
Hayır, tatlıyı yemesem de, Ortaköy’den Bebek troleybüsüne binmezdim, keşkül yiyince param kalmadığı için değil, Dolmabahçe’de yokuşu çıkarken bayılıyor zaten, neredeyse biraz hızlı yürüsem, yetişir, aynı saatte Taksim’de olurum diye binmiyorum…
Troleybüs, İnadına Gümüşsuyu’na dönen yerde, hani yokuşun tam düzleştiği yer var ya, tam orada işte, bir bastırıyor, bastırıyor ki, o minicik, kısa arada, camdan stadın çimlerine bakamayalım… İnadına binmiyorum işte…
Yooo, hiç de kızgın değilim kafam falan bir şeye atmadı, niye okulda kızdırmış olsunlar ki beni, hem artık, hiç “Fırt” götürmüyorum okula, onun için de bir daha “Balta Mehmet”, “Ne lan bu karı resmi” diye dövemez…
Hayır, gece de biri, bir şey demedi. Ne? Orası koru motel mi gece istediğimiz saatte dolaşıp duracağız? Bazen eğlendiğimiz de oluyor, nöbetçi öğretmen falan yoksa o gece. Allaaah artık ne sen sor ne ben söyleyeyim…
Yok, canım kimseye bir şey yaptığımız yok, sadece bir keresinde, kullanılmayan teneke dolapların kapaklarını çıkarıp, kapalı koğuşların kapılarına dayamıştık, kapıları çalıp kaçıyorduk… İçeriden gelip kapıyı açanın üstüne, tangır tungur öyle bir gürültüyle düşüyor ki teneke kapaklar, milletin halini görme, altına işersin gülmekten…
Aman sen de, iyi ki bir şey söyledik, hayır, bak bir daha söyleyeyim, birincisi, kimsenin uyurken, gidip de pipisini boyamıyorlar, bu bir! Geçen hafta geldiğimde kilodumun önündeki mavi boyalar, resim dersinde tuvalete gidince oldu, çişimi yaparken elimin boyalı olduğunu fark etmemişim bu da iki…
Amma abartıyorsun bazen sen de, seni duyan da her gün okulda dayak yiyip, geceleri de sabaha kadar birbirimizin pipisini boyuyoruz sanır… Sen benle uğraşacağına çay koy da bir çay içelim…
Valla en çok senin çayını özledim, yemek yemiyorum ya yemekhanede, kantindekiler öğrendiler artık, beni gördüklerinde hemen bir büyük çay, bir de “Piknik” bisküvi ben söylemeden anında geliyor… O kadar da, kırk sefer, demli olsun diyorum ama nerede senin çayın, nerede onların ki…
Yok, yok ütüyü bırak yarın gitmem okula, bir tek cuma kalmış zaten, bir gün için taaa buradan oraya… Pazartesi sapasağlam, tertemiz giderim, hem artık hiç kaçmayacağım okuldan valla, bu sondu…
Tamam, tamam, mademki illa istiyorsun, sen yine ütüle gömleğimi, yeter ki, köyüne vali gelmiş muhtar gibi, konu komşuya oğlum geldi oğlum geldi diye seslenip durma mutfak camından, kaçağa çıkmış adım mahallede zaten, bakkalın oğlu bile kaçak, kaçak diye alay ediyor arkamdan…
Bal kâsesi…
Bilmiyorum artık evdeki kavgalar mı artmıştı yoksa başka bir şeyler mi vardı, o zamanlar daha küçücük bir çocuktum ve beni her ay anneannemin yanına göndermeye başlamışlardı. Mahalledeki arkadaşlarımdan ayrı kaldığım için üzülsem de anneannemin tatlı dili, anlattığı hikâyeler bana her şeyi unutturur günler çabucak akıp giderdi.
Ne zaman anneannemi hatırlasam aklıma onunla birlikte taş bahçede yaptığım kahvaltılar gelir. Anneannem sevebileceğimi düşündüğü şeyleri önüme koyabilmek için uzunca bir süre mutfaktan çıkmaz, sofraya götürülecekleri vermek için ara sıra çağırıp elime bir iki tabak tutuştururdu. Tepsiye koyduğu cam kâsedeki balı da kahvaltı sofrasına son olarak kendisi getirirdi. Tepsi içinde özenle getirdiği küçük bal kâsesinin yanında mutlaka kâseden daha büyük bir tas bulunurdu. Ve bir de kural vardı; bal kâsesi tepsiden dışarı çıkartılmayacak…
Bunu merak edip “Anneanne balı niye tepsiden alıp masaya öyle koymuyoruz?” diye sorunca da hep aynı cevabı alırdım “Bal zaten masada ya şaşkın.” Çocuk aklımla her zamanki eğlenceyi sürdürebilmek için bu konuşmayı uzatırdım da uzatırdım. “Balı niye sen getiriyorsun, bal benden kıymetli mi, niye söylemiyorsun, peki bu boş tası ne yapacağız?”, “Anneanne vallahi sen beni sevmiyorsun, yoksa söylerdin.” Anneannem dayanamayıp cevap verse de en fazla “Zamanı gelince öğrenirsin.” derdi. Bu cevap üzerine ben artık iyiden iyiye meraklanır, hatta daha da ileri gider bal kâsesini tepsinin dışına çıkartıp olacakları beklerdim. Genellikle anneannem güler, kâseyi alıp yine tepsinin içine koyardı.
Aramızda küçük bir oyuna dönüşen bu meseleyi kendimce bir sonuca vardıramadığım için her ne kadar aklıma takıp düşünsem de bir süre sonra unutur, bahçede daha önceleri gördüğüm kaplumbağanın yavrularını bulma umuduyla yaptığım araştırmalara dalar giderdim…
Yine böyle tatlı tatlı konuşup, güle eğlene bahçede kahvaltı yaptığımız bir gün bal kâsesinin kenarına bir arı konuverdi. Anneannem yavaşça uzanarak her zaman bal kâsesiyle birlikte getirdiği tası aldı ve birden bal kâsesinin üzerine kapadı.
Zavallı arıyı tasın dışına vuran karaltısından izleyebiliyordum.
Kapı üstüne kilitlenince caminin kubbesinde delik arayan halı hırsızları gibi, tasın içinde bir o tarafa bir bu tarafa dolanıp duruyordu.
Anneannem “Gördün mü bak, merak ediyordun… Sonunda öğrendin işte.” diyerek tepsiyi, tepsiyle beraber üzerine tas geçirdiği arıyı ve bal kâsesini kaldırıp bahçenin uzak bir köşesine götürdü. Tası kaldırınca arı bir an tereddüt etse de bir iki inatçı vızıldamadan sonra uçup gitti.
Anneannemin, bal kâsesini her gün tasla tepsiyle niye taşıdığını artık öğrenmiştim ama bütün bunların bir gün tek bir arı gelirse diye yapıldığına inanamamıştım.
“Anneanne bütün bunlar bir arı için miydi?” diye sorunca verdiği cevabı hiç unutmadım; “Bizim yaptığımız ne ki, minicik bir iyilik. Cehennem ateşine bir bardak su ne yapsın… Ama herkes böyle bir bardak su dökse…”
Ne zaman anneannemi hatırlasam aklıma onunla birlikte taş bahçede yaptığım kahvaltılar gelir. Anneannem sevebileceğimi düşündüğü şeyleri önüme koyabilmek için uzunca bir süre mutfaktan çıkmaz, sofraya götürülecekleri vermek için ara sıra çağırıp elime bir iki tabak tutuştururdu. Tepsiye koyduğu cam kâsedeki balı da kahvaltı sofrasına son olarak kendisi getirirdi. Tepsi içinde özenle getirdiği küçük bal kâsesinin yanında mutlaka kâseden daha büyük bir tas bulunurdu. Ve bir de kural vardı; bal kâsesi tepsiden dışarı çıkartılmayacak…
Bunu merak edip “Anneanne balı niye tepsiden alıp masaya öyle koymuyoruz?” diye sorunca da hep aynı cevabı alırdım “Bal zaten masada ya şaşkın.” Çocuk aklımla her zamanki eğlenceyi sürdürebilmek için bu konuşmayı uzatırdım da uzatırdım. “Balı niye sen getiriyorsun, bal benden kıymetli mi, niye söylemiyorsun, peki bu boş tası ne yapacağız?”, “Anneanne vallahi sen beni sevmiyorsun, yoksa söylerdin.” Anneannem dayanamayıp cevap verse de en fazla “Zamanı gelince öğrenirsin.” derdi. Bu cevap üzerine ben artık iyiden iyiye meraklanır, hatta daha da ileri gider bal kâsesini tepsinin dışına çıkartıp olacakları beklerdim. Genellikle anneannem güler, kâseyi alıp yine tepsinin içine koyardı.
Aramızda küçük bir oyuna dönüşen bu meseleyi kendimce bir sonuca vardıramadığım için her ne kadar aklıma takıp düşünsem de bir süre sonra unutur, bahçede daha önceleri gördüğüm kaplumbağanın yavrularını bulma umuduyla yaptığım araştırmalara dalar giderdim…
Yine böyle tatlı tatlı konuşup, güle eğlene bahçede kahvaltı yaptığımız bir gün bal kâsesinin kenarına bir arı konuverdi. Anneannem yavaşça uzanarak her zaman bal kâsesiyle birlikte getirdiği tası aldı ve birden bal kâsesinin üzerine kapadı.
Zavallı arıyı tasın dışına vuran karaltısından izleyebiliyordum.
Kapı üstüne kilitlenince caminin kubbesinde delik arayan halı hırsızları gibi, tasın içinde bir o tarafa bir bu tarafa dolanıp duruyordu.
Anneannem “Gördün mü bak, merak ediyordun… Sonunda öğrendin işte.” diyerek tepsiyi, tepsiyle beraber üzerine tas geçirdiği arıyı ve bal kâsesini kaldırıp bahçenin uzak bir köşesine götürdü. Tası kaldırınca arı bir an tereddüt etse de bir iki inatçı vızıldamadan sonra uçup gitti.
Anneannemin, bal kâsesini her gün tasla tepsiyle niye taşıdığını artık öğrenmiştim ama bütün bunların bir gün tek bir arı gelirse diye yapıldığına inanamamıştım.
“Anneanne bütün bunlar bir arı için miydi?” diye sorunca verdiği cevabı hiç unutmadım; “Bizim yaptığımız ne ki, minicik bir iyilik. Cehennem ateşine bir bardak su ne yapsın… Ama herkes böyle bir bardak su dökse…”
Kar tanesi
Daha şimdiden, soğuktan donmak üzere olan kulaklarını, atkısıyla, şapkasının üzerinden sıkı sıkı kapamıştı. Traktörün arkasına bağlı römorkta, karları küremişler kendilerine seçtikleri köşede iyice birbirlerine sokulmuşlardı.
Kasabaya giden yol kısa olmasına karşın, kar yüzünden yolculuk, yürüyerek çok zordu. Elif’in babası bunu bildiği için, muhtarın Cemalle, traktörü tutup yola çıkmışlardı.
Kasabaya vardıklarında ihtiyaçlarını almaya başlamışlardı, babası “Şimdi sıra en önemlisine geldi. Kuş, evet kuş” dedi, Elif doğru duymuştu. Köşeyi dönüp de caminin karşısına geçtiklerinde kuşçuyu gördüler…
Adam kalın paltosunun üstüne, içi kürklü deri yelek giymiş, kafasına da küçük kardeşininki gibi kırmızı-mavi kalın çizgili yün bir şapka takmıştı… Adamın şapkası Elif’in komiğine gitti, kuşçu sanki bir yolunu bulup küçük kardeşinin şapkasını aşırmıştı…
Kuşçu, Elifin başını okşadı “Hoşgelmişsen küçük bacı”… Elif gülümsedi…
Elif, at arabasının üstündeki kafeslerde duran kuşlara bakıyordu, acaba kuşlar da onun kadar üşüyorlar mıydı? Babası kuşçuyla konuşmaya başladı…
“Bak şimdi bana öyle bir kuş vereceksin ki, taaa vilayette salsan geri gelecek haa ona göre bak, biz yabancı değiliz iyisinden seç, tam okulluk olsun…”
“Madem öyle, nah işte tam sana göre bir çift, çifti yüzbin lira olur”
“Yok, iki tane fazla, hem de pahalı”
“E! Sen demedin mi, iyisinden olsun, taaa vilayetten bıraksan geri gelsin diye”
“Dedim amma…”
“Sen al bunları, al. Vilayetten tek başına benim kocakarı bile evi zor buluyor, değil ki tek başına bu kuş bulsun…”
“Çift mi olacak illaki”
“Çift olacak tabii ya, erkeği alacan yanına, dişisini yuvada bırakacan, bırakacan ki erkek dişisine dönmek için evin yolunu bulsun…”
Gelirken bindikleri kırmızı traktör, caminin yanındaki yoldan göründü. Muhtarın Cemal, traktörün arkasında yerdeki çuvallardan bacaklarınla destek alıp, hiç bir yere tutunmadan, ayakta durmaya çalışıyordu. Kısa mesafeyi hızla kat edip kuşçunun önünde sert bir frenle zor durdular.
Yolun kenarından camiye giden yaşlılar, etrafa çamurlar sıçratan traktörün şoförüne “Burayı İstanbul belledin herhal!” diyerek, dik dik baktılar. Muhtarın Cemal traktörün arkasında düştüğü yerden kalkıp, Eliflerin yanına gelirken üstünü başını temizliyordu…
Elifin babası kuşçuya
“İyi, olsun bakalım, yemleri senden ama” dedi.
Elifi kucağına alıp çuvalların üstüne oturttu babası. Elif’in elinde altıyla üstü tahtadan, tel kafes, minik yüzünde acımayla karışık bir gülümseme, yola koyuldular…
Elif ne yapıp edecek, gözünü dört açıp yolları ezberleyecekti. Yaz gelince büyük oğlanlarla birlikte kuşlarını azad edecekti…
Eve geldiklerinde annesi Elif’i baştan aşağı soydu, sıcak sıcak giyindirip sobanın yanında, yemeğini önüne koydu.
“Ah benim Elif’im büyümüşte, okulluk kuş mu bakarmış?”
“Yolları iyice belleyecem ana, her seferinde dolu kafesle gelecem”
“inşallah Elif’im, İnşallah”
“Yazında Azad edecem, görürsün bak.”
“İnşallah yavrum, yaza kadar abin de gelir nenenlerin yanından, beraber gidersiniz azada… Adları ne bunların?”
“ ‘Kar tanesi’, şu beyaz olan… Ötekideeee ‘kınalı’ olsun…”
“Olsun yavrum, olsun. Kuşlar senin değil mi, adını da sen koyacan elbet”
Sabah oldu kalktılar, Elif’le babası kuşları sınamak için, kuşçunun dediği gibi dişisini kafeste tutup, erkek olanı, yani ‘Kar tanesi’ni saldılar… Kar tanesi sanki bu evde doğup büyümüş gibi, evi tanıyıp geri geldi. Dişisinin yanında, kafesin etrafında dolanmaya başladı.
Bir kaç kez daha denediler, Elif önce böyle bir şeye inanamamış, sonra alışıp, kuş geri geldikçe sevinip, hoplayıp zıplamaya, kendince oyunlar yapmaya başlamıştı.
Elif’in babası “Bunlar hep yakındandı, bir de uzaktan sınayalım” diye, ‘Kar tanesi’ni aldı yanına. Dediğine göre, taaa köyün dışındaki ormanlıktan salmış kuşu ‘Kar tanesi’ yine bulmuştu evin yolunu. Kuşçunun dediği gibi “Her geri geldiğinde” yemlediler ‘Kar tanesi’ni…
Babası “Yarın okula gidince de, sen sınayacan, hadi bakalım hayırlısı” dedi. Elif o gece rüyasında, sabaha kadar hep ‘Kar tanesi’ni gördü, önünde, kolunu uzatsa tutacak kadar yakın, sağa-sola, yukarı-aşağı, oynaya oynaya, Elif’in etrafında döne döne, Elifle birlikte okul yolunda eve dönüyorlardı…
Sabah olup da gün ışıyınca heyecanla kalktı yatağından Elif, çantasını hazırladı, annesinin çevirdiği çorbanın, iştah açan kokuları, evin içini sardı… Okul vaktine kadar zor sabretti Elif… Saatin küçük kolu, abisinin işaretlediği yere gelince sıkı sıkı giydirdi Elif’i annesi… Elif yola koyuldu, bir elinde üstü iple bağlı tahta çantası, bir elinde kafes, karlara bata çıka, düşe kalka okula vardı…
Bütün çocuklar gibi o da, yakmak için, çantasında tezek getirmişti, üstünü başını çıkarmadan, çantasından tezeği çıkardı, sobanın yanında yığılı diğer tezeklerin üstüne koydu.
Çocuklar, Elif’in sırasına bıraktığı kafesinin etrafında toplanmış, ellerinde tuttukları kafeslerdeki kendi kuşlarıyla ‘Kar tanesi’ni kıyaslıyorlardı…
Öğretmen gelince, bütün sınıf yerine geçti, derse başladılar… O gün de, ders bitiminde öğretmen, her zamanki gibi tek tek hepsini giydirdi, evlerine yolladı. Farklı olan tek şey, Elif’in ‘Kar tanesi’ni sınayacak olmasıydı…
İyice uzaklaşıp, okul görünmeyecek kadar küçülünce, açtı kafesin kapısını Elif, elinle bir okşadı ‘kar tanesi’ni “Haydi ‘Kar tanesi’ var git ‘kınalının yanına” diye, avazı çıktığı kadar bağırdı uçan kuşun ardından… ‘Kar tanesi’ göz açıp kapayıncaya kadar, uçarak kayboldu karların üstünde…
Elif her zamankinden daha hızlı, neredeyse koşa koşa düştü evinin yoluna… Annesi kapıya çıkmış, uzaktan görsün diye, elinde salladığı örtüyle, kızına müjdeyi veriyordu; ‘Kar tanesi’ evi bulmuştu…
Minik Elif’in sıcak evi ve güzel okulu arasındaki bu zorlu gidip gelmeler, böylece devam etti, taa ki aradan bir iki ay geçip de, havalar iyiden iyiye bozmaya başlayıncaya kadar. Artık kar sabah akşam dinlemiyor, saatli saatsiz hiç durmadan yağıyordu. Kar yağdıkça okula gidip gelmek zorlaşıyor, okula giderken bırakılan izler, okul dönüşü tamamen kayboluyordu.
Elif, o gün yine erkenden kalktı, ahıra gitti, inekleri sağdı, sütü güğüme boşalttı, annesinin ekmek pişirmesini bekledi çorbasını içti, kardeşinle oynadı, giyindi ve çantasını, kafesini alıp yola koyuldu.
Hava çok soğuktu tipi başlamadan okula varsa bile, dönerken yakalanacaktı, biliyordu, bugün sabahtan beri içinde bir korku vardı ama kendine bile söylemeye cesaret edemiyordu. Bin bir zorlukla okula vardı, bütün çocuklar onun gibi üzgündü, herkesin derdi aynıydı…
Vakit ilerledi, dersler bitti, öğretmen sessizce sınıfı süzdü, elinle, alnını saçlarına doğru bir sıvazladı, derin nefes aldı, sonra “Yamaçlılar, Öğütlüler, Kesenceliler beklesin” dedi, der demez de çocuklar hüngür hüngür ağlamaya başladı…
“Tamam çocuklar tamam, biliyorum. Ben de çok üzülüyorum ama yapacak başka bir şey yok, zaten bunun için almadınız mı kuşları, yine alırsınız, hem de daha güzellerini.” Öğretmen çocukları yatıştırmak için konuştukça çocuklar olacakları gözlerinin önüne getirip daha da üzülüyor, üzüldükçe daha da kuvvetli, hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı…
Yolu en uzak olan Elif çıktı önce bahçeye. Kendi ellerinle teslim etti kafesi öğretmenine, öğretmen küçük kafesin içine elini zorla soktu, tuttu ‘Kar tanesini’ iyice kavradı, elindeki bıçakla minik bir çentik attı kuşun bacaklarından birine, sonra attı havaya kuşu, Elif’e de “Üzülme, baharda telafi ederiz eksik derslerini, yarından sonra, iyice havalar açıncaya kadar gelme artık” dedi. Sarıldı öptü Elif’i “Haydi bakalım yolun uzun, kar kapamadan izleri, düş kuşun ardına, derslerini tekrar etmeyi unutma sakın” diye de tembih etti…
Elif ‘Kar tanesi’nden damlayan kan izlerini kaybetmemek için, hızlı hızlı yürümeye başladı. Dört bir yanında, bembeyaz, uçsuz bucaksız ovalar vardı… Arkasına baktığında okul artık görünmüyordu. Evinin yolunu biliyordu ama kardan yolu görmek imkânsız hâle gelmişti. Nereye bakarsanız bakın her yer bembeyaz bir boşluktu.
Elif’in aklı ‘Kar tanesi’nde , ‘Kar tanesi’, ‘Kar tanesi’… Bir eve varayım bak sana nasıl bakacağım, önce yaranı sarıp iyi edeceğim seni, sonra bol bol yem veririm, yeter ki sen ölme, azada gideceğiz senle, salacağım hem seni, hem kınalıyı. Söz sana, yeter ki bir eve var sen. Bakarsın nenem de iyileşir, abim de gelir bizlen o zaman azada…
Bir yandan da soğuk artıyor, rüzgâr şiddetleniyor, rüzgâr şiddetlendikçe soğuk artıyordu… Alışıktı böyle şeylere Elif ama yine de kaybolma korkusu taşıyordu. Yoksa kurttan, kuştan korkmazdı o…
Uluyan bu kurtların hiç birini görmüşlüğü olmasa da, kendisine ulaşan seslerin daha en başında sesin tonundan, kurdun ne kadar ve nasıl uluyacağını anlayabiliyordu. Sanki duvarın kenarından kendini biraz gösteren birinin, görünmeyen kısmını tahmin eder gibi, aklından sesleri tamamlıyordu. Sesler gittikçe yaklaşıyor, sesler yaklaştıkça, Elif karların içinde koşuyordu… Ev görünmeye başladığında ‘Kar tanesi’nin kan izleri de gittikçe kaybolmaya başlamıştı. Ter içinde sırılsıklam eve vardığında, kapıda, karların içinde, dizlerinin üstüne çökmüş vaziyette ağlayarak, Elif’i bekleyen annesi, Elif’i görünce iki avucunun içinde tuttuğu ‘Kar tanesi’nin cansız bedenini yere bırakarak, kendisine koşan kızına sarıldı, artık ana kız birlikte ağlıyorlardı…
Kasabaya giden yol kısa olmasına karşın, kar yüzünden yolculuk, yürüyerek çok zordu. Elif’in babası bunu bildiği için, muhtarın Cemalle, traktörü tutup yola çıkmışlardı.
Kasabaya vardıklarında ihtiyaçlarını almaya başlamışlardı, babası “Şimdi sıra en önemlisine geldi. Kuş, evet kuş” dedi, Elif doğru duymuştu. Köşeyi dönüp de caminin karşısına geçtiklerinde kuşçuyu gördüler…
Adam kalın paltosunun üstüne, içi kürklü deri yelek giymiş, kafasına da küçük kardeşininki gibi kırmızı-mavi kalın çizgili yün bir şapka takmıştı… Adamın şapkası Elif’in komiğine gitti, kuşçu sanki bir yolunu bulup küçük kardeşinin şapkasını aşırmıştı…
Kuşçu, Elifin başını okşadı “Hoşgelmişsen küçük bacı”… Elif gülümsedi…
Elif, at arabasının üstündeki kafeslerde duran kuşlara bakıyordu, acaba kuşlar da onun kadar üşüyorlar mıydı? Babası kuşçuyla konuşmaya başladı…
“Bak şimdi bana öyle bir kuş vereceksin ki, taaa vilayette salsan geri gelecek haa ona göre bak, biz yabancı değiliz iyisinden seç, tam okulluk olsun…”
“Madem öyle, nah işte tam sana göre bir çift, çifti yüzbin lira olur”
“Yok, iki tane fazla, hem de pahalı”
“E! Sen demedin mi, iyisinden olsun, taaa vilayetten bıraksan geri gelsin diye”
“Dedim amma…”
“Sen al bunları, al. Vilayetten tek başına benim kocakarı bile evi zor buluyor, değil ki tek başına bu kuş bulsun…”
“Çift mi olacak illaki”
“Çift olacak tabii ya, erkeği alacan yanına, dişisini yuvada bırakacan, bırakacan ki erkek dişisine dönmek için evin yolunu bulsun…”
Gelirken bindikleri kırmızı traktör, caminin yanındaki yoldan göründü. Muhtarın Cemal, traktörün arkasında yerdeki çuvallardan bacaklarınla destek alıp, hiç bir yere tutunmadan, ayakta durmaya çalışıyordu. Kısa mesafeyi hızla kat edip kuşçunun önünde sert bir frenle zor durdular.
Yolun kenarından camiye giden yaşlılar, etrafa çamurlar sıçratan traktörün şoförüne “Burayı İstanbul belledin herhal!” diyerek, dik dik baktılar. Muhtarın Cemal traktörün arkasında düştüğü yerden kalkıp, Eliflerin yanına gelirken üstünü başını temizliyordu…
Elifin babası kuşçuya
“İyi, olsun bakalım, yemleri senden ama” dedi.
Elifi kucağına alıp çuvalların üstüne oturttu babası. Elif’in elinde altıyla üstü tahtadan, tel kafes, minik yüzünde acımayla karışık bir gülümseme, yola koyuldular…
Elif ne yapıp edecek, gözünü dört açıp yolları ezberleyecekti. Yaz gelince büyük oğlanlarla birlikte kuşlarını azad edecekti…
Eve geldiklerinde annesi Elif’i baştan aşağı soydu, sıcak sıcak giyindirip sobanın yanında, yemeğini önüne koydu.
“Ah benim Elif’im büyümüşte, okulluk kuş mu bakarmış?”
“Yolları iyice belleyecem ana, her seferinde dolu kafesle gelecem”
“inşallah Elif’im, İnşallah”
“Yazında Azad edecem, görürsün bak.”
“İnşallah yavrum, yaza kadar abin de gelir nenenlerin yanından, beraber gidersiniz azada… Adları ne bunların?”
“ ‘Kar tanesi’, şu beyaz olan… Ötekideeee ‘kınalı’ olsun…”
“Olsun yavrum, olsun. Kuşlar senin değil mi, adını da sen koyacan elbet”
Sabah oldu kalktılar, Elif’le babası kuşları sınamak için, kuşçunun dediği gibi dişisini kafeste tutup, erkek olanı, yani ‘Kar tanesi’ni saldılar… Kar tanesi sanki bu evde doğup büyümüş gibi, evi tanıyıp geri geldi. Dişisinin yanında, kafesin etrafında dolanmaya başladı.
Bir kaç kez daha denediler, Elif önce böyle bir şeye inanamamış, sonra alışıp, kuş geri geldikçe sevinip, hoplayıp zıplamaya, kendince oyunlar yapmaya başlamıştı.
Elif’in babası “Bunlar hep yakındandı, bir de uzaktan sınayalım” diye, ‘Kar tanesi’ni aldı yanına. Dediğine göre, taaa köyün dışındaki ormanlıktan salmış kuşu ‘Kar tanesi’ yine bulmuştu evin yolunu. Kuşçunun dediği gibi “Her geri geldiğinde” yemlediler ‘Kar tanesi’ni…
Babası “Yarın okula gidince de, sen sınayacan, hadi bakalım hayırlısı” dedi. Elif o gece rüyasında, sabaha kadar hep ‘Kar tanesi’ni gördü, önünde, kolunu uzatsa tutacak kadar yakın, sağa-sola, yukarı-aşağı, oynaya oynaya, Elif’in etrafında döne döne, Elifle birlikte okul yolunda eve dönüyorlardı…
Sabah olup da gün ışıyınca heyecanla kalktı yatağından Elif, çantasını hazırladı, annesinin çevirdiği çorbanın, iştah açan kokuları, evin içini sardı… Okul vaktine kadar zor sabretti Elif… Saatin küçük kolu, abisinin işaretlediği yere gelince sıkı sıkı giydirdi Elif’i annesi… Elif yola koyuldu, bir elinde üstü iple bağlı tahta çantası, bir elinde kafes, karlara bata çıka, düşe kalka okula vardı…
Bütün çocuklar gibi o da, yakmak için, çantasında tezek getirmişti, üstünü başını çıkarmadan, çantasından tezeği çıkardı, sobanın yanında yığılı diğer tezeklerin üstüne koydu.
Çocuklar, Elif’in sırasına bıraktığı kafesinin etrafında toplanmış, ellerinde tuttukları kafeslerdeki kendi kuşlarıyla ‘Kar tanesi’ni kıyaslıyorlardı…
Öğretmen gelince, bütün sınıf yerine geçti, derse başladılar… O gün de, ders bitiminde öğretmen, her zamanki gibi tek tek hepsini giydirdi, evlerine yolladı. Farklı olan tek şey, Elif’in ‘Kar tanesi’ni sınayacak olmasıydı…
İyice uzaklaşıp, okul görünmeyecek kadar küçülünce, açtı kafesin kapısını Elif, elinle bir okşadı ‘kar tanesi’ni “Haydi ‘Kar tanesi’ var git ‘kınalının yanına” diye, avazı çıktığı kadar bağırdı uçan kuşun ardından… ‘Kar tanesi’ göz açıp kapayıncaya kadar, uçarak kayboldu karların üstünde…
Elif her zamankinden daha hızlı, neredeyse koşa koşa düştü evinin yoluna… Annesi kapıya çıkmış, uzaktan görsün diye, elinde salladığı örtüyle, kızına müjdeyi veriyordu; ‘Kar tanesi’ evi bulmuştu…
Minik Elif’in sıcak evi ve güzel okulu arasındaki bu zorlu gidip gelmeler, böylece devam etti, taa ki aradan bir iki ay geçip de, havalar iyiden iyiye bozmaya başlayıncaya kadar. Artık kar sabah akşam dinlemiyor, saatli saatsiz hiç durmadan yağıyordu. Kar yağdıkça okula gidip gelmek zorlaşıyor, okula giderken bırakılan izler, okul dönüşü tamamen kayboluyordu.
Elif, o gün yine erkenden kalktı, ahıra gitti, inekleri sağdı, sütü güğüme boşalttı, annesinin ekmek pişirmesini bekledi çorbasını içti, kardeşinle oynadı, giyindi ve çantasını, kafesini alıp yola koyuldu.
Hava çok soğuktu tipi başlamadan okula varsa bile, dönerken yakalanacaktı, biliyordu, bugün sabahtan beri içinde bir korku vardı ama kendine bile söylemeye cesaret edemiyordu. Bin bir zorlukla okula vardı, bütün çocuklar onun gibi üzgündü, herkesin derdi aynıydı…
Vakit ilerledi, dersler bitti, öğretmen sessizce sınıfı süzdü, elinle, alnını saçlarına doğru bir sıvazladı, derin nefes aldı, sonra “Yamaçlılar, Öğütlüler, Kesenceliler beklesin” dedi, der demez de çocuklar hüngür hüngür ağlamaya başladı…
“Tamam çocuklar tamam, biliyorum. Ben de çok üzülüyorum ama yapacak başka bir şey yok, zaten bunun için almadınız mı kuşları, yine alırsınız, hem de daha güzellerini.” Öğretmen çocukları yatıştırmak için konuştukça çocuklar olacakları gözlerinin önüne getirip daha da üzülüyor, üzüldükçe daha da kuvvetli, hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı…
Yolu en uzak olan Elif çıktı önce bahçeye. Kendi ellerinle teslim etti kafesi öğretmenine, öğretmen küçük kafesin içine elini zorla soktu, tuttu ‘Kar tanesini’ iyice kavradı, elindeki bıçakla minik bir çentik attı kuşun bacaklarından birine, sonra attı havaya kuşu, Elif’e de “Üzülme, baharda telafi ederiz eksik derslerini, yarından sonra, iyice havalar açıncaya kadar gelme artık” dedi. Sarıldı öptü Elif’i “Haydi bakalım yolun uzun, kar kapamadan izleri, düş kuşun ardına, derslerini tekrar etmeyi unutma sakın” diye de tembih etti…
Elif ‘Kar tanesi’nden damlayan kan izlerini kaybetmemek için, hızlı hızlı yürümeye başladı. Dört bir yanında, bembeyaz, uçsuz bucaksız ovalar vardı… Arkasına baktığında okul artık görünmüyordu. Evinin yolunu biliyordu ama kardan yolu görmek imkânsız hâle gelmişti. Nereye bakarsanız bakın her yer bembeyaz bir boşluktu.
Elif’in aklı ‘Kar tanesi’nde , ‘Kar tanesi’, ‘Kar tanesi’… Bir eve varayım bak sana nasıl bakacağım, önce yaranı sarıp iyi edeceğim seni, sonra bol bol yem veririm, yeter ki sen ölme, azada gideceğiz senle, salacağım hem seni, hem kınalıyı. Söz sana, yeter ki bir eve var sen. Bakarsın nenem de iyileşir, abim de gelir bizlen o zaman azada…
Bir yandan da soğuk artıyor, rüzgâr şiddetleniyor, rüzgâr şiddetlendikçe soğuk artıyordu… Alışıktı böyle şeylere Elif ama yine de kaybolma korkusu taşıyordu. Yoksa kurttan, kuştan korkmazdı o…
Uluyan bu kurtların hiç birini görmüşlüğü olmasa da, kendisine ulaşan seslerin daha en başında sesin tonundan, kurdun ne kadar ve nasıl uluyacağını anlayabiliyordu. Sanki duvarın kenarından kendini biraz gösteren birinin, görünmeyen kısmını tahmin eder gibi, aklından sesleri tamamlıyordu. Sesler gittikçe yaklaşıyor, sesler yaklaştıkça, Elif karların içinde koşuyordu… Ev görünmeye başladığında ‘Kar tanesi’nin kan izleri de gittikçe kaybolmaya başlamıştı. Ter içinde sırılsıklam eve vardığında, kapıda, karların içinde, dizlerinin üstüne çökmüş vaziyette ağlayarak, Elif’i bekleyen annesi, Elif’i görünce iki avucunun içinde tuttuğu ‘Kar tanesi’nin cansız bedenini yere bırakarak, kendisine koşan kızına sarıldı, artık ana kız birlikte ağlıyorlardı…
Yeni bir hayat…
Telefonu eline aldığında arayan numarayı görünce paniğe kapıldı. Açmaya calışırken telefon çalmaya devam ediyordu. Yüzü kıpkırmızı kesilip ter içinde kalmıştı.
Karşısındakini dinledi ve “Tamam.” Diyerek telefonu kapattı.
“Demek bulmuşlar…”dı.
Kapının açık kalmasını umursamadan, çalıştığı lüks ofisten çıktı. Terini kurulayarak asansöre yöneldi. Zemin kata geldiğinde çıkardığı kravatının ucu ceketinin cebinden sarkıyordu.
Garaja girmeden önce arkasını dönüp çalıştığı binaya son kez baktı. Elinde olmadan kendi kendine “Buraya kadarmış…” dedi.
Arabasına binip kaldığı otele doğru yola çıktı. Yolun yarısını arkasında bıraktığında, binlerce şey düşünürken kaza yapmadan buraya kadar nasıl gelebildiğine şaşırdı. Daha dikkatli sürmek için dikkatini toplamaya çalıştı.
Olanları düşünmekten kendini alıkoyamıyordu. Bu tatlı hayat nasıl da birden sona ermişti. Yaşadığı son üç-dört ay, hayatın değerini anlaması için çok büyük bir ders olmuştu.
Para kazanmaktan başka bir şey düşünmeyen hırslı adam gitmiş, yerine; tavşan gibi ürkek, attığı her adımı ölçüp biçen, zavallı biri gelmişti. Bu değişimdeki en büyük etken, her hareketinin yakından takip edilmesiydi ama güvenliği adına şikâyet etmeye hakkı olmadığını da biliyordu.
Her şey nasıl da bir çığ gibi büyüyüp hayatını alt-üst etmişti. Aldığı kötü haberler ve tutuklanmalar birbirini kovalıyordu. Kendisini bıraktıklarında ilk olarak sahip olduğu her şeyi satıp nakite çevirmiş, bütün parasını da İsviçre’deki bir bankada on ayrı hesaba bölüştürmüştü. Aynen ortaklarıyla yaptığı işlerde olduğu gibi…
Evet, yabancı dergilerden özenilerek döşenmiş, havuzlu lüks evi yoktu artık ama operasyondan sonra daha da lüksünü alabilirdi. Yazlıklar, arsalar, hisseler, fonlar hatta bütün eşyalar… Hepsini satmak zorunda kalmıştı. En çok da, gece tavanından mavi lazerle vitesi aydınlatan son model arabasına üzülmüştü. Bir köşe yazarının otomobil dergisi için yazdığı yazıda okuduğu bu ayrıntı kendisini hemen cezbetmiş, yazıyı okur okumaz telefon açıp siparişini vermişti. Oysa arabayı kendisinden satın alan adam böyle ayrıntıları fark edemeyecek kadar kaba saba biriydi. “Paranın kimde olduğu belli olmuyor…”du.
Kaç kere yurt dışına kaçmayı düşünmüş, bunun imkânsızlığını anlayınca da kalmak zorunda olduğunu zamanla kabullenmişti. Polisi atlatsa derin ilişkilerle mafyaya bağlı ortaklarını atlatamayacağını biliyordu. Singapur’dan Meksika’ya kadar nereye giderse gitsin kendisini mutlaka bulurlardı.
İşin buraya kadar gelmesi bile büyük bir şanstı. Mahkemede, tutuksuz yargılanmak üzere bırakıldığını söylediklerinde duyduğuna inanamamıştı. Çıktığı anda düşündüğü gibi serbest bırakılmamış, özel bir evde yapılan görüşmeye kadar gözaltında tutulmuştu.
Devleti milyarlarca dolar zarara uğratan ihalelerdeki yolsuzluklara karışan herkesi tek tek toplamışlardı. Ortak iş yapan bu holdinglerin bütün para işleri kendi elinden geçmişti. Tek istedikleri bu gruba ait paraların toplandığı hesap numaralarıydı.
Zaten fazla bir seçeneği de yoktu. Ya bu konsorsiyumun sorumlu hesap uzmanı olarak, alınan ihalelerde giderleri sahte faturalarla şişirdiği için en az yirmi yıl içeri tıkılacaktı ki bu durumda iki yıl dolmadan diğer ortaklar daha fazla konuşmaması için kendisini ortadan kaldırırlardı. Ya da ortakların gizli hesaplarından paraları çekip, devletin el koyduğu hesaplarına geri yatırarak kendisine teklif edildiği gibi tanık koruma programının en üst seviyesinden yararlanacaktı.
En üst seviyede tanık koruma programı kimlik değişimi ile birlikte büyük bir ameliyat anlamına da geliyordu. Bundan sonra hayatına tamamen değişik biri olarak devam edecekti. Yeni bir yüz bambaşka bir hayat…
Birden İsviçre’deki banka müdürünü hatırladı.
Adamla gereksiz yere tartışmıştı. Kendisi hesabın ille de bir ismin üzerine kayıtlı olması gerektiğini söyledikçe, adam nasıl da tüm hesapların numaralar ve şifrelerle oluşturulduğunu, kesinlikle bir isim üzerine kaydedilemeyeceğinde ısrar ediyordu. O zaman 128 bitlik şifrelemenin ne olduğunu bir türlü anlamamıştı.
Ya adam kendisini dinleyip de “Madem öyle, al kardeşim sana isme göre düzenlenmiş hesap!” deseydi, kimliği ve yüzü değişince paraları nasıl çekerdi. “Adamlar işin ilmini yapmış…” diye düşündü.
İsviçre’ye gidince banka müdürünü alnından öpmeye karar verdiğinde kaldığı yere gelmişti. Arabasını park etti ve odasına çıktı. Bu gün artık o gündü. Beklediği an gelmiş, geçirdiği sıkıntılı günler geride kalmıştı.
Tanık koruma programına göre eskiden yapılan ameliyatlarda itirafçıların yüzüne basit bir estetik operasyon uygulanıyordu. Yasa karşıtı gruplar bu uygulama yüzünden çok büyük darbeler yemişler ama itirafçılardan intikam almak için teknoloji sayesinde yeni yöntemler geliştirmekten de geri kalmamışlardı.
Önce itirafçı olduğu düşünülen kayıpların resimleri bilgisayara yükleniyor, sonra da Kai’s goo isimli bir yazılımla estetik operasyon sonrası olası yeni yüz şekillerinin tüm varyasyonları tespit ediliyordu.
Tanık koruma programı bunu bir adım ileri götürerek, sahipsiz ölümlerde uygun olabilecek yüzleri çıkarıp, itirafçılara transfer etmek amacıyla organ nakillerinde olduğu gibi dondurarak saklamaya başladı.
Kendi yüzünün bilgisayarda çıkarılan özel haritasına uygun bir yüz, tanık koruma programına bağlı klinikteki yüz bankasında yoktu. Aylardır “Mutlaka çıkacak.” deniyordu ve bu gün o yüzün bulunduğunu kendisini arayıp söylemişlerdi.
Yapabileceği fazla bir şey olmadığı için artık olacakları düşünmekten çok kendisini geçireceği ameliyata hazırlamalıydı. Bu akşam kendi yüzü ve kendi kimliğiyle geçireceği son gecesiydi.
Bu gece kendisine, çok uzun süren bir jakuzi keyfi ayarlamalıydı. Yıkanması ameliyat sonrası kim bilir ne kadar uzun bir süre yasaklanacaktı. Odasına gidince yarın ayrılacağını söyleyerek hesabının kapatılmasını istedi. Bol bahşişli bir çeki gösterişli odanın ortasındaki beyaz sehpanın üzerine bıraktı.
Banyoya girmeden önce ısmarladıkları gelmişti. Pahalı otelleri bunun için seviyordu. Hapiste korkuyla geçireceği sefalet dolu yıllar yerine bu hayatı tercih etmesinden daha doğal bir şey olamayacağını düşünüyordu.
Banyodaki aynada, yarın son kez göreceğini düşündüğü yüzünü eliyle çekiştirip çeşitli mimikler yaparak yarım saat geçirdiğinin farkına vardığında, banyo ve yemekten sonra bu geceyi sabaha kadar uzatmaya karar verdi.
Öğlene doğru uyanıp da kendine gelince ilk yaptığı şey camdan dışarısını kontrol etmek oldu. Trafik sesinden rahatsız olabileceğini söyleyen otel görevlisini dinlemeyerek ısrarla caddeye bakan odayı istemesinin tek sebebi buydu.
İşe gitmediğinin ortaklarının kulağına gidebileceğinden korkuyordu. Bugüne kadar aptalı oynamış ve hiçbir şey olmamış gibi, iş olmayan büroya gitmeye devam etmişti.
Kendisine ait yüzle son kez tıraş oldu. Giyinip yanına aldığı küçük çantasıyla oteli bir daha dönmemek üzere terk etti.
Tanık koruma programının kliniğine daha önce de yüzünün haritası çıkarılması için gitmişti. Üzerinden daha iki ay geçmişti o yüzden kliniği eliyle koymuş gibi buldu.
Her şey hazır kendisini bekliyordu.
Yaklaşık birbuçuk saat süren ön hazırlıktan sonra iki ayrı ekipten oluşan estetik cerrah takımının yedi saat süren başarılı operasyonuyla yeni yüzüne kavuştu.
Bir hafta süren sargılı dönemin sonunda yüzü açıldı. Her gün sargılar bantlar değişiyor, hortumla beslenip kuvvetli ağrı kesicilerle acıları hafifletiliyordu.
Klinikteki odasında geçirdiği bir aydan sonra hissettiği uyuşukluk kaybolup yavaş yavaş da olsa tüm fonksiyonlarıyla yüzünü kullanmaya başlamıştı.
Yapılan psikolojik telkinler, diğer kontrol ve bakımlar sonunda tam beş ayını bu klinikte geçirmişti. Yeni yüzünü, kızarıklıklar ve şişlikler tamamen kayboluncaya kadar görmesine izin vermemişler, uygun gördükleri gün de kendisini aynada görünce hayranlığını gizleyemeyecek kadar sevinmişti.
Eskisinden çok daha yakışıklı ve gençti. Saatlerce bıkmadan aynanın önünden kalkmadan kendini inceliyor bütün bu olanlara inanamayarak her şeyi en baştan tekrar tekrar düşünüp olanları bir mantık zincirine oturtmaya çalışıyordu.
Altıncı ayın ilk günü yeni kimlik, pasaport ve elbiselerle şehre yakın bir yerde kendisini tamamen serbest bıraktılar.
Kliniğe geldiğinde bıraktığı arabasının yerine başka bir araba verilmemişti ama hiç önemli değildi. Artık; hem daha zengin, hem daha genç hem de daha yakışıklıydı. Ona göre bütün dünya sanki kendisi için yaratılmış gibiyken uyduruk bir arabanın lafının edilmesi bile gereksizdi.
Geçen ilk taksiyi durdurdu. Kimse onu tanıyamazdı, hiç bir sabıkası yoktu. Bugün onun yeniden doğduğu gündü. Bütün korkuları son bulmuştu. Bundan sonra bu günü, doğum günü olarak kutlamaya karar verdi.
Şehir merkezine geldiğinde bugüne kadar hiç gitmediği bir lokantaya girdi, sabahtan beri hiç bir şey yememişti. Lokantadan çıkınca şehirdeki kalabalığı da biraz daha alışmıştı.
Şaşkın şaşkın etrafına bakıyordu. Kendisiyle birlikte sanki bütün dünya da değişmişti. Gözüne çarpan küçük bir acenteden, akşam 18.15 deki İsviçre uçağına bir bilet aldı. Yeni hayatını yaşamak için oldukça sabırsızlanıyordu.
Akşam sekizden sonra İsviçre’ye indiğinde yeniden eskisi gibi zengin bir hayata başlayacağını bildiği için, tanık koruma programı kliniğinden ayrılırken verilen paranın tamamına yakınını iki saat içinde bitirmişti.
Cadde de akan kalabalık içinde gelen geçene çarpmamaya dikkat ederek ilerliyordu. Az önce göz göze geldiği birisi tarafından takip edildiğini düşünmüş ama bunu bir rastlantı olarak yorumlamıştı. Kendisini tanımaları mümkün değildi.
Klinikteki psikologlar, ilk birkaç ay paranoya yaşanmasının normal olduğunu söylemişlerdi. Bunu hatırlayınca içi rahatladı. Sakinleşmeye çalışarak etrafına baka baka yürümeye devam etti.
Arkasından bir el omuzuna dokununca, unuttuğunu düşündüğü durumun gerilim ve panik dolu refleksiyle hızla arkasını döndü.
Rastlantı olarak yorumladığı bakışın sahibi, şimdi gözlerini kocaman açmış kendisine bakıyordu.
Tanımadığı adam belindeki silahı çıkarıp, kalabalığa hiç aldırmadan bütün şarjörü üzerine boşalttığında; ne olup biteni sorgulayabilmiş, ne de kurtulmak için herhangi bir hareket yapabilmişti.
Katil, kalabalığı fark edince silahını yere bırakarak ellerini havaya kaldırıp, başka birine zarar vermek niyetinde olmadığını göstermeye çalıştı.
Ellerini yüzüne kapayıp yere çömelirken aklının ne kadar karışık olduğunu kimse bilemezdi.
Bir yıl önce geldiği büyük şehirde, altı ay boyunca her yeri dolaşarak aradığı adamı bulan katil silahını çektiğinde karşısında duran adamın hayatını sona erdirmiş ve kendi sırasını savmıştı.
Ama şimdi, altı ay önce öldürdüğüne yüzde yüz emin olduğu “kan davalı”sını tekrar karşısında görünce gözlerine inanamamış, adamı ikinci kez öldürmek zorunda kalmıştı.
Karşısındakini dinledi ve “Tamam.” Diyerek telefonu kapattı.
“Demek bulmuşlar…”dı.
Kapının açık kalmasını umursamadan, çalıştığı lüks ofisten çıktı. Terini kurulayarak asansöre yöneldi. Zemin kata geldiğinde çıkardığı kravatının ucu ceketinin cebinden sarkıyordu.
Garaja girmeden önce arkasını dönüp çalıştığı binaya son kez baktı. Elinde olmadan kendi kendine “Buraya kadarmış…” dedi.
Arabasına binip kaldığı otele doğru yola çıktı. Yolun yarısını arkasında bıraktığında, binlerce şey düşünürken kaza yapmadan buraya kadar nasıl gelebildiğine şaşırdı. Daha dikkatli sürmek için dikkatini toplamaya çalıştı.
Olanları düşünmekten kendini alıkoyamıyordu. Bu tatlı hayat nasıl da birden sona ermişti. Yaşadığı son üç-dört ay, hayatın değerini anlaması için çok büyük bir ders olmuştu.
Para kazanmaktan başka bir şey düşünmeyen hırslı adam gitmiş, yerine; tavşan gibi ürkek, attığı her adımı ölçüp biçen, zavallı biri gelmişti. Bu değişimdeki en büyük etken, her hareketinin yakından takip edilmesiydi ama güvenliği adına şikâyet etmeye hakkı olmadığını da biliyordu.
Her şey nasıl da bir çığ gibi büyüyüp hayatını alt-üst etmişti. Aldığı kötü haberler ve tutuklanmalar birbirini kovalıyordu. Kendisini bıraktıklarında ilk olarak sahip olduğu her şeyi satıp nakite çevirmiş, bütün parasını da İsviçre’deki bir bankada on ayrı hesaba bölüştürmüştü. Aynen ortaklarıyla yaptığı işlerde olduğu gibi…
Evet, yabancı dergilerden özenilerek döşenmiş, havuzlu lüks evi yoktu artık ama operasyondan sonra daha da lüksünü alabilirdi. Yazlıklar, arsalar, hisseler, fonlar hatta bütün eşyalar… Hepsini satmak zorunda kalmıştı. En çok da, gece tavanından mavi lazerle vitesi aydınlatan son model arabasına üzülmüştü. Bir köşe yazarının otomobil dergisi için yazdığı yazıda okuduğu bu ayrıntı kendisini hemen cezbetmiş, yazıyı okur okumaz telefon açıp siparişini vermişti. Oysa arabayı kendisinden satın alan adam böyle ayrıntıları fark edemeyecek kadar kaba saba biriydi. “Paranın kimde olduğu belli olmuyor…”du.
Kaç kere yurt dışına kaçmayı düşünmüş, bunun imkânsızlığını anlayınca da kalmak zorunda olduğunu zamanla kabullenmişti. Polisi atlatsa derin ilişkilerle mafyaya bağlı ortaklarını atlatamayacağını biliyordu. Singapur’dan Meksika’ya kadar nereye giderse gitsin kendisini mutlaka bulurlardı.
İşin buraya kadar gelmesi bile büyük bir şanstı. Mahkemede, tutuksuz yargılanmak üzere bırakıldığını söylediklerinde duyduğuna inanamamıştı. Çıktığı anda düşündüğü gibi serbest bırakılmamış, özel bir evde yapılan görüşmeye kadar gözaltında tutulmuştu.
Devleti milyarlarca dolar zarara uğratan ihalelerdeki yolsuzluklara karışan herkesi tek tek toplamışlardı. Ortak iş yapan bu holdinglerin bütün para işleri kendi elinden geçmişti. Tek istedikleri bu gruba ait paraların toplandığı hesap numaralarıydı.
Zaten fazla bir seçeneği de yoktu. Ya bu konsorsiyumun sorumlu hesap uzmanı olarak, alınan ihalelerde giderleri sahte faturalarla şişirdiği için en az yirmi yıl içeri tıkılacaktı ki bu durumda iki yıl dolmadan diğer ortaklar daha fazla konuşmaması için kendisini ortadan kaldırırlardı. Ya da ortakların gizli hesaplarından paraları çekip, devletin el koyduğu hesaplarına geri yatırarak kendisine teklif edildiği gibi tanık koruma programının en üst seviyesinden yararlanacaktı.
En üst seviyede tanık koruma programı kimlik değişimi ile birlikte büyük bir ameliyat anlamına da geliyordu. Bundan sonra hayatına tamamen değişik biri olarak devam edecekti. Yeni bir yüz bambaşka bir hayat…
Birden İsviçre’deki banka müdürünü hatırladı.
Adamla gereksiz yere tartışmıştı. Kendisi hesabın ille de bir ismin üzerine kayıtlı olması gerektiğini söyledikçe, adam nasıl da tüm hesapların numaralar ve şifrelerle oluşturulduğunu, kesinlikle bir isim üzerine kaydedilemeyeceğinde ısrar ediyordu. O zaman 128 bitlik şifrelemenin ne olduğunu bir türlü anlamamıştı.
Ya adam kendisini dinleyip de “Madem öyle, al kardeşim sana isme göre düzenlenmiş hesap!” deseydi, kimliği ve yüzü değişince paraları nasıl çekerdi. “Adamlar işin ilmini yapmış…” diye düşündü.
İsviçre’ye gidince banka müdürünü alnından öpmeye karar verdiğinde kaldığı yere gelmişti. Arabasını park etti ve odasına çıktı. Bu gün artık o gündü. Beklediği an gelmiş, geçirdiği sıkıntılı günler geride kalmıştı.
Tanık koruma programına göre eskiden yapılan ameliyatlarda itirafçıların yüzüne basit bir estetik operasyon uygulanıyordu. Yasa karşıtı gruplar bu uygulama yüzünden çok büyük darbeler yemişler ama itirafçılardan intikam almak için teknoloji sayesinde yeni yöntemler geliştirmekten de geri kalmamışlardı.
Önce itirafçı olduğu düşünülen kayıpların resimleri bilgisayara yükleniyor, sonra da Kai’s goo isimli bir yazılımla estetik operasyon sonrası olası yeni yüz şekillerinin tüm varyasyonları tespit ediliyordu.
Tanık koruma programı bunu bir adım ileri götürerek, sahipsiz ölümlerde uygun olabilecek yüzleri çıkarıp, itirafçılara transfer etmek amacıyla organ nakillerinde olduğu gibi dondurarak saklamaya başladı.
Kendi yüzünün bilgisayarda çıkarılan özel haritasına uygun bir yüz, tanık koruma programına bağlı klinikteki yüz bankasında yoktu. Aylardır “Mutlaka çıkacak.” deniyordu ve bu gün o yüzün bulunduğunu kendisini arayıp söylemişlerdi.
Yapabileceği fazla bir şey olmadığı için artık olacakları düşünmekten çok kendisini geçireceği ameliyata hazırlamalıydı. Bu akşam kendi yüzü ve kendi kimliğiyle geçireceği son gecesiydi.
Bu gece kendisine, çok uzun süren bir jakuzi keyfi ayarlamalıydı. Yıkanması ameliyat sonrası kim bilir ne kadar uzun bir süre yasaklanacaktı. Odasına gidince yarın ayrılacağını söyleyerek hesabının kapatılmasını istedi. Bol bahşişli bir çeki gösterişli odanın ortasındaki beyaz sehpanın üzerine bıraktı.
Banyoya girmeden önce ısmarladıkları gelmişti. Pahalı otelleri bunun için seviyordu. Hapiste korkuyla geçireceği sefalet dolu yıllar yerine bu hayatı tercih etmesinden daha doğal bir şey olamayacağını düşünüyordu.
Banyodaki aynada, yarın son kez göreceğini düşündüğü yüzünü eliyle çekiştirip çeşitli mimikler yaparak yarım saat geçirdiğinin farkına vardığında, banyo ve yemekten sonra bu geceyi sabaha kadar uzatmaya karar verdi.
Öğlene doğru uyanıp da kendine gelince ilk yaptığı şey camdan dışarısını kontrol etmek oldu. Trafik sesinden rahatsız olabileceğini söyleyen otel görevlisini dinlemeyerek ısrarla caddeye bakan odayı istemesinin tek sebebi buydu.
İşe gitmediğinin ortaklarının kulağına gidebileceğinden korkuyordu. Bugüne kadar aptalı oynamış ve hiçbir şey olmamış gibi, iş olmayan büroya gitmeye devam etmişti.
Kendisine ait yüzle son kez tıraş oldu. Giyinip yanına aldığı küçük çantasıyla oteli bir daha dönmemek üzere terk etti.
Tanık koruma programının kliniğine daha önce de yüzünün haritası çıkarılması için gitmişti. Üzerinden daha iki ay geçmişti o yüzden kliniği eliyle koymuş gibi buldu.
Her şey hazır kendisini bekliyordu.
Yaklaşık birbuçuk saat süren ön hazırlıktan sonra iki ayrı ekipten oluşan estetik cerrah takımının yedi saat süren başarılı operasyonuyla yeni yüzüne kavuştu.
Bir hafta süren sargılı dönemin sonunda yüzü açıldı. Her gün sargılar bantlar değişiyor, hortumla beslenip kuvvetli ağrı kesicilerle acıları hafifletiliyordu.
Klinikteki odasında geçirdiği bir aydan sonra hissettiği uyuşukluk kaybolup yavaş yavaş da olsa tüm fonksiyonlarıyla yüzünü kullanmaya başlamıştı.
Yapılan psikolojik telkinler, diğer kontrol ve bakımlar sonunda tam beş ayını bu klinikte geçirmişti. Yeni yüzünü, kızarıklıklar ve şişlikler tamamen kayboluncaya kadar görmesine izin vermemişler, uygun gördükleri gün de kendisini aynada görünce hayranlığını gizleyemeyecek kadar sevinmişti.
Eskisinden çok daha yakışıklı ve gençti. Saatlerce bıkmadan aynanın önünden kalkmadan kendini inceliyor bütün bu olanlara inanamayarak her şeyi en baştan tekrar tekrar düşünüp olanları bir mantık zincirine oturtmaya çalışıyordu.
Altıncı ayın ilk günü yeni kimlik, pasaport ve elbiselerle şehre yakın bir yerde kendisini tamamen serbest bıraktılar.
Kliniğe geldiğinde bıraktığı arabasının yerine başka bir araba verilmemişti ama hiç önemli değildi. Artık; hem daha zengin, hem daha genç hem de daha yakışıklıydı. Ona göre bütün dünya sanki kendisi için yaratılmış gibiyken uyduruk bir arabanın lafının edilmesi bile gereksizdi.
Geçen ilk taksiyi durdurdu. Kimse onu tanıyamazdı, hiç bir sabıkası yoktu. Bugün onun yeniden doğduğu gündü. Bütün korkuları son bulmuştu. Bundan sonra bu günü, doğum günü olarak kutlamaya karar verdi.
Şehir merkezine geldiğinde bugüne kadar hiç gitmediği bir lokantaya girdi, sabahtan beri hiç bir şey yememişti. Lokantadan çıkınca şehirdeki kalabalığı da biraz daha alışmıştı.
Şaşkın şaşkın etrafına bakıyordu. Kendisiyle birlikte sanki bütün dünya da değişmişti. Gözüne çarpan küçük bir acenteden, akşam 18.15 deki İsviçre uçağına bir bilet aldı. Yeni hayatını yaşamak için oldukça sabırsızlanıyordu.
Akşam sekizden sonra İsviçre’ye indiğinde yeniden eskisi gibi zengin bir hayata başlayacağını bildiği için, tanık koruma programı kliniğinden ayrılırken verilen paranın tamamına yakınını iki saat içinde bitirmişti.
Cadde de akan kalabalık içinde gelen geçene çarpmamaya dikkat ederek ilerliyordu. Az önce göz göze geldiği birisi tarafından takip edildiğini düşünmüş ama bunu bir rastlantı olarak yorumlamıştı. Kendisini tanımaları mümkün değildi.
Klinikteki psikologlar, ilk birkaç ay paranoya yaşanmasının normal olduğunu söylemişlerdi. Bunu hatırlayınca içi rahatladı. Sakinleşmeye çalışarak etrafına baka baka yürümeye devam etti.
Arkasından bir el omuzuna dokununca, unuttuğunu düşündüğü durumun gerilim ve panik dolu refleksiyle hızla arkasını döndü.
Rastlantı olarak yorumladığı bakışın sahibi, şimdi gözlerini kocaman açmış kendisine bakıyordu.
Tanımadığı adam belindeki silahı çıkarıp, kalabalığa hiç aldırmadan bütün şarjörü üzerine boşalttığında; ne olup biteni sorgulayabilmiş, ne de kurtulmak için herhangi bir hareket yapabilmişti.
Katil, kalabalığı fark edince silahını yere bırakarak ellerini havaya kaldırıp, başka birine zarar vermek niyetinde olmadığını göstermeye çalıştı.
Ellerini yüzüne kapayıp yere çömelirken aklının ne kadar karışık olduğunu kimse bilemezdi.
Bir yıl önce geldiği büyük şehirde, altı ay boyunca her yeri dolaşarak aradığı adamı bulan katil silahını çektiğinde karşısında duran adamın hayatını sona erdirmiş ve kendi sırasını savmıştı.
Ama şimdi, altı ay önce öldürdüğüne yüzde yüz emin olduğu “kan davalı”sını tekrar karşısında görünce gözlerine inanamamış, adamı ikinci kez öldürmek zorunda kalmıştı.
Ondördüncü
Ben onbeşinciyim. Evet, size telefonu ben ettim.
Ve beni kolayca bulup hastaneye yetiştirmeniz için kapıyı da ben açık bıraktım.
Daha önce tuttuğum notlardan (ve ses kayıtlarından birleştirerek hazırladığım, bir itiraf mektubu sayılabilecek) buraya eklediğim, aşağıda yazdığım her şeyi kabul ediyorum.
Bir haftadan beri her akşam, şu sersemi içtiği meyhanede bulup diğerleri gibi evine kadar takip ediyorum. İlk olarak, yine böyle işten çıktığım bir akşam rastlamıştım ona. Herhalde o akşam da yine böyle üzgün ve her zaman ki gibi canım sıkkın olacaktı ki başım önde, farkında olmadan yere baka baka yürüyordum.
(Bu yere baka baka yürüme de kazadan sonra kurtulamadığım bir alışkanlık olarak kaldı bende.)
Sokağın köşesinde çarpışmıştık ve bu ayyaş pislik bana hiç dikkat etmemişti.
Evet hiç dikkat etmemişti, halbuki o ondördüncü olacaktı…
Herif bana çarptığının bile farkında değildi ama yere düşen şişeyi aramayı da ihmal etmiyordu.
(Hissetmedim değil, bir an için durup kafasını kaldırarak bana bakmayı denedi ama sonra nedense yapamadı).
Şişeyi almaya çalışırken önce bir eğilip düştü. Kalkmak için kolunla şöyle bir kendini zorladı ama başaramayıp orada öylece kaldı.
Daha ilk karşılaştığımız anda onun ondördüncü olacağını anlamıştım…
Pis, gri ceketiyle çamurlu kaldırımda yüzüstü yatan bu sarhoş da insanlık için yararlı bir hale dönüştürülebilir diye, anında kararımı verdim. İnsan hayatını ilgilendiren böylesine zor bir kararı vermek, eskiden hayal bile edemeyeceğim zorlukta bir şeydi. Şimdi ise benim için ne kadar sıradan ve anlık bir davranış.
(Yaşadığım zor günler ve çektiğim tarifsiz acılar karakterimi değiştirerek beni böyle davranmaya itti, yoksa ben asla böyle biri olmazdım.)
Hemen ceplerini arayıp cüzdanını buldum.
Kimliğini çıkarıp adını soyadını öğrenince tekrar cüzdanını cebine yerleştirdim.
(Adını soyadını mutlaka öğrenmeliydim yoksa bütün uğraşlarım boşa gider.)
Sonra onu orada bırakıp yoluma devam ettim.
Bu pisliği bir hafta boyunca hiç aksatmadan takip ettim. Farklı bir şey olsun, kendisini benim kaderimden korusun, kurtarsın istiyordum ama onu bir kez bile ayık görmedim. Bu durum doğal olarak onun ondördüncü olmasını sağlamıştı. Kendi keyfini düşünen, başkasına asla yararı olmayan diğer sarhoşlar gibi sıradan bir “zararlı”ydı o da.
(Hepsi öyle değil midir? Kendisini, keyifle, aptallığı birleştiren bir duruma sokmaya çalışan, arkasından suçla kardeş olan sarhoşların hepsi bir değil midir? Öbür salakta eminim her gün bunun gibi içip içip kendini sokaklara atıyordu.)
Keşke kendisiyle konuşacak bir fırsatım olsaydı da onu şu andaki durumundan kurtararak kaç insanı, kaç aileyi hayata döndüreceğimi anlatabilseydim. Belki o da bana hak verecek ve yapacaklarımdan dolayı beni suçlamayacaktı.
(Ya kaybettiğim iki çocuğum, karım? Onlar da bana hak verir miydi acaba? Başka biri, benim yapacağımı bizim için yapsaydı, çocuklarımızı kurtarmak yerine “Hayır!” diyebilir miydik?)
Sarhoş piç, hiç bir şeyden habersiz önümde yalpalayarak yürüyor.
(Başına gelecekleri bilse bu gün içkiyi bırakıp aynen altıncı gibi hemen yalvarmaya başlardı. Altıncı da önce böyle yalvarmış ama ertesi gün yine içmeye başlamıştı… Sonra? Sonrası belli işte adı üstünde “altıncı” oldu.)
Bir haftadır Azrail gibi ensesindeyim ama bir an olup da arkasına bile bakmadı. Ailesi olsaydı şimdi ben de burada olmazdım tabii.
(Dün akşam yanından ayrıldığı kadının paramı kabul edeceğini tahmin etmiştim zaten. Böyle pislik heriflerin aşkı da ancak öyle orospular olur. Ne ailesi? Ne çocuğu?)
Bir haftalık takip sonunda, artık kaçta nerede olacağını üç aşağı beş yukarı bilebiliyorum. Bu akşam da dünkü, evvelki ve öteki günler gibi saat onbir civarı meyhaneden çıktı yine onbeş dakikalık yolu yaklaşık bir saatte alarak yana yıkıla, düşe kalka oturduğu izbe apartmana varacak.
Dün meyhaneye geldiğinde onu orada bırakıp evine girdim.
(Eskiden insanların özel hayatlarına saygım vardı ve böyle bir şeyi inanın asla yapamazdım.)
Amacım bir ailesinin olup olmadığını öğrenmekti. Evi de kendisi gibi pis ve dağınıktı. Yine tahminlerim doğru çıkmıştı: Diğer onüçü gibi ardından bunu arayıp üzülen de olmayacaktı. Evde görünür hiç bir yerde ne bir çocuk resmi ne de sıradan evlilik resimleri vardı.
(Oysa benim evimde sizin de görebileceğiniz gibi sevdiklerimin resimleri her odada başköşede durur. Onları unutmak hiç bir zaman mümkün olmadı. Hele küçük olanını görmeliydiniz o kadar akıllıydı ki…)
Her ne kadar pisliğin biri olsa da ondördüncü olacağı zaman arkasında gözü yaşlı kimseyi bırakmak istemem. Sadece ailesi olmayan ayyaşlardan oluşan bir listem olduğunu siz de anlamışsınızdır.
Böyle şeylere özellikle dikkat ediyorum. Kimsenin benim gibi acı çekmesini istemem. Bütün bunları benim yaşadığım korkunç günleri yaşayan başka insanlara yardım etmek için yaptım.
(Her biri bir ömür kadar uzun geçen 15 saat. Ameliyathane önünde bekleyerek geçen, tarifsiz, cehennem acısı dolu tam 15 saat…)
Bu hassas dengeyle oynamak, kendimce insanların kaderini değiştirmek ne kadar doğru diye çok uzun bir süre düşündüm ve en iyisinin bu olduğuna gerçekten tüm benliğimle inandım.
İşe yaramayıp çevresindekilere zararı olabilecekleri yararlı hale getirmek… Evet, işte bu. Bunun neresi kötü. Keşke başka biri de bizim için böyle bir şeyi yapsaydı. Şimdi böyle mi olurdu?
Karım ve çocuğum o arabada yanarak can verirken. Kazaya neden olan diğer arabanın sarhoş sürücüsünü bir gece önceden, biri ortadan kaldırsaydı. Karım ve küçük çocuğum hastane yolunda umutla ilerlerken, yine o korkunç sonu yaşarlar mıydı?
Saat onikiye gelmek üzere son bir sokak kaldı. Onbeşinci kendim olacağım için artık yakalanmaktan da korkmuyorum. Neredeyse adamla yan yana yürüyeceğim. Apartmanın önüne geldik. Kapıyı açıp içeri giriyor, ben de arkasından.
Paltomun cebinden çıkarıp kafasının arkasına dayadığım silahın tetiğine basıyorum.
Apartman boşluğunda silahın sesi yankılanıyor. Daha önceden hazırladığım sahte “Organ bağış kartı”nı cüzdanında kimliğinin yanına yerleştiriyorum. Sokağa fırlayıp koşarken arkamdan camlar açılıp kapanıyor ama kimse beni göremiyor.
(Ben de karımla çocuğumun arabasına çalıntı arabayla çarpan sarhoş orospu çocuğunun kimliğini öğrenememiştim. Hırsızlık yapan, kimliği belirsiz sarhoşun tekiydi.)
Sarhoşun cesedini bozulmadan yetiştirsinler diye saat 00.30 da polisi aradım. Bütün bu cinayetlerden ötürü polisi de ayağa kaldırdığımı biliyorum. Yakalanmamak için her seferinde başka bir sokak telefonundan, başka bir karakolu arıyordum. Kendilerinden özür diliyorum.
(Bugüne kadar bulunan 14 cesedin 14’ü için de ben telefon etmiştim. Genel acil telefonlardan birini ararsam polisin peşime düşebileceğini biliyordum. Fakat bir şekilde de cesetlerin çok acil hastaneye yetiştirilmesi gerekiyordu.)
Onların zamanında yerine ulaşıp ulaşmadığını, gazetedeki haberlerden takip ediyordum. Hani bilirsiniz: “Talihsiz ölümüyle, beş kişiye hayat verdi!”, “Bilinmeyen intihar sebebi, iki yavruyu son anda hayata döndürdü…” benzeri, ölenlerin organları sayesinde nakil bekleyenler kurtulunca yapılan gazete haberleri vardır. İşte bu haberleri takip edip, öldürdüğüm işe yaramaz ayyaşların, organ nakli için vaktinde hastaneye yetiştirildiğini görmek hayatta kalmam için tek sebebim olmuştu.
(Kim bilir kaç kişi organ nakli için, sevdiği birinin son saatlerini sayarken sayemde tekrar yaşama sevinciyle dolmuştur.)
Başkalarına böyle davranmak çok zor ve insanlık dışı ama baba olarak onların acısıyla yaşamam mümkün değil ve yaptıklarımdan pişman değilim.
(Büyük çocuğumuz çok hastaydı ve tek çaresi ilik nakliydi. Yaptığımız hiçbir şeyin faydası olmadı. Bizlerden alınan örnekler işe yaramadı. Son bir şansımız vardı, o da nakil için ikinci bir çocuk yapmaktı.)
Karımla ben tam beş sene ikinci çocuğumuzun büyümesini acıyla seyrettik.
Küçük olan yavaş yavaş ele avuca gelirken, büyük olanın durumu her geçen gün daha da kötüleşiyordu. Doktorlar “Yarın ameliyata almak zorundayız, yoksa kaybedeceğiz.” dediğinde karım da ben de yıkıldık.
O gece karım ameliyattan önce, oyuncaklarıyla kendi odasında uyusun diye (Zaten hastanelerde büyümek zorunda kalan) küçük çocuğumuzu da alıp eve gitti. Sabah evden telefonla görüştük, geliyorlar. Yarım saat geçti yok, bir saat geçti yok, nasıl olsa gelirler diye doktorlar büyük olanı ameliyat için hazırladılar.
Telefon ediyorum, telefon cevap vermiyor. Gitsem büyük olanı ameliyathanede bekliyor. Evde yok, sokakta yok. Çıksam nerede bulacağım. Mutlaka bir şey oldu diyorum ama bir yandan da konduramıyorum, hani eskiler “basiretim bağlandı” derler ya. Hiçbir şey yapamadan öylece bekliyorum.
Hastanedeki polislerden yardım istedim yine bir şey çıkmadı onlar da o anda nereden bilsinler.
Bu, tam 15 saat süren ölümcül bekleyiş, büyük oğlumun “baba” diyen nefesiyle sona erdi.
Nihayet hastaneden çıkmak üzereyken koluma yapışan polis memuru, her bir saati bir ömür kadar uzun gelen bu sonsuz bekleyişin ikinci acı haberini verdi. Karım ve çocuğum hastaneye gelirken geçirdikleri trafik kazasında ölmüşlerdi.
Ayrıntıları daha sonra kendime geldiğimde öğrendim.
(Sabahın köründe daha millet yeni işe giderken karımla çocuğumun bulunduğu arabaya çarpan orospu çocuğu sarhoştu. O saatte sarhoş bir hırsız karımın karşısına çıkıp bütün ailemizin kaderini değiştirmişti.)
O 15 saatin her bir saati için de ben, 15 kişinin kaderini değiştirip acıyla bekleyen başka insanlara yardımcı olacaktım. Son olarak dün akşam ondördüncüsünün kaderini değiştirerek kendime verdiğim sözü yerine getirdim.
Umarım vaktinde yetişip başkalarına umut olursunuz.
Şimdi kendi sıram olan 15. için sizden izin istiyorum…
Ve beni kolayca bulup hastaneye yetiştirmeniz için kapıyı da ben açık bıraktım.
Daha önce tuttuğum notlardan (ve ses kayıtlarından birleştirerek hazırladığım, bir itiraf mektubu sayılabilecek) buraya eklediğim, aşağıda yazdığım her şeyi kabul ediyorum.
Bir haftadan beri her akşam, şu sersemi içtiği meyhanede bulup diğerleri gibi evine kadar takip ediyorum. İlk olarak, yine böyle işten çıktığım bir akşam rastlamıştım ona. Herhalde o akşam da yine böyle üzgün ve her zaman ki gibi canım sıkkın olacaktı ki başım önde, farkında olmadan yere baka baka yürüyordum.
(Bu yere baka baka yürüme de kazadan sonra kurtulamadığım bir alışkanlık olarak kaldı bende.)
Sokağın köşesinde çarpışmıştık ve bu ayyaş pislik bana hiç dikkat etmemişti.
Evet hiç dikkat etmemişti, halbuki o ondördüncü olacaktı…
Herif bana çarptığının bile farkında değildi ama yere düşen şişeyi aramayı da ihmal etmiyordu.
(Hissetmedim değil, bir an için durup kafasını kaldırarak bana bakmayı denedi ama sonra nedense yapamadı).
Şişeyi almaya çalışırken önce bir eğilip düştü. Kalkmak için kolunla şöyle bir kendini zorladı ama başaramayıp orada öylece kaldı.
Daha ilk karşılaştığımız anda onun ondördüncü olacağını anlamıştım…
Pis, gri ceketiyle çamurlu kaldırımda yüzüstü yatan bu sarhoş da insanlık için yararlı bir hale dönüştürülebilir diye, anında kararımı verdim. İnsan hayatını ilgilendiren böylesine zor bir kararı vermek, eskiden hayal bile edemeyeceğim zorlukta bir şeydi. Şimdi ise benim için ne kadar sıradan ve anlık bir davranış.
(Yaşadığım zor günler ve çektiğim tarifsiz acılar karakterimi değiştirerek beni böyle davranmaya itti, yoksa ben asla böyle biri olmazdım.)
Hemen ceplerini arayıp cüzdanını buldum.
Kimliğini çıkarıp adını soyadını öğrenince tekrar cüzdanını cebine yerleştirdim.
(Adını soyadını mutlaka öğrenmeliydim yoksa bütün uğraşlarım boşa gider.)
Sonra onu orada bırakıp yoluma devam ettim.
Bu pisliği bir hafta boyunca hiç aksatmadan takip ettim. Farklı bir şey olsun, kendisini benim kaderimden korusun, kurtarsın istiyordum ama onu bir kez bile ayık görmedim. Bu durum doğal olarak onun ondördüncü olmasını sağlamıştı. Kendi keyfini düşünen, başkasına asla yararı olmayan diğer sarhoşlar gibi sıradan bir “zararlı”ydı o da.
(Hepsi öyle değil midir? Kendisini, keyifle, aptallığı birleştiren bir duruma sokmaya çalışan, arkasından suçla kardeş olan sarhoşların hepsi bir değil midir? Öbür salakta eminim her gün bunun gibi içip içip kendini sokaklara atıyordu.)
Keşke kendisiyle konuşacak bir fırsatım olsaydı da onu şu andaki durumundan kurtararak kaç insanı, kaç aileyi hayata döndüreceğimi anlatabilseydim. Belki o da bana hak verecek ve yapacaklarımdan dolayı beni suçlamayacaktı.
(Ya kaybettiğim iki çocuğum, karım? Onlar da bana hak verir miydi acaba? Başka biri, benim yapacağımı bizim için yapsaydı, çocuklarımızı kurtarmak yerine “Hayır!” diyebilir miydik?)
Sarhoş piç, hiç bir şeyden habersiz önümde yalpalayarak yürüyor.
(Başına gelecekleri bilse bu gün içkiyi bırakıp aynen altıncı gibi hemen yalvarmaya başlardı. Altıncı da önce böyle yalvarmış ama ertesi gün yine içmeye başlamıştı… Sonra? Sonrası belli işte adı üstünde “altıncı” oldu.)
Bir haftadır Azrail gibi ensesindeyim ama bir an olup da arkasına bile bakmadı. Ailesi olsaydı şimdi ben de burada olmazdım tabii.
(Dün akşam yanından ayrıldığı kadının paramı kabul edeceğini tahmin etmiştim zaten. Böyle pislik heriflerin aşkı da ancak öyle orospular olur. Ne ailesi? Ne çocuğu?)
Bir haftalık takip sonunda, artık kaçta nerede olacağını üç aşağı beş yukarı bilebiliyorum. Bu akşam da dünkü, evvelki ve öteki günler gibi saat onbir civarı meyhaneden çıktı yine onbeş dakikalık yolu yaklaşık bir saatte alarak yana yıkıla, düşe kalka oturduğu izbe apartmana varacak.
Dün meyhaneye geldiğinde onu orada bırakıp evine girdim.
(Eskiden insanların özel hayatlarına saygım vardı ve böyle bir şeyi inanın asla yapamazdım.)
Amacım bir ailesinin olup olmadığını öğrenmekti. Evi de kendisi gibi pis ve dağınıktı. Yine tahminlerim doğru çıkmıştı: Diğer onüçü gibi ardından bunu arayıp üzülen de olmayacaktı. Evde görünür hiç bir yerde ne bir çocuk resmi ne de sıradan evlilik resimleri vardı.
(Oysa benim evimde sizin de görebileceğiniz gibi sevdiklerimin resimleri her odada başköşede durur. Onları unutmak hiç bir zaman mümkün olmadı. Hele küçük olanını görmeliydiniz o kadar akıllıydı ki…)
Her ne kadar pisliğin biri olsa da ondördüncü olacağı zaman arkasında gözü yaşlı kimseyi bırakmak istemem. Sadece ailesi olmayan ayyaşlardan oluşan bir listem olduğunu siz de anlamışsınızdır.
Böyle şeylere özellikle dikkat ediyorum. Kimsenin benim gibi acı çekmesini istemem. Bütün bunları benim yaşadığım korkunç günleri yaşayan başka insanlara yardım etmek için yaptım.
(Her biri bir ömür kadar uzun geçen 15 saat. Ameliyathane önünde bekleyerek geçen, tarifsiz, cehennem acısı dolu tam 15 saat…)
Bu hassas dengeyle oynamak, kendimce insanların kaderini değiştirmek ne kadar doğru diye çok uzun bir süre düşündüm ve en iyisinin bu olduğuna gerçekten tüm benliğimle inandım.
İşe yaramayıp çevresindekilere zararı olabilecekleri yararlı hale getirmek… Evet, işte bu. Bunun neresi kötü. Keşke başka biri de bizim için böyle bir şeyi yapsaydı. Şimdi böyle mi olurdu?
Karım ve çocuğum o arabada yanarak can verirken. Kazaya neden olan diğer arabanın sarhoş sürücüsünü bir gece önceden, biri ortadan kaldırsaydı. Karım ve küçük çocuğum hastane yolunda umutla ilerlerken, yine o korkunç sonu yaşarlar mıydı?
Saat onikiye gelmek üzere son bir sokak kaldı. Onbeşinci kendim olacağım için artık yakalanmaktan da korkmuyorum. Neredeyse adamla yan yana yürüyeceğim. Apartmanın önüne geldik. Kapıyı açıp içeri giriyor, ben de arkasından.
Paltomun cebinden çıkarıp kafasının arkasına dayadığım silahın tetiğine basıyorum.
Apartman boşluğunda silahın sesi yankılanıyor. Daha önceden hazırladığım sahte “Organ bağış kartı”nı cüzdanında kimliğinin yanına yerleştiriyorum. Sokağa fırlayıp koşarken arkamdan camlar açılıp kapanıyor ama kimse beni göremiyor.
(Ben de karımla çocuğumun arabasına çalıntı arabayla çarpan sarhoş orospu çocuğunun kimliğini öğrenememiştim. Hırsızlık yapan, kimliği belirsiz sarhoşun tekiydi.)
Sarhoşun cesedini bozulmadan yetiştirsinler diye saat 00.30 da polisi aradım. Bütün bu cinayetlerden ötürü polisi de ayağa kaldırdığımı biliyorum. Yakalanmamak için her seferinde başka bir sokak telefonundan, başka bir karakolu arıyordum. Kendilerinden özür diliyorum.
(Bugüne kadar bulunan 14 cesedin 14’ü için de ben telefon etmiştim. Genel acil telefonlardan birini ararsam polisin peşime düşebileceğini biliyordum. Fakat bir şekilde de cesetlerin çok acil hastaneye yetiştirilmesi gerekiyordu.)
Onların zamanında yerine ulaşıp ulaşmadığını, gazetedeki haberlerden takip ediyordum. Hani bilirsiniz: “Talihsiz ölümüyle, beş kişiye hayat verdi!”, “Bilinmeyen intihar sebebi, iki yavruyu son anda hayata döndürdü…” benzeri, ölenlerin organları sayesinde nakil bekleyenler kurtulunca yapılan gazete haberleri vardır. İşte bu haberleri takip edip, öldürdüğüm işe yaramaz ayyaşların, organ nakli için vaktinde hastaneye yetiştirildiğini görmek hayatta kalmam için tek sebebim olmuştu.
(Kim bilir kaç kişi organ nakli için, sevdiği birinin son saatlerini sayarken sayemde tekrar yaşama sevinciyle dolmuştur.)
Başkalarına böyle davranmak çok zor ve insanlık dışı ama baba olarak onların acısıyla yaşamam mümkün değil ve yaptıklarımdan pişman değilim.
(Büyük çocuğumuz çok hastaydı ve tek çaresi ilik nakliydi. Yaptığımız hiçbir şeyin faydası olmadı. Bizlerden alınan örnekler işe yaramadı. Son bir şansımız vardı, o da nakil için ikinci bir çocuk yapmaktı.)
Karımla ben tam beş sene ikinci çocuğumuzun büyümesini acıyla seyrettik.
Küçük olan yavaş yavaş ele avuca gelirken, büyük olanın durumu her geçen gün daha da kötüleşiyordu. Doktorlar “Yarın ameliyata almak zorundayız, yoksa kaybedeceğiz.” dediğinde karım da ben de yıkıldık.
O gece karım ameliyattan önce, oyuncaklarıyla kendi odasında uyusun diye (Zaten hastanelerde büyümek zorunda kalan) küçük çocuğumuzu da alıp eve gitti. Sabah evden telefonla görüştük, geliyorlar. Yarım saat geçti yok, bir saat geçti yok, nasıl olsa gelirler diye doktorlar büyük olanı ameliyat için hazırladılar.
Telefon ediyorum, telefon cevap vermiyor. Gitsem büyük olanı ameliyathanede bekliyor. Evde yok, sokakta yok. Çıksam nerede bulacağım. Mutlaka bir şey oldu diyorum ama bir yandan da konduramıyorum, hani eskiler “basiretim bağlandı” derler ya. Hiçbir şey yapamadan öylece bekliyorum.
Hastanedeki polislerden yardım istedim yine bir şey çıkmadı onlar da o anda nereden bilsinler.
Bu, tam 15 saat süren ölümcül bekleyiş, büyük oğlumun “baba” diyen nefesiyle sona erdi.
Nihayet hastaneden çıkmak üzereyken koluma yapışan polis memuru, her bir saati bir ömür kadar uzun gelen bu sonsuz bekleyişin ikinci acı haberini verdi. Karım ve çocuğum hastaneye gelirken geçirdikleri trafik kazasında ölmüşlerdi.
Ayrıntıları daha sonra kendime geldiğimde öğrendim.
(Sabahın köründe daha millet yeni işe giderken karımla çocuğumun bulunduğu arabaya çarpan orospu çocuğu sarhoştu. O saatte sarhoş bir hırsız karımın karşısına çıkıp bütün ailemizin kaderini değiştirmişti.)
O 15 saatin her bir saati için de ben, 15 kişinin kaderini değiştirip acıyla bekleyen başka insanlara yardımcı olacaktım. Son olarak dün akşam ondördüncüsünün kaderini değiştirerek kendime verdiğim sözü yerine getirdim.
Umarım vaktinde yetişip başkalarına umut olursunuz.
Şimdi kendi sıram olan 15. için sizden izin istiyorum…
İlk tecrübe
Hiç kimsenin, göründüğü kadar saygıdeğer olmadığını bilemediğim yıllardı… İşi az, rahat bir masada, akşamı bulup eli kolu dolu bir vaziyette eve dönme hayalleri kuramayacak kadar toy bir memurdum…
Güzel bir yere düşmüştüm…
Daha yeni olduğum için de çalışma arkadaşlarımın hepsi benden tecrübeliydi… Kendi aralarında benim için süresi belirsiz bir alışma devresi saptamışlar gibi, doldurulacak evraklardan başka bir iş vermiyorlardı. Zaten ben de ne, nasıl olacak, hangi evrak hangi dosyaya girecek, bir şey bilmiyordum…
Ara sıra adres sormaya giren biri, çalan telefon, öğle yemeğine gidip gelen diğer memurlar, her şey olması gerektiği gibiydi.
Bir tek amirim biraz garip bir adamdı.
Aslında onun da pek bir şey yaptığı yoktu ama ne bileyim işte, sağda solda dolaşan böcekleri toplamasına sinir oluyordum…
Sıcaktan devamlı açık bıraktığımız camlardan içeri bir böcek girmesin ya da bahçede otların arasında iri bir tane bulmasın. Böceği eline alıp havaya kaldırarak gözlerini kısıp iyice evirir çevirir, bir an düşündükten sonra da ya “Aslanım benim, be!” diyerek zavallı böceği yanında taşıdığı küçük kavanoza koyar ya da dudaklarını bükerek “Eğitim zayiatı.” der kaldırır hayvanı otlara, aldığı yere fırlatırdı…
Yine böyle sıradan bir günün başlangıcında masama daha yeni oturmuştum ki içeri giren amirimin “ Haydi toparlan, seni de vazifeye götürüyorum.” demesiyle heyecana kapılıp telaşlandım. Kolay mı? İlk işim, ilk tecrübem olacaktı…
Hevesle hemen botlarımı parlattım, üstüme şöyle bir çeki düzen verip yanıma alacaklarımı düşünmeye başladım.
Yanımdan geçen bir iş arkadaşım diğer masada dosyaları istifleyene hafifçe gülümseyip, “Bu gece savaş var, savaş…” diyerek odadan çıktı… Masada oturana “Ne savaşı?” diye merakla sordum o da bana anlamsızca “Napolyon’u biliyor musun? İşte onunki gibi savaşlar.” dedi… Ne demek istediğini anlayamamıştım.
Hiç olmadığı kadar çabuk bir şekilde ayaküstü kahvaltımı yapıp, amirime hazır olduğumu, başka bir ihtiyacımız olup olmadığını sordum. “Cipe benzin koy, ben geliyorum zaten küçük bir hırsızlık olayı bir gecede çözer geliriz.” dedi.
Çok şanslıyım, daha buraya atanalı bir ay olmadan ilk vazifem bir hırsızlık olayını çözmek olacak. Sorulmadan çıkartıp amirime “Nasıl da akıl etmiş, aferin adam olacak bu çocuk.” dedirtebilmek için fotoğraf makinesi, telsiz, el feneri, yedek pil, daktilo ve boş dosya kâğıtları gibi ne varsa toplayıp arabanın arka koltuğuna yerleştirdim. Amirim kapıda göründüğü anda arabaya atlayıp motoru çalıştırdım…
Henüz beş on dakika olmuştu ki elindeki küçük çanta benzeri kilitli siyah kutuyu arka koltuğun üzerine koyarken benim yanıma aldıklarıma şöyle üstten bir baktı…
“Bunlar da ne?”
“Lazım olur diye düşündüm efendim.”
“Ne yapacaksın bu kadar şeyi? Toplu katliam olayı çözmeye gitmiyoruz, altı üstü basit bir hırsızlık olayı.”
“İsterseniz dönüp bırakayım efendim.”
“Yok, yok bu kadar yoldan sonra geri dönülmez, bir tek sen benim kutuya dikkat et de bir şey olmasın.”
Asilik edip de kafası ezilememiş iki üç kaya parçasını saymazsak, toz toprak içindeki yol önümüzde dümdüz uzanıyordu. Ara sıra, aynadan arkaya baktıkça ciple geçtiğimiz yolda bıraktığımız toz bulutundan başka bir şey görünmüyordu… Yarım saat böyle yol almıştık ki amirim “Şurada dinlenelim biraz.” dedi ve yol kenarındaki büyükçe bir ağacın yanında mola verdik… Kendi kutusu hariç arka koltuktaki her şeyi itip arabanın içine yuvarladıktan sonra, boşalan yere uzanıp ayaklarını camdan dışarı çıkarttı… Kırmızı şeritli kasketini gözlerinin üzerine çekerken bana da “Bir saat kadar dinlenip devam ederiz. Sen de keyfine bak.” dedi… Kahvaltının üstüne bir türlü içemediğim ve hep aklımda olan günün ilk sigarasını yakıp ağacın altına uzanmıştım ki beni çağırdı…
“Sen Napolyon’u bilir misin?”
“Bilirim efendim.”
“İyi, iyi çok güzel. Git sen de dinlen biraz…”
Dedim ya garip bir adamdı…
Bu Napolyon meselesi, savaşlar, aklım karıştı ama yine de bir anlam veremedim. Ağacın altına gidip oturdum, az önce aceleyle söndürdüğüm bütün sigarayı yerden alıp ucunu kopardıktan sonra tekrar yaktım…
Vakit geldi, yine yola koyulduk. Amirimin “Şuradan sap, buradan gir…” direktifleriyle kendimizi bir saat içinde köyün girişindeki tepenin üstünde bulduk.
Amirimin işaretiyle durdum ve arabadan indik…
Bana kalsa haritaya göre normal yoldan giderek an az bir saat kaybederdim. Şimdi yoldaki bir saatlik molada vakit kaybetmemizi düşünmemin ne kadar yersiz olduğunu görüyordum. Ne de olsa yılların tecrübesi başka oluyor…
Tam karşımızdaki tepelerde yer yer gümüş gibi parlayan dere, ormanın içinden aşağıya doğru akarken kıvrıla kıvrıla geçtiği köyü ikiye bölüyordu. Gördüğüm manzara karşısında tepemizdeki güneşin etkisi azalmış gibi içimi tarif edemediğim bir serinlik sardı. En fazla beş-on dakika sonra, su kenarında serin bir yerde olacağımızdan emindim…
“Çok güzel bir köy, değil mi?”
“Güzelliği batsın… Buraya kadar boşuna getirttiler bizi. Bir türlü kendi işlerini kendileri halletmeyi beceremediler. Tabii bir sakatlık çıkıp da düşman olmak istemiyorlar birbirleriyle, nasıl olsa biz varız ya. Millet bize düşman olsun onlar rahat rahat gezsin, oh ne güzel iş…”
“Niye bize düşman olsunlar efendim? Biz görevimizi yerine getiriyoruz.”
“Bilmezsin sen bunları, bir haltlar karıştırmaya görsünler… Suçlu olsalar bile kendilerini haklı görürler, yaptıklarını ortaya çıkardı diye işlerini bozana düşman kesilirler… Buna karşı benim de kendime göre yöntemlerim var tabii…”
Yamuk yumuk dar yollardan, ustalıkla beş dakikada aşağıya inip köyün ortasındaki meydana ulaştık. Arabanın sesini duyanlar meydana toplandı, içlerinden amirimi önceden tanıdığı belli olan yaşlı biri yanımıza geldi…
“Buyurun efendim, buyurun şöyle masaya geçin…” diyerek yakındaki bir evin bahçesindeki gölgeliğe sanki bizim için kurulmuş gibi duran masayı göstererek ekledi “…yoldan geldiniz, size bir yorgunluk kahvesi yaptırayım.”
Kahveler gelene kadar yaşlı adam olanı biteni bir çırpıda anlattı…
Yaşlı bir kadının oğlunu evlendirmek için biriktirdiği başlık parası, kendisinin evde olmadığı bir sırada çalınmıştı… Bahsedilen para da az-buz bir şey değildi… Bu kadar yüklü başlık parası istendiğini duyunca geldiğimizden beri hiç etrafta görünmeyen bu köyün kızlarını ben de merak ettim…
“Efendim daktiloyu getireyim mi?”
“Yok, yok… Ne daktilosu, ben demeden sen hiç bir şeye karışma!”
Yaşlı adam atıldı “Getireyim mi kendini?”
“İstemez. Anlattıkların yeter.”
Yaşlı adamın yanındakilerden birine kafasını kaldırıp gözünle küçük bir işaret vermesi yetti. İşareti alan genç koşa koşa yanımızdan ayrıldı…
Bizimkiler başka şeylerden konuşmaya başladılar.
“Misafirhaneniz aynı yerde mi?”
“Evet, ama bu yıl bir yeniledik sorma. Pırıl pırıl yeni boyalar mı dersin, cilalı taş kaplama yerler mi. Al gelini koy içeri…”
Yaşlı adam yine bir işaret çaktı. Anladığım kadarıyla misafirhaneyi açıp hazırlamak için bu sefer de iki kişi koşa koşa işaret edilen tarafa doğru gitti.
Yaşlı adam kafasını kaldırıp yanımızda kalan dört-beş kişiyi öyle bir süzdü ki; etrafımızdaki herkes yapacak işleri olduğunu söyleyerek izin isteyip bizi yalnız bıraktılar…
Amirim yaşlı adama daha da sokularak, duyulmasından korkar gibi fısıltılı bir sesle sordu;
“Yapanı biliyor musun?”
“Bilseydim keşke, ne gezer… Bu sefer hiçbir şey duyan, gören yok…”
“Olsun, sen bana bırak yarın bu vakte kalmaz bulur çıkarırım… Yalnız sen biz misafirhaneye yerleştikten bir saat sonra, köyün en güçlü, kuvvetli yiğidi kimse arkamızdan onu bul gönder… Anlaştık mı?”
“Saati saatine bekle tamamdır… Yeter ki bu olayı çöz, köy yerinde zanla yaşamayalım. Daha haftası dolmadan herkes birbirine bakıp yere tükürmeye başladı bile…”
“Sen işi oldu bil…”
Amirim bu kadar kesin konuşuyorsa elbette bir bildiği vardı, az çok ben de anlıyordum ama onun gibi olmak için daha on fırın ekmek yemem gerekiyordu. Biliyordum ki birazdan çevrede keşfe çıkacağız, tek tek köylüyle konuşup notlar alacağız, şüphelendiklerimizin ifadesini alıp fotoğraflar çekeceğiz… Bütün bu uzun ve incelikli işler, böyle tecrübeli kimseler için oldukça alışıldık ve sıradan şeyler olmalıydı. Yoksa bir haftadan önce soruşturması bile bitirilemeyecek bir işi, “Bir gün.” diye kestirip atmak herkesin harcı değildi.
Yaşlı adamın tarifleriyle, misafirhaneye geldik. Kilitler kapılar, cam çerçeve açılıp da yerleşince, amirimi orada bırakarak rehberimizi meydana geri getirdim. Döndüğümde, yaşlı adamı bekleyenlerin verdiği tepsi dolusu yemekleri dökmeden getirebilmenin gururuyla, amirime seslendim…
“Amirim, buyurun sofra hazır… Hem de en âlâsından yemeklerle…”
Yemeklerimizi yedik. Misafirhanenin mutfağındaki çaydanlığa su koyup sigaramı yakarak bahçeye çıktım…
“Bak, adamımız geliyor.”
“Şu, köyün en güçlü delikanlısı mı?”
“Evet, aynı zamanda o bizim kahramanımız da olacak”
“Nasıl yani?”
“Bekle ve gör, bu olayın meslek anlayışında bir dönüm noktası olacağını göreceksin… Sen hiçbir şeye karışma sadece izle…”
“Emredersiniz!”
Ben gidip çayı demleyinceye kadar genç yukarıya gelip amirimin karşısına oturmuştu bile. Uzaktan pek anlaşılmasa da yanımıza gelince kesin emin oldum. Bu gencin İri yarı haline bakarak gerçekten de köyün en kuvvetli adamı olduğunu söyleyebilirdim. Biraz havadan sudan konuştuktan sonra genç adam sordu;
“Beni niye çağırttığınızı anlayamadım ama bir yardımım dokunacaksa seve seve…
“Evet, şimdi işimize bakmanın sırası geldi… Ben pek lafı uzatmasını sevmem… Aşağıda bütün köyün gözü önünde kelepçe takılması, senin gibi herkes tarafından sevilen biri için yakışık almaz diye düşündüm.”
Adam ayağa kalktı. Şaşkınlıkla, bir amirime bir bana bakıyordu…
“Ne yapmışım ki ben?”
“Şu başlık parası çalınan yaşlı kadını ne kadardır gözlüyordun?
“Kim? Ben mi?”
“Sen tabii, başka kim olacak? Görenler var…”
“İftira amirim, iftira. İstediğinize sorun ben öyle şey yapmam.”
“Yapacak bir şey yok, en az on seneden başlar.”
“Ama ben yapmadım ki.”
“Mahkemede anlatırsın artık bunları, ben bilmem… Bir iki senede hemen gelir dosyan, mahkemeye çıkarsın, anlatırsın, inanırlarsa sütten çıkmış ak kaşık gibi dönersin köyüne…”
“Ama… Ama… Ya o zamana kadar yattığım, çektiğim…”
“Orasına ben karışmam dedim ya derdini onlara anlatırsın, ne de olsa biz de elçi sayılırız, görevimizi yapar aradan çekiliriz gerisini onlar halleder…”
Genç adam iki göz iki çeşme ağlıyor, amirime kendisinin yapmadığını söyleyerek bırakılması için yalvarıyordu… Meslekte tecrübem az olsa da hayatta çoktu, o anda bu işi bu adamın yapmadığına kalıbımı basardım…
“Bu kadar eminsen ne ağlayıp sızlanıyorsun bir iki sene yatar, suçsuzluğun ispat olununca da çıkarsın… Geç bakalım şöyle, şu ağacın arkasına, sarıl bakalım iyice ağaca, hah şöyle… Ver bakayım ellerini.”
Amirim bana göre suçsuz olan bu adamı ağaca kelepçeledi, adam ağlayıp sızlıyor, yalvarıp yakarıyordu, amirim ise hiç oralı olmadan bana dönüp
“Koy bakalım şu çayları da, içelim…” diyince, ağaca kelepçeli genç adam yavaş yavaş umutsuzluğa gömülür gibi eğildi, eğildi, bacaklarını açıp ağacın etrafına dolayarak, yere çöktü… Bu oyuna nasıl geldiğini, nasıl kurtulacağını düşünüyordu…
Adam bir kaç kez yeniden konuşup kendini savunmaya kalksa bile amirim hiç oralı olmuyor, lafını kesip onunla ilgisi olmayan, köyle ilgili, başka şeyler soruyordu…
Sonra amirim genç adama yaklaşıp “Senin kadar ısrar edenini görmemiştim, esastan da masum gibi görünüyorsun… Hani kanım kaynamadı desem yalan olur, böyle birinin hırsızlık yapacağı benim de aklıma yatmıyor ama…” diyince genç adam yarasına tuz basılmış gibi birden toparlanıp ayağa kalktı. Kendine göre en baştan, olanı biteni, her gün yaptığı sıradan işleri anlatmaya başladı…
“Tamam, tamam.” dedi amirim “…sana bir fırsat vereceğim, yarın öğlene kadar gerçek suçluyu bulup getireceksin bu senin tek kurtuluşun… Çöz şunu.”
Gittim açtım adamın kelepçelerini… Önce her kelepçesi çıkartılanın yaptığı gibi kelepçelerin izlerini silmek istercesine bileklerini ovuşturdu, sonrada gelip amirimin elini öpmek için eline sarıldı. Amirim istemiyormuş gibi yaptıysa da sonra razı gelip elini verdi… Adam bin bir dua, teşekkür arasında arkasına bakıp başıyla selam vere vere geldiği yolda kayboldu. Amirim kendi kendine ancak benim duyabileceğim bir sesle “Haydi oğlum! Göreyim seni.” dedi.
Yaklaşık iki saat süren bu tiyatro karşısında kimi zaman lafa karışmamak için kendimi zor tutmuştum. Amirim “Sakın sen karışma” diye emir vermese çoktan bu adamı orada savunmaya başlayacaktım… Adamın iyice uzaklaştığından emin olunca “Amirim, bence bu adam yapmamış” dedim.
Amirim de “Biliyorum…” diyerek içeri, eve girdi…
Ben de hemen arkasından içeri girdim…
“Nasıl yani? Suçsuz olduğunu en baştan biliyordunuz da, niye böyle yaptınız?”
“Bütün köye böyle yapsak daha mı iyiydi?”
Yavaş yavaş neyin ne olduğunu anlamaya başlamıştım, yalnız aklıma bir şey takıldı… “Amirim, ya bu çocuk esas suçluyu bulup getiremezse?”
“Hiç şaşmaz…”
“Nasıl bu kadar emin olabiliyorsunuz?”
“Napolyon ‘İnsanları harekete geçiren iki şey vardır, menfaat ve korku’ demiş. Bu her zaman kulağına küpe olsun.”
Biraz daha bu konu üzerinde konuştuk. Bana nerede, nasıl davranmam gerektiğine dair bilgiler veriyor, bu işin okulda öğretilenlerden ibaret olmadığını, meslek içinde elde edilecek tecrübelerden asla vazgeçilemeyeceğini anlatıyordu… Hava kararmak üzereyken kapı çaldı. Gelen elinde taşıdığı yemek tepsisi yüzünden ter içinde kalmış bir köylü çocuğuydu… Tepsiyi alıp teşekkür ettikten sonra, gidip dışarıyı son kez kontrol ettim. Amirime cipten bir şey isteyip istemediğini sordum, sadece kilitli kutuyu getirmemin yeterli olacağını söyledi… Kutuyu getirip kapıyı kilitledim. Yemeğimizi yemeye başladık. Yemeklerimiz bitmek üzereyken cebinden çıkarttığı küçük anahtarla kutunun kilidini açtı ve kapağı araladı. Kutu kendisine doğru durduğu için ben içindekileri göremiyordum. Sofrayı toplamaya başladım… Kutunun kapağını tekrar kapadı. İşimin bittiğini görünce de
“Gel bakalım, seninle bir savaş yapalım.” dedi.
“Savaş mı?”
“Savaş ya, ne sandın.” diyerek kutunun kapağını sonuna kadar açtı…
Daha önce böyle bir şeyi hiç görmemiştim. Kadife kaplı kutunun içinde birbirlerine yapışık gibi yan yana dizilmiş, on tane minik asker, yirmi kadar, kâğıda düzgünce saplanmış toplu iğne, iki tane, bir şeyler içmeye yarayan bildiğimiz plastik kamışlardan, bir tebeşir, bir UHU ve bir de bugüne kadar bir kaç kez gördüğüm, şu böcekleri topladığı kavanoz vardı… Bakışlarımdan bir şey anlamadığımı düşünüyor olacaktı ki “Gel de anlatayım.” dedi.
Bir yandan bana anlatıyor, bir yandan da anlattıklarını tek tek uygulayarak gösteriyordu…
“Bak şimdi. Bunlar plastik askerler, yarısı senin yarısı benim… Masaya tebeşirle büyük bir daire çizeriz… Sonra daireyi ikiye böleriz… Bir kamış sana, bir kamış bana, on iğne sana, on iğne bana… Bu kavanozdan bir böcek alırız ve askerlerden birini UHU’yla üstüne yapıştırırız” Böcekleri hiç iğrenmeden tek tek tutup, bütün minik askerleri sırayla üzerlerine yapıştırdı. Askerlerden kendine ait olanları kendi tarafına, benimkileri de benim tarafıma dairenin içine yerleştirdi… En sonunda da nasıl yapılacağını gösteren bir el işaretiyle kendisine bakmamı isteyerek, ağzına aldığı toplu iğneleri kamışın içinden üfledi… İğne plastik askere saplandı…
Kendimi tutamadım…
“Tam isabet!”
“Kimin tarafına düşman askeri geçerse, o mağlup olur, ona göre…”
Böcekçikler, ne yaptıklarını biliyorlarmış gibi sırtlarındaki askerlerle karşı cepheye doğru koşuyor, çizgiyi geçemeden üzerindeki asker vurulduğu için, düşen askerin ağırlığıyla yana yatıp oldukları yerde debeleniyorlardı…
Bu hem saçma, hem insanı irkilten oyun bir süre sonra bana da eğlenceli gelmeye başlamıştı…
Belki de sabaha kadar oynayacağımız bu savaş oyunu, telef olan böcekler yüzünden ancak bir iki saat kadar sürdü…
Amirim, oyuncaklarını kaybetmekten korkan çocuklar gibi dikkatli bir şekilde, her şeyi toplayıp kutusundaki yerlerine kaldırdı…
Sonra bana doğru dönerek “Napolyon, ‘Savaş, anarşinin panzehiridir…’ diye boşuna dememiş, başıboş bıraksaydık şimdiye kadar çoktan bunlar birbirini yemişlerdi…” dedi.
Şimdi diğerlerinin niye ikide bir savaştan, Napolyon’dan gülerek bahsettiklerini anlıyordum. Demek ki onlar da önceden bütün bu olanları, başka bir kasaba ya da köyde yaşamışlardı… Yataklarımızı yapıp yattık, uzun bir süre bunları düşündüm rüyamda sabaha kadar at üzerinde savaşıp durdum…
Sabah, kapının gümbür gümbür çalmasıyla yerimizden fırladık. Hemen koşup kapıyı açtım.
Dün bıraktığımız genç çocuk, gömleği yediği dayaktan kan lekeleriyle dolu başka bir genci kolundan sıkıca kavramış bize bakarken, “İt oğlu it, kendi anasının paralarını çalıp kumarda yemiş. Bir de kızda gönlü yokmuş da anası zorla evlendirmesin diye yapmış…” diyerek, kolundan tuttuğu diğeriyle birlikte dizlerinin üstüne düştü…
Güzel bir yere düşmüştüm…
Daha yeni olduğum için de çalışma arkadaşlarımın hepsi benden tecrübeliydi… Kendi aralarında benim için süresi belirsiz bir alışma devresi saptamışlar gibi, doldurulacak evraklardan başka bir iş vermiyorlardı. Zaten ben de ne, nasıl olacak, hangi evrak hangi dosyaya girecek, bir şey bilmiyordum…
Ara sıra adres sormaya giren biri, çalan telefon, öğle yemeğine gidip gelen diğer memurlar, her şey olması gerektiği gibiydi.
Bir tek amirim biraz garip bir adamdı.
Aslında onun da pek bir şey yaptığı yoktu ama ne bileyim işte, sağda solda dolaşan böcekleri toplamasına sinir oluyordum…
Sıcaktan devamlı açık bıraktığımız camlardan içeri bir böcek girmesin ya da bahçede otların arasında iri bir tane bulmasın. Böceği eline alıp havaya kaldırarak gözlerini kısıp iyice evirir çevirir, bir an düşündükten sonra da ya “Aslanım benim, be!” diyerek zavallı böceği yanında taşıdığı küçük kavanoza koyar ya da dudaklarını bükerek “Eğitim zayiatı.” der kaldırır hayvanı otlara, aldığı yere fırlatırdı…
Yine böyle sıradan bir günün başlangıcında masama daha yeni oturmuştum ki içeri giren amirimin “ Haydi toparlan, seni de vazifeye götürüyorum.” demesiyle heyecana kapılıp telaşlandım. Kolay mı? İlk işim, ilk tecrübem olacaktı…
Hevesle hemen botlarımı parlattım, üstüme şöyle bir çeki düzen verip yanıma alacaklarımı düşünmeye başladım.
Yanımdan geçen bir iş arkadaşım diğer masada dosyaları istifleyene hafifçe gülümseyip, “Bu gece savaş var, savaş…” diyerek odadan çıktı… Masada oturana “Ne savaşı?” diye merakla sordum o da bana anlamsızca “Napolyon’u biliyor musun? İşte onunki gibi savaşlar.” dedi… Ne demek istediğini anlayamamıştım.
Hiç olmadığı kadar çabuk bir şekilde ayaküstü kahvaltımı yapıp, amirime hazır olduğumu, başka bir ihtiyacımız olup olmadığını sordum. “Cipe benzin koy, ben geliyorum zaten küçük bir hırsızlık olayı bir gecede çözer geliriz.” dedi.
Çok şanslıyım, daha buraya atanalı bir ay olmadan ilk vazifem bir hırsızlık olayını çözmek olacak. Sorulmadan çıkartıp amirime “Nasıl da akıl etmiş, aferin adam olacak bu çocuk.” dedirtebilmek için fotoğraf makinesi, telsiz, el feneri, yedek pil, daktilo ve boş dosya kâğıtları gibi ne varsa toplayıp arabanın arka koltuğuna yerleştirdim. Amirim kapıda göründüğü anda arabaya atlayıp motoru çalıştırdım…
Henüz beş on dakika olmuştu ki elindeki küçük çanta benzeri kilitli siyah kutuyu arka koltuğun üzerine koyarken benim yanıma aldıklarıma şöyle üstten bir baktı…
“Bunlar da ne?”
“Lazım olur diye düşündüm efendim.”
“Ne yapacaksın bu kadar şeyi? Toplu katliam olayı çözmeye gitmiyoruz, altı üstü basit bir hırsızlık olayı.”
“İsterseniz dönüp bırakayım efendim.”
“Yok, yok bu kadar yoldan sonra geri dönülmez, bir tek sen benim kutuya dikkat et de bir şey olmasın.”
Asilik edip de kafası ezilememiş iki üç kaya parçasını saymazsak, toz toprak içindeki yol önümüzde dümdüz uzanıyordu. Ara sıra, aynadan arkaya baktıkça ciple geçtiğimiz yolda bıraktığımız toz bulutundan başka bir şey görünmüyordu… Yarım saat böyle yol almıştık ki amirim “Şurada dinlenelim biraz.” dedi ve yol kenarındaki büyükçe bir ağacın yanında mola verdik… Kendi kutusu hariç arka koltuktaki her şeyi itip arabanın içine yuvarladıktan sonra, boşalan yere uzanıp ayaklarını camdan dışarı çıkarttı… Kırmızı şeritli kasketini gözlerinin üzerine çekerken bana da “Bir saat kadar dinlenip devam ederiz. Sen de keyfine bak.” dedi… Kahvaltının üstüne bir türlü içemediğim ve hep aklımda olan günün ilk sigarasını yakıp ağacın altına uzanmıştım ki beni çağırdı…
“Sen Napolyon’u bilir misin?”
“Bilirim efendim.”
“İyi, iyi çok güzel. Git sen de dinlen biraz…”
Dedim ya garip bir adamdı…
Bu Napolyon meselesi, savaşlar, aklım karıştı ama yine de bir anlam veremedim. Ağacın altına gidip oturdum, az önce aceleyle söndürdüğüm bütün sigarayı yerden alıp ucunu kopardıktan sonra tekrar yaktım…
Vakit geldi, yine yola koyulduk. Amirimin “Şuradan sap, buradan gir…” direktifleriyle kendimizi bir saat içinde köyün girişindeki tepenin üstünde bulduk.
Amirimin işaretiyle durdum ve arabadan indik…
Bana kalsa haritaya göre normal yoldan giderek an az bir saat kaybederdim. Şimdi yoldaki bir saatlik molada vakit kaybetmemizi düşünmemin ne kadar yersiz olduğunu görüyordum. Ne de olsa yılların tecrübesi başka oluyor…
Tam karşımızdaki tepelerde yer yer gümüş gibi parlayan dere, ormanın içinden aşağıya doğru akarken kıvrıla kıvrıla geçtiği köyü ikiye bölüyordu. Gördüğüm manzara karşısında tepemizdeki güneşin etkisi azalmış gibi içimi tarif edemediğim bir serinlik sardı. En fazla beş-on dakika sonra, su kenarında serin bir yerde olacağımızdan emindim…
“Çok güzel bir köy, değil mi?”
“Güzelliği batsın… Buraya kadar boşuna getirttiler bizi. Bir türlü kendi işlerini kendileri halletmeyi beceremediler. Tabii bir sakatlık çıkıp da düşman olmak istemiyorlar birbirleriyle, nasıl olsa biz varız ya. Millet bize düşman olsun onlar rahat rahat gezsin, oh ne güzel iş…”
“Niye bize düşman olsunlar efendim? Biz görevimizi yerine getiriyoruz.”
“Bilmezsin sen bunları, bir haltlar karıştırmaya görsünler… Suçlu olsalar bile kendilerini haklı görürler, yaptıklarını ortaya çıkardı diye işlerini bozana düşman kesilirler… Buna karşı benim de kendime göre yöntemlerim var tabii…”
Yamuk yumuk dar yollardan, ustalıkla beş dakikada aşağıya inip köyün ortasındaki meydana ulaştık. Arabanın sesini duyanlar meydana toplandı, içlerinden amirimi önceden tanıdığı belli olan yaşlı biri yanımıza geldi…
“Buyurun efendim, buyurun şöyle masaya geçin…” diyerek yakındaki bir evin bahçesindeki gölgeliğe sanki bizim için kurulmuş gibi duran masayı göstererek ekledi “…yoldan geldiniz, size bir yorgunluk kahvesi yaptırayım.”
Kahveler gelene kadar yaşlı adam olanı biteni bir çırpıda anlattı…
Yaşlı bir kadının oğlunu evlendirmek için biriktirdiği başlık parası, kendisinin evde olmadığı bir sırada çalınmıştı… Bahsedilen para da az-buz bir şey değildi… Bu kadar yüklü başlık parası istendiğini duyunca geldiğimizden beri hiç etrafta görünmeyen bu köyün kızlarını ben de merak ettim…
“Efendim daktiloyu getireyim mi?”
“Yok, yok… Ne daktilosu, ben demeden sen hiç bir şeye karışma!”
Yaşlı adam atıldı “Getireyim mi kendini?”
“İstemez. Anlattıkların yeter.”
Yaşlı adamın yanındakilerden birine kafasını kaldırıp gözünle küçük bir işaret vermesi yetti. İşareti alan genç koşa koşa yanımızdan ayrıldı…
Bizimkiler başka şeylerden konuşmaya başladılar.
“Misafirhaneniz aynı yerde mi?”
“Evet, ama bu yıl bir yeniledik sorma. Pırıl pırıl yeni boyalar mı dersin, cilalı taş kaplama yerler mi. Al gelini koy içeri…”
Yaşlı adam yine bir işaret çaktı. Anladığım kadarıyla misafirhaneyi açıp hazırlamak için bu sefer de iki kişi koşa koşa işaret edilen tarafa doğru gitti.
Yaşlı adam kafasını kaldırıp yanımızda kalan dört-beş kişiyi öyle bir süzdü ki; etrafımızdaki herkes yapacak işleri olduğunu söyleyerek izin isteyip bizi yalnız bıraktılar…
Amirim yaşlı adama daha da sokularak, duyulmasından korkar gibi fısıltılı bir sesle sordu;
“Yapanı biliyor musun?”
“Bilseydim keşke, ne gezer… Bu sefer hiçbir şey duyan, gören yok…”
“Olsun, sen bana bırak yarın bu vakte kalmaz bulur çıkarırım… Yalnız sen biz misafirhaneye yerleştikten bir saat sonra, köyün en güçlü, kuvvetli yiğidi kimse arkamızdan onu bul gönder… Anlaştık mı?”
“Saati saatine bekle tamamdır… Yeter ki bu olayı çöz, köy yerinde zanla yaşamayalım. Daha haftası dolmadan herkes birbirine bakıp yere tükürmeye başladı bile…”
“Sen işi oldu bil…”
Amirim bu kadar kesin konuşuyorsa elbette bir bildiği vardı, az çok ben de anlıyordum ama onun gibi olmak için daha on fırın ekmek yemem gerekiyordu. Biliyordum ki birazdan çevrede keşfe çıkacağız, tek tek köylüyle konuşup notlar alacağız, şüphelendiklerimizin ifadesini alıp fotoğraflar çekeceğiz… Bütün bu uzun ve incelikli işler, böyle tecrübeli kimseler için oldukça alışıldık ve sıradan şeyler olmalıydı. Yoksa bir haftadan önce soruşturması bile bitirilemeyecek bir işi, “Bir gün.” diye kestirip atmak herkesin harcı değildi.
Yaşlı adamın tarifleriyle, misafirhaneye geldik. Kilitler kapılar, cam çerçeve açılıp da yerleşince, amirimi orada bırakarak rehberimizi meydana geri getirdim. Döndüğümde, yaşlı adamı bekleyenlerin verdiği tepsi dolusu yemekleri dökmeden getirebilmenin gururuyla, amirime seslendim…
“Amirim, buyurun sofra hazır… Hem de en âlâsından yemeklerle…”
Yemeklerimizi yedik. Misafirhanenin mutfağındaki çaydanlığa su koyup sigaramı yakarak bahçeye çıktım…
“Bak, adamımız geliyor.”
“Şu, köyün en güçlü delikanlısı mı?”
“Evet, aynı zamanda o bizim kahramanımız da olacak”
“Nasıl yani?”
“Bekle ve gör, bu olayın meslek anlayışında bir dönüm noktası olacağını göreceksin… Sen hiçbir şeye karışma sadece izle…”
“Emredersiniz!”
Ben gidip çayı demleyinceye kadar genç yukarıya gelip amirimin karşısına oturmuştu bile. Uzaktan pek anlaşılmasa da yanımıza gelince kesin emin oldum. Bu gencin İri yarı haline bakarak gerçekten de köyün en kuvvetli adamı olduğunu söyleyebilirdim. Biraz havadan sudan konuştuktan sonra genç adam sordu;
“Beni niye çağırttığınızı anlayamadım ama bir yardımım dokunacaksa seve seve…
“Evet, şimdi işimize bakmanın sırası geldi… Ben pek lafı uzatmasını sevmem… Aşağıda bütün köyün gözü önünde kelepçe takılması, senin gibi herkes tarafından sevilen biri için yakışık almaz diye düşündüm.”
Adam ayağa kalktı. Şaşkınlıkla, bir amirime bir bana bakıyordu…
“Ne yapmışım ki ben?”
“Şu başlık parası çalınan yaşlı kadını ne kadardır gözlüyordun?
“Kim? Ben mi?”
“Sen tabii, başka kim olacak? Görenler var…”
“İftira amirim, iftira. İstediğinize sorun ben öyle şey yapmam.”
“Yapacak bir şey yok, en az on seneden başlar.”
“Ama ben yapmadım ki.”
“Mahkemede anlatırsın artık bunları, ben bilmem… Bir iki senede hemen gelir dosyan, mahkemeye çıkarsın, anlatırsın, inanırlarsa sütten çıkmış ak kaşık gibi dönersin köyüne…”
“Ama… Ama… Ya o zamana kadar yattığım, çektiğim…”
“Orasına ben karışmam dedim ya derdini onlara anlatırsın, ne de olsa biz de elçi sayılırız, görevimizi yapar aradan çekiliriz gerisini onlar halleder…”
Genç adam iki göz iki çeşme ağlıyor, amirime kendisinin yapmadığını söyleyerek bırakılması için yalvarıyordu… Meslekte tecrübem az olsa da hayatta çoktu, o anda bu işi bu adamın yapmadığına kalıbımı basardım…
“Bu kadar eminsen ne ağlayıp sızlanıyorsun bir iki sene yatar, suçsuzluğun ispat olununca da çıkarsın… Geç bakalım şöyle, şu ağacın arkasına, sarıl bakalım iyice ağaca, hah şöyle… Ver bakayım ellerini.”
Amirim bana göre suçsuz olan bu adamı ağaca kelepçeledi, adam ağlayıp sızlıyor, yalvarıp yakarıyordu, amirim ise hiç oralı olmadan bana dönüp
“Koy bakalım şu çayları da, içelim…” diyince, ağaca kelepçeli genç adam yavaş yavaş umutsuzluğa gömülür gibi eğildi, eğildi, bacaklarını açıp ağacın etrafına dolayarak, yere çöktü… Bu oyuna nasıl geldiğini, nasıl kurtulacağını düşünüyordu…
Adam bir kaç kez yeniden konuşup kendini savunmaya kalksa bile amirim hiç oralı olmuyor, lafını kesip onunla ilgisi olmayan, köyle ilgili, başka şeyler soruyordu…
Sonra amirim genç adama yaklaşıp “Senin kadar ısrar edenini görmemiştim, esastan da masum gibi görünüyorsun… Hani kanım kaynamadı desem yalan olur, böyle birinin hırsızlık yapacağı benim de aklıma yatmıyor ama…” diyince genç adam yarasına tuz basılmış gibi birden toparlanıp ayağa kalktı. Kendine göre en baştan, olanı biteni, her gün yaptığı sıradan işleri anlatmaya başladı…
“Tamam, tamam.” dedi amirim “…sana bir fırsat vereceğim, yarın öğlene kadar gerçek suçluyu bulup getireceksin bu senin tek kurtuluşun… Çöz şunu.”
Gittim açtım adamın kelepçelerini… Önce her kelepçesi çıkartılanın yaptığı gibi kelepçelerin izlerini silmek istercesine bileklerini ovuşturdu, sonrada gelip amirimin elini öpmek için eline sarıldı. Amirim istemiyormuş gibi yaptıysa da sonra razı gelip elini verdi… Adam bin bir dua, teşekkür arasında arkasına bakıp başıyla selam vere vere geldiği yolda kayboldu. Amirim kendi kendine ancak benim duyabileceğim bir sesle “Haydi oğlum! Göreyim seni.” dedi.
Yaklaşık iki saat süren bu tiyatro karşısında kimi zaman lafa karışmamak için kendimi zor tutmuştum. Amirim “Sakın sen karışma” diye emir vermese çoktan bu adamı orada savunmaya başlayacaktım… Adamın iyice uzaklaştığından emin olunca “Amirim, bence bu adam yapmamış” dedim.
Amirim de “Biliyorum…” diyerek içeri, eve girdi…
Ben de hemen arkasından içeri girdim…
“Nasıl yani? Suçsuz olduğunu en baştan biliyordunuz da, niye böyle yaptınız?”
“Bütün köye böyle yapsak daha mı iyiydi?”
Yavaş yavaş neyin ne olduğunu anlamaya başlamıştım, yalnız aklıma bir şey takıldı… “Amirim, ya bu çocuk esas suçluyu bulup getiremezse?”
“Hiç şaşmaz…”
“Nasıl bu kadar emin olabiliyorsunuz?”
“Napolyon ‘İnsanları harekete geçiren iki şey vardır, menfaat ve korku’ demiş. Bu her zaman kulağına küpe olsun.”
Biraz daha bu konu üzerinde konuştuk. Bana nerede, nasıl davranmam gerektiğine dair bilgiler veriyor, bu işin okulda öğretilenlerden ibaret olmadığını, meslek içinde elde edilecek tecrübelerden asla vazgeçilemeyeceğini anlatıyordu… Hava kararmak üzereyken kapı çaldı. Gelen elinde taşıdığı yemek tepsisi yüzünden ter içinde kalmış bir köylü çocuğuydu… Tepsiyi alıp teşekkür ettikten sonra, gidip dışarıyı son kez kontrol ettim. Amirime cipten bir şey isteyip istemediğini sordum, sadece kilitli kutuyu getirmemin yeterli olacağını söyledi… Kutuyu getirip kapıyı kilitledim. Yemeğimizi yemeye başladık. Yemeklerimiz bitmek üzereyken cebinden çıkarttığı küçük anahtarla kutunun kilidini açtı ve kapağı araladı. Kutu kendisine doğru durduğu için ben içindekileri göremiyordum. Sofrayı toplamaya başladım… Kutunun kapağını tekrar kapadı. İşimin bittiğini görünce de
“Gel bakalım, seninle bir savaş yapalım.” dedi.
“Savaş mı?”
“Savaş ya, ne sandın.” diyerek kutunun kapağını sonuna kadar açtı…
Daha önce böyle bir şeyi hiç görmemiştim. Kadife kaplı kutunun içinde birbirlerine yapışık gibi yan yana dizilmiş, on tane minik asker, yirmi kadar, kâğıda düzgünce saplanmış toplu iğne, iki tane, bir şeyler içmeye yarayan bildiğimiz plastik kamışlardan, bir tebeşir, bir UHU ve bir de bugüne kadar bir kaç kez gördüğüm, şu böcekleri topladığı kavanoz vardı… Bakışlarımdan bir şey anlamadığımı düşünüyor olacaktı ki “Gel de anlatayım.” dedi.
Bir yandan bana anlatıyor, bir yandan da anlattıklarını tek tek uygulayarak gösteriyordu…
“Bak şimdi. Bunlar plastik askerler, yarısı senin yarısı benim… Masaya tebeşirle büyük bir daire çizeriz… Sonra daireyi ikiye böleriz… Bir kamış sana, bir kamış bana, on iğne sana, on iğne bana… Bu kavanozdan bir böcek alırız ve askerlerden birini UHU’yla üstüne yapıştırırız” Böcekleri hiç iğrenmeden tek tek tutup, bütün minik askerleri sırayla üzerlerine yapıştırdı. Askerlerden kendine ait olanları kendi tarafına, benimkileri de benim tarafıma dairenin içine yerleştirdi… En sonunda da nasıl yapılacağını gösteren bir el işaretiyle kendisine bakmamı isteyerek, ağzına aldığı toplu iğneleri kamışın içinden üfledi… İğne plastik askere saplandı…
Kendimi tutamadım…
“Tam isabet!”
“Kimin tarafına düşman askeri geçerse, o mağlup olur, ona göre…”
Böcekçikler, ne yaptıklarını biliyorlarmış gibi sırtlarındaki askerlerle karşı cepheye doğru koşuyor, çizgiyi geçemeden üzerindeki asker vurulduğu için, düşen askerin ağırlığıyla yana yatıp oldukları yerde debeleniyorlardı…
Bu hem saçma, hem insanı irkilten oyun bir süre sonra bana da eğlenceli gelmeye başlamıştı…
Belki de sabaha kadar oynayacağımız bu savaş oyunu, telef olan böcekler yüzünden ancak bir iki saat kadar sürdü…
Amirim, oyuncaklarını kaybetmekten korkan çocuklar gibi dikkatli bir şekilde, her şeyi toplayıp kutusundaki yerlerine kaldırdı…
Sonra bana doğru dönerek “Napolyon, ‘Savaş, anarşinin panzehiridir…’ diye boşuna dememiş, başıboş bıraksaydık şimdiye kadar çoktan bunlar birbirini yemişlerdi…” dedi.
Şimdi diğerlerinin niye ikide bir savaştan, Napolyon’dan gülerek bahsettiklerini anlıyordum. Demek ki onlar da önceden bütün bu olanları, başka bir kasaba ya da köyde yaşamışlardı… Yataklarımızı yapıp yattık, uzun bir süre bunları düşündüm rüyamda sabaha kadar at üzerinde savaşıp durdum…
Sabah, kapının gümbür gümbür çalmasıyla yerimizden fırladık. Hemen koşup kapıyı açtım.
Dün bıraktığımız genç çocuk, gömleği yediği dayaktan kan lekeleriyle dolu başka bir genci kolundan sıkıca kavramış bize bakarken, “İt oğlu it, kendi anasının paralarını çalıp kumarda yemiş. Bir de kızda gönlü yokmuş da anası zorla evlendirmesin diye yapmış…” diyerek, kolundan tuttuğu diğeriyle birlikte dizlerinin üstüne düştü…
Jose
Jose’nin ülkesinde, Güney bölgelerinde yaşayanlar, kıraç Kuzey bölgelerindekilerden daha şanslıydılar. Jose ve ailesi ise ne Kuzey’de ne de Güney’de sayılırlardı. Onlar, volkanik dağlar arasında, minik vadileri barındıran Mesa Balsas Bölgesi’ndeydiler. Ailenin en önemli işi; tek geçim kaynakları olan birkaç sığırı sağlıklı tutmaya çalışmaktı. Bunun için Jose çok erken bir saatte sığırlarını alır, gün geçtikçe daralan otlaklara götürürdü.
Jose o yıl 8. Sınıfa geçmişti. Öğretmeni, yaşlı babasıyla konuşunca, Jose’nin her gün okula gelmeden sadece sınavlara girerek, derslerini dışarıda çalışmasını kabul etmişti. Dağlarda sığırlarına ot aramak için, güneş doğmadan yollara düşen jose, akıllı fakat içine kapanık bir gençti.
Jose her gün farklı bir yöne ve daha uzağa gitmeyi adet haline getirmişti. Yolunu yarıladığı zaman, bir yandan yanında getirdiği ev yapımı ekmeğini yer, bir yandan da okuldaki en iyi arkadaşı Sanche gibi radyodan futbol maçlarını dinlerdi. Şans eseri, küçük bir dağın gölgesinde herkesin gözünden kaçmış taze otlarla dolu bir yer bulunca, yolu kısaldığı için çok sevinir, sığırlarını otlakta bırakıp çevreyi iyice tanımak için de tek başına keşfe çıkardı.
Jose, akılsız dostlarını bazen bıraktığı yerde, bazen de başlarında duran çobandan aldıkları ruh esintisiyle, süpürge darısı ekilen yerleri veya tekila yapımında kullanılan maguey tarlalarını keşfe çıkmış olarak bulurdu. Sığırlar otlarken Jose de ya yakındaki bir köy kilisesinde Guadelupe Meryemi’ne* dua ederek ailesi için bir hacienda* diler, ya da uyumak için gölgeli bir ağaç dibi arardı.
Hayvanlarını otlakta bıraktığı böyle günlerden birinde, yine çevreyi araştırmak amacıyla, yakındaki minik bir tepenin üstüne çıkmaya karar verdi. Dönerken alacağını düşünerek, her sabah üşümesin diye annesinin ısrarla omuzlarına bıraktığı rebozosunu,* tepenin başındaki ağaca astı. Tepeyi tırmanıp en uca ulaştığında gördüğü ilk şey, tepenin diğer yanındaki portakal ağaçlarıyla çevrili minik bir çiftlik eviydi.
Evin kapısına geri geri yanaşmış eski bir kamyona, ağzına kadar portakal dolu kasaları aceleyle taşıyan iki kişi, kamyonu yüklemeye devam ediyordu.
Jose olan biten hakkında hiç bir şey bilmiyordu. Buralarda böyle bir çiftliği de ilk kez görüyordu. Daha önceden babasından da işitmemişti. Evet, bazı uzak köy yollarının üzerinde, bir kaç ardiye benzeri çiftlik evi bulunurdu ama onlar da kurutulmuş tütün balyalarını aktarmak için kullanılırdı.
Portakal işleyen ya da taşıyan birileri olsa bu güne kadar mutlaka haberi olurdu. Merakını yenemeyerek ayağının altında dağıla dağıla akan topraklara aldırmadan, tepeden çiftlik evine doğru inmeye başladı. Yukarıdan bakınca küçük gibi görünen çiftlik evine geldiğinde, aslında buranın orta boy bir ahır olduğunu anlamıştı. Çalışanları gizlice izlemeyi düşündüyse de, kasaları taşıyanların kendini göreceklerinden korktuğu için bundan vazgeçmişti. Doğruca çalışanların yanına gitti.
Aşağıdan verilen kasaları kamyonun üst sıralarına yerleştiren adam Jose’yi fark edince, yatığı işi birden durdurdu. Aynı anda elindeki kasayı yukarı uzatarak alınmasını bekleyen adam da, kollarını indirmeden kasayla birlikte Jose’ye doğru döndü. Jose kendini zorlayarak, gülümseyen bir sesle onlara “Merhaba!” dedi.
Önce aşağıdaki adam elindeki kasayı yere bıraktı, sonra yukarıdaki adam kamyondan atladı. İkisinin de yüzünde merakla karışık, sorgulayan bir ifade vardı. Jose adamları yumuşatmak ve kötü bir amacı olmadığını göstermek için bir açıklama yapma zorunluluğu hissetti. “Aşağıdaki köyden geliyorum, çobanım. Sığırlarım da şu tepenin arkasındaki otlakta.”
Adamlarda yersiz bir endişeden kurtulmuşçasına rahatlayarak “Haaa… İyi, iyi, ne işin var taa buralarda?” diye Jose’yle konuşmaya başladılar. Bu sırada evin içinden iki çocuk ve bir adam daha yanlarına geldi, onlar da neler oluyor diye merakla konuşanlara bakıyorlardı. Bir ayağını, yere bıraktığı kasanın üstüne koyan adam, içerden gelenleri “Yok bir şey, aşağıdaki köyden çobanla konuşuyoruz.” sözleriyle içeri, geri gönderdi.
Jose, sivri bıyıklarını çekiştirip duran adama “Aslında başka yapılacak iş yok, onun için çobanlık yapıyorum, burada bana göre iş var mı?” diye sordu.
Sivri bıyıklı yavaş yavaş gidip, evin duvarına sırtını vererek, açık kapının gölgesine sığındı. Yere oturup, bir sigara yaktıktan sonra Jose’ye “İsmin ne senin?” diye sordu, Jose de “Jose.” diye yanıtladı.
Diğer adam içerden, elinde küçük bir su bidonuyla yanlarına geldi. Su bidonunu yere bırakarak cebinden çıkardığı çakıyla oynamaya başladı. Sivri bıyıklı “Bizim işimiz sana göre değil, burada kimse bu işi yaptığımızı bilmiyor. Umarım sen de kimseye bundan bahsetmezsin” deyince Jose de “Portakal toplayıp, satmanın nesi uygun değil ki?” dedi. Adam “PRI* her türlü sebze ve meyve ihracını yasaklattı, sen bunu bilmiyor musun yoksa?” sorusuyla Jose’nin kafasını karıştıran bir cevap verdi.
Jose “hayır” dediği anda, tekrar dışarı çıkan iki çocuk, duvara yaslı mavi, varil görünümlü, siyah kapaklı plastik bidonlardan birini yuvarlayarak içeri götürdü. Sivri bıyıklı ayağa kalktı, yere attığı yarım sigarasını ezerek söndürdü, diğer adamın getirip gölgeye bıraktığı bidondan bir iki yudum su içti. Bidonu eski yerine bırakınca Jose’ye dönerek “Bak Jose, tepenin ardındaki otlak bizim patronun arazisi, bundan sonra oraya hayvanlarını getirme, yoksa seni şikâyet ederim? Ama bir daha buraya gelmeyeceğine söz verirsen, bu seferlik seni affedebilirim. Beni anlıyor musun Jose? Ne sen bizi gördün, ne de biz seni, anlaştık mı?” dedi. “Tamam, bayım, ben çobanım ama aynı zamanda da 8. sınıf öğrencisiyim, söylediklerinizi çok iyi anladım” diyen Jose arkasını dönerek, yavaş yavaş tekrar geldiği yöne doğru, tepeye tırmandı. Tepenin üstünde gözden kaybolmak üzereyken iki adam aynı ilk gördüğü zamanki gibi, kamyona kasaları yerleştirmeye başlamışlardı bile.
Jose hayvanlarını topladı, her zamankinden farklı olarak ara sıra arkasından gelen var mı diye kontrol ede ede evinin yolunu tuttu. Eve gittiğinde de ilk işi başından geçenlerin hepsini babasına anlatmak oldu. Babası yer yer korkuyla, yer yer merakla oğlunu dinliyor, iki de bir “Ah oğlum, tanrı seni bize bağışlamış.” diyordu.
Önceleri Jose, babasının böyle küçük bir olaydan, bu kadar endişe duymasına anlam veremiyordu ama babası “Bu böyle olmaz. Ne olacak diye günlerimizi korkuyla geçiremeyiz, yürü bakalım doğru polise gidiyoruz.” deyince işin ciddiyetini anladı…
Karakoldan kendileriyle Jeep’e binen polis muhabiri Jose’ye yol boyunca hiç durmadan sorular soruyor. Jose, bir yandan polis muhabirinin sorularını cevaplarken, Bir yandan da polislere yolu tarif ediyordu.
Polis muhabiri, polisler, Jose ve Jose’nin babası, yamuk yumuk, karanlık dağ yollarında zıplaya zıplaya giden ciple yaptıkları bir saatlik yolculuktan sonra, Jose’nin başından geçenlerin yaşandığı yere vardılar. Ne ahırdan bozma küçük çiftlik evinde kimseyi bulabilmişlerdi, ne de yapılan aramalarda bir tek portakal kasasına rastlandı. Polis muhabiri sadece, evin içinde, alelacele toprağa gömülmüş, iğne yapmaya yarayan birkaç plastik şırınga bulabilmişti. Bir de Jose’nin sözlerini doğrulayan, oldukça yüklü kamyonun tekerlek izleri vardı…
Onbeş gün sonra yerel gazetelerden birinde, hiç kimsenin dikkatini çekmeyen şöyle bir haber çıktı:
Avrupalı ilaç firmalarının yeni satış yöntemi…
“Eski bir köy evine yapılan baskın sonucunda, çok sayıda, kullanılmış şırınga bulundu. Yapılan laboratuar incelemelerine göre, ülkemizden Avrupa’nın birçok ülkesine ihraç edilen portakallara bu şırıngalarla, kendi ürettikleri grip mikrobu enjekte edilmiştir.
Araştırmalarımızdan çıkan sonuç:
Dev ilaç firmalarının Avrupa’da sahte şirketlere ithal ettirdiği sebze ve meyveleri, Asya ülkelerine çok ucuz fiyatla satıp, ilaçlarını satacakları dev pazarlar yaratmalarıdır…”
* Guadelupe Meryemi: Koruyucu azize.
* Hacienda: Büyük çiftlik.
* Rebozo: Yöresel, yün omuz atkısı.
* PRI: İşçi sendikasına üye “Kurumsal Devrimci Parti.”
Jose o yıl 8. Sınıfa geçmişti. Öğretmeni, yaşlı babasıyla konuşunca, Jose’nin her gün okula gelmeden sadece sınavlara girerek, derslerini dışarıda çalışmasını kabul etmişti. Dağlarda sığırlarına ot aramak için, güneş doğmadan yollara düşen jose, akıllı fakat içine kapanık bir gençti.
Jose her gün farklı bir yöne ve daha uzağa gitmeyi adet haline getirmişti. Yolunu yarıladığı zaman, bir yandan yanında getirdiği ev yapımı ekmeğini yer, bir yandan da okuldaki en iyi arkadaşı Sanche gibi radyodan futbol maçlarını dinlerdi. Şans eseri, küçük bir dağın gölgesinde herkesin gözünden kaçmış taze otlarla dolu bir yer bulunca, yolu kısaldığı için çok sevinir, sığırlarını otlakta bırakıp çevreyi iyice tanımak için de tek başına keşfe çıkardı.
Jose, akılsız dostlarını bazen bıraktığı yerde, bazen de başlarında duran çobandan aldıkları ruh esintisiyle, süpürge darısı ekilen yerleri veya tekila yapımında kullanılan maguey tarlalarını keşfe çıkmış olarak bulurdu. Sığırlar otlarken Jose de ya yakındaki bir köy kilisesinde Guadelupe Meryemi’ne* dua ederek ailesi için bir hacienda* diler, ya da uyumak için gölgeli bir ağaç dibi arardı.
Hayvanlarını otlakta bıraktığı böyle günlerden birinde, yine çevreyi araştırmak amacıyla, yakındaki minik bir tepenin üstüne çıkmaya karar verdi. Dönerken alacağını düşünerek, her sabah üşümesin diye annesinin ısrarla omuzlarına bıraktığı rebozosunu,* tepenin başındaki ağaca astı. Tepeyi tırmanıp en uca ulaştığında gördüğü ilk şey, tepenin diğer yanındaki portakal ağaçlarıyla çevrili minik bir çiftlik eviydi.
Evin kapısına geri geri yanaşmış eski bir kamyona, ağzına kadar portakal dolu kasaları aceleyle taşıyan iki kişi, kamyonu yüklemeye devam ediyordu.
Jose olan biten hakkında hiç bir şey bilmiyordu. Buralarda böyle bir çiftliği de ilk kez görüyordu. Daha önceden babasından da işitmemişti. Evet, bazı uzak köy yollarının üzerinde, bir kaç ardiye benzeri çiftlik evi bulunurdu ama onlar da kurutulmuş tütün balyalarını aktarmak için kullanılırdı.
Portakal işleyen ya da taşıyan birileri olsa bu güne kadar mutlaka haberi olurdu. Merakını yenemeyerek ayağının altında dağıla dağıla akan topraklara aldırmadan, tepeden çiftlik evine doğru inmeye başladı. Yukarıdan bakınca küçük gibi görünen çiftlik evine geldiğinde, aslında buranın orta boy bir ahır olduğunu anlamıştı. Çalışanları gizlice izlemeyi düşündüyse de, kasaları taşıyanların kendini göreceklerinden korktuğu için bundan vazgeçmişti. Doğruca çalışanların yanına gitti.
Aşağıdan verilen kasaları kamyonun üst sıralarına yerleştiren adam Jose’yi fark edince, yatığı işi birden durdurdu. Aynı anda elindeki kasayı yukarı uzatarak alınmasını bekleyen adam da, kollarını indirmeden kasayla birlikte Jose’ye doğru döndü. Jose kendini zorlayarak, gülümseyen bir sesle onlara “Merhaba!” dedi.
Önce aşağıdaki adam elindeki kasayı yere bıraktı, sonra yukarıdaki adam kamyondan atladı. İkisinin de yüzünde merakla karışık, sorgulayan bir ifade vardı. Jose adamları yumuşatmak ve kötü bir amacı olmadığını göstermek için bir açıklama yapma zorunluluğu hissetti. “Aşağıdaki köyden geliyorum, çobanım. Sığırlarım da şu tepenin arkasındaki otlakta.”
Adamlarda yersiz bir endişeden kurtulmuşçasına rahatlayarak “Haaa… İyi, iyi, ne işin var taa buralarda?” diye Jose’yle konuşmaya başladılar. Bu sırada evin içinden iki çocuk ve bir adam daha yanlarına geldi, onlar da neler oluyor diye merakla konuşanlara bakıyorlardı. Bir ayağını, yere bıraktığı kasanın üstüne koyan adam, içerden gelenleri “Yok bir şey, aşağıdaki köyden çobanla konuşuyoruz.” sözleriyle içeri, geri gönderdi.
Jose, sivri bıyıklarını çekiştirip duran adama “Aslında başka yapılacak iş yok, onun için çobanlık yapıyorum, burada bana göre iş var mı?” diye sordu.
Sivri bıyıklı yavaş yavaş gidip, evin duvarına sırtını vererek, açık kapının gölgesine sığındı. Yere oturup, bir sigara yaktıktan sonra Jose’ye “İsmin ne senin?” diye sordu, Jose de “Jose.” diye yanıtladı.
Diğer adam içerden, elinde küçük bir su bidonuyla yanlarına geldi. Su bidonunu yere bırakarak cebinden çıkardığı çakıyla oynamaya başladı. Sivri bıyıklı “Bizim işimiz sana göre değil, burada kimse bu işi yaptığımızı bilmiyor. Umarım sen de kimseye bundan bahsetmezsin” deyince Jose de “Portakal toplayıp, satmanın nesi uygun değil ki?” dedi. Adam “PRI* her türlü sebze ve meyve ihracını yasaklattı, sen bunu bilmiyor musun yoksa?” sorusuyla Jose’nin kafasını karıştıran bir cevap verdi.
Jose “hayır” dediği anda, tekrar dışarı çıkan iki çocuk, duvara yaslı mavi, varil görünümlü, siyah kapaklı plastik bidonlardan birini yuvarlayarak içeri götürdü. Sivri bıyıklı ayağa kalktı, yere attığı yarım sigarasını ezerek söndürdü, diğer adamın getirip gölgeye bıraktığı bidondan bir iki yudum su içti. Bidonu eski yerine bırakınca Jose’ye dönerek “Bak Jose, tepenin ardındaki otlak bizim patronun arazisi, bundan sonra oraya hayvanlarını getirme, yoksa seni şikâyet ederim? Ama bir daha buraya gelmeyeceğine söz verirsen, bu seferlik seni affedebilirim. Beni anlıyor musun Jose? Ne sen bizi gördün, ne de biz seni, anlaştık mı?” dedi. “Tamam, bayım, ben çobanım ama aynı zamanda da 8. sınıf öğrencisiyim, söylediklerinizi çok iyi anladım” diyen Jose arkasını dönerek, yavaş yavaş tekrar geldiği yöne doğru, tepeye tırmandı. Tepenin üstünde gözden kaybolmak üzereyken iki adam aynı ilk gördüğü zamanki gibi, kamyona kasaları yerleştirmeye başlamışlardı bile.
Jose hayvanlarını topladı, her zamankinden farklı olarak ara sıra arkasından gelen var mı diye kontrol ede ede evinin yolunu tuttu. Eve gittiğinde de ilk işi başından geçenlerin hepsini babasına anlatmak oldu. Babası yer yer korkuyla, yer yer merakla oğlunu dinliyor, iki de bir “Ah oğlum, tanrı seni bize bağışlamış.” diyordu.
Önceleri Jose, babasının böyle küçük bir olaydan, bu kadar endişe duymasına anlam veremiyordu ama babası “Bu böyle olmaz. Ne olacak diye günlerimizi korkuyla geçiremeyiz, yürü bakalım doğru polise gidiyoruz.” deyince işin ciddiyetini anladı…
Karakoldan kendileriyle Jeep’e binen polis muhabiri Jose’ye yol boyunca hiç durmadan sorular soruyor. Jose, bir yandan polis muhabirinin sorularını cevaplarken, Bir yandan da polislere yolu tarif ediyordu.
Polis muhabiri, polisler, Jose ve Jose’nin babası, yamuk yumuk, karanlık dağ yollarında zıplaya zıplaya giden ciple yaptıkları bir saatlik yolculuktan sonra, Jose’nin başından geçenlerin yaşandığı yere vardılar. Ne ahırdan bozma küçük çiftlik evinde kimseyi bulabilmişlerdi, ne de yapılan aramalarda bir tek portakal kasasına rastlandı. Polis muhabiri sadece, evin içinde, alelacele toprağa gömülmüş, iğne yapmaya yarayan birkaç plastik şırınga bulabilmişti. Bir de Jose’nin sözlerini doğrulayan, oldukça yüklü kamyonun tekerlek izleri vardı…
Onbeş gün sonra yerel gazetelerden birinde, hiç kimsenin dikkatini çekmeyen şöyle bir haber çıktı:
Avrupalı ilaç firmalarının yeni satış yöntemi…
“Eski bir köy evine yapılan baskın sonucunda, çok sayıda, kullanılmış şırınga bulundu. Yapılan laboratuar incelemelerine göre, ülkemizden Avrupa’nın birçok ülkesine ihraç edilen portakallara bu şırıngalarla, kendi ürettikleri grip mikrobu enjekte edilmiştir.
Araştırmalarımızdan çıkan sonuç:
Dev ilaç firmalarının Avrupa’da sahte şirketlere ithal ettirdiği sebze ve meyveleri, Asya ülkelerine çok ucuz fiyatla satıp, ilaçlarını satacakları dev pazarlar yaratmalarıdır…”
* Guadelupe Meryemi: Koruyucu azize.
* Hacienda: Büyük çiftlik.
* Rebozo: Yöresel, yün omuz atkısı.
* PRI: İşçi sendikasına üye “Kurumsal Devrimci Parti.”
Siz bu yazdıklarımı bulduğunuzda, ben yaşamıyor olabilirim…
Yazdıklarımın tamamını okuduğunuzda, öğrendiklerinizi diğer insanlara duyurup duyurmamakta serbestsiniz. Eğer notlarımı bularak bu araştırmayı başlatabilirseniz, adınızı da ölümsüzlüğe kavuşturabilirsiniz. Bence bu bile, her türlü riski göze almaya değer…
Bu notları, burada zorla tutulmamın ikinci yılını doldurduğumda, yazılı ifadelerimi daha düzgün bir şekilde hazırlayabilmem için verilen bilgisayarla iletmeye çalışıyorum. Şu anda beni yaşama bağlayan tek şey, birilerinin yazdıklarımı bulabilme olasılığı… Bilgisayar işletim sisteminin dosyasına benzeyen bu belgeyi bulup inceliyorsanız, çok şanslı sayılırım. Bana verilen bu bilgisayarı ne zaman geri alacaklarını bilemediğim için, size yazdığım bu belgeyi tamamlamakta çok acele etmek zorundayım. Lütfen yazım hatalarımı normal karşılayın.
Size her şeyi anlatmadan önce kendimi tanıtmam gerektiğini düşünüyorum. Ben Fransa’da arkeoloji ve antropoloji eğitimi almış Tunus asıllı arkeolog Jemal bin Farsian. Şu anda bilmediğim bir yerde, gözetim altında tutulmaktayım.
Tunus’taki laboratuarımızda yaptığım araştırmalarda ulaştığım bilgiler ve yaşadıklarım, öylesine inanılmaz ki; size burada yazdıklarımın ispatı olarak (akademik geçmişimin güvenilir olmasından başka) sağlam bir delil sunamıyorum…
Evet diplomamı, saygın dergilerde yayınlanan bilimsel makalelerimi inceleyerek ya da bilim çevrelerinde tanınmış profesörlere sorarak, benim kişiliğim hakkında birçok sonuç çıkartabilirsiniz. Ama eminim ki bunların hiçbiri size (bütün olayları en başından beri kişisel video kaydedicisine çekmeyi başaran) Phil Rosen’in video kasetleri kadar güvenilir bir delil olmayacaktır.
Belki daha sonradan da, çeşitli ses ve görüntü kayıtları almışlardır. Bu konu hakkında en küçük bir bilgim yok, ben sadece Phil’in çektiği video görüntülerinde (İfadelerimiz alınırken, sık sık bu görüntüler eşliğinde sorgulanıyorduk) bir sorun olmadığına eminim.
xxx
Tüm bunların hepsi laboratuara getirilen, (yaklaşık olarak ansiklopedi cildi büyüklüğünde) bir metal levha ile başladı. Ben ve ekibim bu laboratuarda, bugüne kadar öyle garip arkeolojik kalıntılarla karşılaşmıştık ki, artık hiçbir şey bizi şaşırtamıyordu. (Aramıza katılan genç memurlar, maaşları kesilmesin diye çölde ellerine ne geçerse, incelememiz için bize getirirlerdi.)
İlk gördüğümüzde bu metal levhanın, tarihteki en büyük keşif olduğunu anlamamız mümkün değildi. Şimdi, öğrendiklerimizi düşününce, bunun da hiç bir önemi olmadığını anlıyorum…
Diğer arkadaşlarım, “çöle düşen uçak parçasıdır” diye çoktan kararlarını vermişti. Ben de bunu onaylamak üzereydim ama metal levhayı getiren adam hâlâ bağıra çağıra teknisyenle tartışıyordu. Bulunan parçanın bu kadar yeni görünmesine rağmen (parlak siyah bir metaldi) adamın “eski eser” diye ısrar etmesi, herkesin canını sıkmaya başlamıştı.
Avrupa’da aldığım eğitim, beni bu can sıkıntısının dışında tutmak zorundaydı.
Fransız Arkeoloji Akademisinin kurduğu laboratuarda uymamız gereken kuralların en önemlisi; Bulunan her şeyi inceleyip rapor etmekti. Yanlarına gidip adamın elinden levhayı aldım. Aşağıda daha sonra olanları ve meslektaşım Phil’le aramızda geçen konuşmaları birebir, aynen yaşadığım gibi size aktarmaya çalışacağım.
xxx
İlk fark ettiğim, pek bilinmeyen bir hiyeroglifle üzerine “Isıya duyarlı özel madde. Her 20 kat ısıda bir sayfa” yazılmış olmasıydı. İlgimi çektiği için metal levhaya kayıt defterinde bir numara vererek adamı gönderdim.
“Isıya duyarlı özel madde?”
Elimdeki bir metal parça olduğuna göre ısıya duyarlı özel metal denmek isteniyor olmalı. Isıya duyarlı olan özel metal ise “akıllı metal” olarak tanımlanır. (Akıllı metal: Isıtıldıkça ya da soğutuldukça, o ısıda kendisine verilen şekli hatırlayarak, eski haline dönmek için değişime uğrayan özel alaşımlara denir.)
Hayatımda bu kadar saçma bir şey görmedim! En az beşbin yıl önce var olan bir uygarlığın “akıllı metal”le hiçbir bağlantısı olamayacağını herkes tahmin edebilir. On-onbeş kişiyi bulan, bu dilin günümüzdeki uzmanlarından hiçbirinin, böyle basit ve aptalca bir şey için zaman harcamayacağına da eminim.
(Bazen çok basit çözümler kendilerinden şüphe duyulmasını sağlar, işte bu da öyle bir durumdu.) Esas soru şuydu; “Böyle saçma bir şeyi kim niye yapsın?”
xxx
Bu konu hakkında benden daha fazla bilgiye sahip olduğunu düşündüğüm Kanadalı dostum, değerli bilim adamı Phil Rosen bana yardımcı olabilirdi. Hemen onu arayarak bulduğumuz metal levhayı ve durumun garipliğini anlattım. Nedense Phil olayla çok yakından ilgilendi ve hemen yanımıza geleceğini söyledi. Bu konuşmadan tam iki gün sonra, elinde kamerasıyla el-Uveyne havaalanında karşımda duruyordu. Gümrük görevlisini, Phil’in, Kartaca şenliklerine gelen belgesel yapımcısı olduğuna inandırmak biraz zor oldu ama bu sayede kamerasının alınmasını engelledim…
Phil’le en son bir yıl önce, İsrail’de düzenlenen Uluslararası Arkeoloji Konferansında görüşmüştük. Yoldaki sohbet genelde, Kanada ile Tunus arasındaki iklim farkından bahsederek geçti. Onu otelde kalmaktan vazgeçirip, kendi kaldığım yere yerleşmesini sağladıktan sonra laboratuara gittik.
İki nöbetçi tarafından korunan laboratuardaki özel test odasında yaptığımız yarım saatlik bir incelemeden sonra, dışarı çıktık. Phil, merakla ondan gelecek açıklamayı beklediğimi fark etmiş olmalı ki “Jemal, sana anlatmam gereken çok önemli şeyler var.” diyerek konuşmasına başladı.
xxx
- Rastlantı sonucu kendini çok büyük bir tehlikeye atmışsın, bu iş için mutlaka büyük bir ülkenin güvenlik desteğine ihtiyacın var. Bildiklerimde yanılmıyorsam, bütün dünya bulduğun bu metal levhanın peşinde.
- Böyle bir şeyi hiç duymadım, niye bu salak metal parçası bu kadar önemli olsun ki?
- Dostum, eğer tahmin ettiğim gibiyse; inan, bu levhaya karbon testi yapmak istemezsin.
- Niye böyle bir şey düşüneyim ki? Lütfen, bana bu konu hakkında bütün bildiklerini anlat. Bu iş fazla karışık olmaya başladı.
- Daha önce birlikte çalıştığım, Amerika savunma bakanlığı adına görevli profesör Rumsfield, bana bu metal levhadan bahsetmişti. Anlatılanlara göre milattan önce 1250 yıllarında, yine böyle bir metal levha bulunmuş. Bu kusursuz ve anlaşılmaz nesne, o zamanlar da çok ilginç olmalı ki, alıp krala götürmüşler.
Kral, kusursuz bir yüzeye sahip olan bu metal levhanın ne olduğunu anlayamamış ve büyük bir ihtimalle mermer sanmış. Levhayı gösterdiği âlimlerden hiçbiri üzerindeki yazılanları çözememiş. Bunun anlamsız bir şey olduğunu düşünen kral, levhayı kırmak için alıp yere atmış. Kırılması için yere atılan mermer(!) parçasına bir şey olmadığını gören kral; bunu tekrar, tekrar denemiş, başkalarına denetmiş…
Ki bu arada söyleyeyim bu bahsettiğim kral, Asur kralı I. Tukulti-Ninurta‘dır. Kral Tukulti-Ninurta bu olanlardan sonra birçok yönteme başvurmuş. Aslında bir metal olan bu mermerin kırılmaz olduğunu anlayınca, bu sefer de ateşe atmayı düşünmüş. İşte burada bir mucize gerçekleşmiş, ateşe atılan bu garip nesnenin üzerindeki garip yazılar, değişip duruyormuş. Bir süre sonra kendi dillerinde yazılar çıkmaya başlayınca Tukulti-Ninurta bunu tanrılardan gelen bir yazıt olarak düşünmüş ve hemen ateşi söndürtüp levhayı almış.
Tukulti-Ninurta, adamlarına Tanrıça İştar-Dinutu adına bir ziggurat yapılmasını emretmiş. Ziggurat bitirilince önüne, ateş tanrısı Nasku için, çok görkemli bir sunak yapmış. Bu sunağın üzerine de kendisini, ateşte yazıları değişen kutsal levhanın önünde diz çökerken betimleyen bir fresk yaptırtmış.
- Phil dostum bu anlattıkların doğru mu? Ben bir arkeolog olarak bunları nasıl bilmiyorum?
- Bu fresk şimdi Berlin Devlet Müzesi’nin gizli dehlizlerinde, çok sıkı güvenlik tedbirleri altında korunuyor. Bildiğin gibi İkinci Dünya Savaşı’nda Yahudiler, Almanların elinden kurtulmaya çalışmak için, dünyanın çeşitli ülkelerine kaçmışlardı. Bir profesör de Amerika’ya kaçarken, üzerinde çalıştığı bu freski ve tüm belgeleri, yakalanma riskini göze alarak, yanında götürmüş. Almanlar elli yıl sonra çok zor da olsa Amerikalılardan bu freski geri almışlar. Yahudi profesörün yaptığı araştırmalara ait belgeler ve Asurlardan günümüze ulaşan tek destan olan Tukulti-Ninurta Destanı’da Amerika’da kalmış. Şimdi niye bu metal plakanın peşindeler anlıyor musun?
- Evet. Hem onu, hem de İsrail’in Fransa aracılığıyla tekrar çalışmalarımıza destek olmasını şimdi daha iyi anlıyorum (Fransa buradaki araştırmalar için ayırdığı ödenekleri iki yıl önce kesmişti).
- Hayır, dostum hayır. Ben bundan bahsetmiyorum. Benim anlatmaya çalıştığım şu: Amerikalılar elli yıldır bütün dünyada Tukulti-Ninurta’nın bulduğu metal levhayı arıyorlar ve sanırım onu sen bulmuşsun… İşin en tuhaf yanı da metal levhanın üzerinde yazılanların doğru olduğunu düşünüyorlar…
- Peki nasıl olur da, dünyada ki herhangi bir uygarlık, beşbin yıl önce akıllı metali bulup bundan bir yazıt yapar? Aklım bunu almıyor.
- Benim de söylemeye çalıştığım bu. Beşbin yıl önce dünyadakilerin bunu bilmesine imkân yoktu ama ya galaksimizdeki başka bir uygarlık bunun üzerine notlar yazıp bizim bulmamızı istediyse? Ve belki de beşbin yıldan çok önce buraya bırakıldıysa…
- Demek ki Asurlardan önce de defalarca farklı uygarlıklar tarafından bulunmuş ve zamanla bir kaybolup bir bulunarak günümüze kadar gelmiş.
- Tukulti-Ninurta da bu metal levhayı bulduğunda, kendinden öncekiler gibi bunun ne olduğunu anlamadı. O’nu önemli yapan; kendisinden sonrakilere, ateşe atılınca üzerindeki yazıların değiştiği garip ve gizemli nesneden bahseden destanla, bunu gösteren bir fresk bırakmış olması.
- Arkeologlar yıllar süren çalışmalarını, bir sonraki kuşağa bırakarak, bu freski ve Tukulti-Ninurta Destanı’nın gizli ayrıntılarını bulmaya çalıştı. Sonunda çözümü bulan Yahudi profesör de bütün çalışmaları, Almanların elinden kurtulmak için Amerika’ya taşıdı. Böylece metal levhadan günümüz devletlerinin de haberi oldu.
- Amerikalılar, araştırmalarda bahsedilen bu nesnenin, ancak ileri uygarlıklar tarafından bilinebilecek bir madde, yani akıllı metal olduğunu düşünüyordu. Milattan önce 1250′de akıllı metali de ancak, olası bir dünya dışı uygarlıktan başka kim bilebilirdi ki? Eğer gerçekten böyle bir şey varsa, bunu dünyaya uzaylılar bırakmış olmalıydı. İşte macera böylece başlamış oldu.
- Uzaylılar niye böyle bir metal parçasını dünyaya bırakmak istesinler ki?
- Onu da üzerindekileri okuyunca anlayacağız. Belki de bize kendi bulundukları yeri tarif ediyorlardır.
xxx
Bir an için bütün bunların, elimizdeki metal levhayla ilgili olduğunu düşünmek, insanı delirtmeye yetiyordu. Phil’e kamerasını alıp hemen laboratuarda çalışmaya başlamamız gerektiğini söyledim. Bana önceden yaptığı hazırlıklardan ve gereken malzemelerden bahsetti. Hepsini, hemen temin edebileceğimi düşünüyordum ama yüksek ısı elde etmek için asetilen kullanan özel bir fırına ihtiyacımız vardı.
Bunu bulup kurmamız tam bir haftamızı aldı. Aslında fırını iki günde monte edip kurmuştuk fakat yüksek ısıya dayanabilecek çok özel bir camı bulmamız bir hafta sürdü. (Video çekimleri için bu cam şarttı.) Fosfat fabrikalarından tutun da, Kabis körfezindeki petrol rafinerilerine kadar sorup soruşturduk ve en sonunda doğalgaz tesislerinden birinden, ısıya dayanıklı, iki özel giysi bulduk. Artık her şey hazırdı. İnşallah sonumuz Tukulti-Ninurta gibi olmaz. (Bir taş parçasına tapmaya başlayınca, oğlu kraliyetin saygınlığını korumak için deli sandığı babası Tukulti-Ninurta’yı öldürmüş)
Phil video kamerasıyla kayda başlayınca, ben metal levhayı fırına yerleştirip ısıyı kontrol edecektim. Metal levhayı ısıtmaya başladığımız andan itibaren üzerindeki yazıların hızlı bir şekilde değiştiğini gördüğümüzde, önce ikimiz de kısa süreli bir şok geçirdik. İlk aklıma gelen video kaydının yapılıp yapılmadığını kontrol etmek oldu, çünkü bu deneyi tekrarlayamazsak elimizdeki tek delil bu kayıt olacaktı. Kameranın kırmızı ışığı kayıtta olduğumuzu doğruluyordu, Phil de başıyla onaylayınca içim rahat etti.
Yaklaşık kırk dakika süren bu deney sonunda, en çok dikkatimi çeken şey; zaman ilerleyip ısı arttıkça, levhanın üzerinde beliren yazıların, gittikçe günümüz dillerine yaklaşması ve harflerin küçülmesiydi. Böylece beliren her sayfaya daha küçük harflerle daha çok yazı koyulmuş oluyordu. Levhanın özerinde büyük bir daire belirdiğinde ısıyı ne kadar yükseltsek de bir değişiklik olmadı.
Laboratuvarı kapatıp elbiselerimizi çıkardığımızda ikimizin yüzü de, uzun süre güneşte kalmış gibi yanmıştı. Phil’le birlikte hemen benim odamdaki televizyonun yanına koştuk. Phil kamerasını televizyona bağladı ve kaydı seyretmeye başladık. Metal levhanın üzerindeki yazıların değişmesi, şu ana kadar insanoğlunun ulaşamadığı bir teknolojiyle karşı karşıya olduğumuzu bir kez daha kanıtlıyordu.
Ve işte bizim dilimizde yazılanlara geldik. Yazının tamamını okumamız için Phil görüntüyü durdurdu. Okuduklarımızı kavramamız mı uzun sürdü, yoksa okuduklarımızı hemen anladıkta, yazılanlara mı inanamadık bilmiyorum. Bana yüzyıl gibi gelen bir süre, ekrana kilitlenmiş bakışlarla öylece sabit kaldık. Sonra fark ettik ki bulunduğumuz yer acayip bir gazla doldu ve paldır küldür birileri içeri girdi.
Dostum Phil ile ne zaman kendimize geldik bilmiyorum. Yanımıza gelen birkaç tanıdık yüz ve bir sürü de ilk kez gördüğüm insan, bizi alıp bir araca koydular. Bize uyuşturucu bir ilaç verilmediğine kesinlikle eminim ama ikimiz de ne direndik, ne kıpırdadık, ne de bir şey söyleyebildik. Kayıtları, sorgulama sırasında tekrar tekrar görme fırsatı bulduğum için, yazılanları kelimesi kelimesine, neredeyse ezbere biliyorum. Beni bularak buradan kurtarılmamı sağlamanız inanın hiç önemli değil, şimdi sizden tüm insanlık adına ricam, aşağıya yazdıklarımı ilgili kişilere iletmeniz.
İnceleyerek, üzerinde deney gerçekleştirdiğimiz ve bu deneyler sonucu, çok yüksek teknolojik seviyeye sahip olduğunun ispatlanabileceği, dünya dışı bir uygarlık tarafından, tüm insanlığa aşağıdaki mesaj aktarılmak istenmiştir. Size bu belgeyi ileten kişiye yazımın başında ayrıntıları anlattım. O yüzden mesajın bulunması ve çözülmesi için yapılanları tekrar etmeye gerek duymuyorum. Bilim adamı olarak bunu size iletmek benim görevimdir.
Fransız Arkeoloji Akademisi
Kuzey Afrika Bölgesel İnceleme Komisyon Başkanı
Jemal bin Farsian
MESAJ…
Yeryüzündeki en üst bilince sahip canlılara…
Bizler, sizin bize ulaşamayacağınız kadar uzak, farklı bir güneş sisteminde yaşayan “Gerçek” insanlarız. Teknolojimiz, kendi gezegenimizdeki tüm canlılara mutlu bir yaşam sağlayacak kadar ileri düzeyde. Buna karşın, şu anda yaşam sürelerimiz tek problemimiz olmaya devam ediyor.
Bizler sizin gezegeninizdeki mevsimlere göre, hayatımız boyunca aynı mevsimi en fazla yirmi kez görebiliyoruz. Bu, evrendeki ilk insandan beri bizler için en uzun süre. Bütün bilimsel çalışmalarımızı, ömrümüzü uzatmak için yaptığımız araştırmalara yoğunlaştırdık. Gen teknolojisi sayesinde, laboratuar ortamında bizden iki kat daha fazla yaşayabilen yeni nesil insanlar doğmasını başardık. Ama bu genetik çalışmalar biz gerçek insanlarda olmayan sorunları da beraberinde getirdi.
Her şeyden önce, genleriyle oynanan bu yapay insanlarda; bizde olmayan vahşilik ve saldırganlık, birbirine zarar verme gibi tamamen insanlık dışı davranışlar tespit ettik. Aç bırakıldıklarında hayvanlar gibi birbirini öldürüp yemelerini görünce, tüm insanlık olarak derinden sarsıldık ve yaptığımızın yanlış olduğunu anlayarak bütün bu deneylere bir son verdik.
Evet genetik kodları yeniden düzenleyerek insanın fiziki yaşam süresini iki-üç katına çıkarmayı başarmıştık ama artık var olan ruhsuz, karaktersiz başka bir yaratık olmuştu. Bunun üzerine çalışmalarımızı durdurmak zorunda kaldık.
Laboratuarlarımızdaki yapay insanları yok etmemiz, öldürmek gibi bir davranış biçimine sahip olmadığımız için mümkün değildi. Genetik yapılarıyla oynanan, sadece görüntüsü insana benzeyen bu yapay insanları, fiziki yaşam bulunan başka bir gezegene bırakmamıza karar verildi. Böylece hem size zarar vermeyecektik, hem de kendi başınıza hayatta kalabilirseniz, yapılan deneylerin sonucunu ilerideki tarihlerde de gözlemleme imkânımız olacaktı.
Bu herkes için en iyi olan seçenekti. Ve bu yüzden aranızdan bazılarını, bu gezegene bıraktık…
Bizler her iki nesilde bir, görevli araç göndererek sizdeki gelişmeleri takip edeceğiz. Umarız sizi bıraktığımız yeni deney ve gözlem alanı olan gezegende evrim geçirerek, diğer gezegenlere bıraktığımız denekleri geçer ve gerçek insanlar olma yolunda ilerlersiniz. Bu metal levhayı bulup nasıl çalıştığını anlamanız ve bu yazılanları okuyor olmanız her ne kadar zekâ düzeyinizin geliştiğini gösterse de bu asla gerçek bir insan olduğunuz anlamına gelmez. Ama sakın ümidinizi kaybetmeyin çünkü tüm insanlık olarak, birbirinize ve başka türlere zarar vermeye son verdiğinizde, bizim için de ümit vaat ediyor olacaksınız.
Barış içinde kalın.
Bu notları, burada zorla tutulmamın ikinci yılını doldurduğumda, yazılı ifadelerimi daha düzgün bir şekilde hazırlayabilmem için verilen bilgisayarla iletmeye çalışıyorum. Şu anda beni yaşama bağlayan tek şey, birilerinin yazdıklarımı bulabilme olasılığı… Bilgisayar işletim sisteminin dosyasına benzeyen bu belgeyi bulup inceliyorsanız, çok şanslı sayılırım. Bana verilen bu bilgisayarı ne zaman geri alacaklarını bilemediğim için, size yazdığım bu belgeyi tamamlamakta çok acele etmek zorundayım. Lütfen yazım hatalarımı normal karşılayın.
Size her şeyi anlatmadan önce kendimi tanıtmam gerektiğini düşünüyorum. Ben Fransa’da arkeoloji ve antropoloji eğitimi almış Tunus asıllı arkeolog Jemal bin Farsian. Şu anda bilmediğim bir yerde, gözetim altında tutulmaktayım.
Tunus’taki laboratuarımızda yaptığım araştırmalarda ulaştığım bilgiler ve yaşadıklarım, öylesine inanılmaz ki; size burada yazdıklarımın ispatı olarak (akademik geçmişimin güvenilir olmasından başka) sağlam bir delil sunamıyorum…
Evet diplomamı, saygın dergilerde yayınlanan bilimsel makalelerimi inceleyerek ya da bilim çevrelerinde tanınmış profesörlere sorarak, benim kişiliğim hakkında birçok sonuç çıkartabilirsiniz. Ama eminim ki bunların hiçbiri size (bütün olayları en başından beri kişisel video kaydedicisine çekmeyi başaran) Phil Rosen’in video kasetleri kadar güvenilir bir delil olmayacaktır.
Belki daha sonradan da, çeşitli ses ve görüntü kayıtları almışlardır. Bu konu hakkında en küçük bir bilgim yok, ben sadece Phil’in çektiği video görüntülerinde (İfadelerimiz alınırken, sık sık bu görüntüler eşliğinde sorgulanıyorduk) bir sorun olmadığına eminim.
xxx
Tüm bunların hepsi laboratuara getirilen, (yaklaşık olarak ansiklopedi cildi büyüklüğünde) bir metal levha ile başladı. Ben ve ekibim bu laboratuarda, bugüne kadar öyle garip arkeolojik kalıntılarla karşılaşmıştık ki, artık hiçbir şey bizi şaşırtamıyordu. (Aramıza katılan genç memurlar, maaşları kesilmesin diye çölde ellerine ne geçerse, incelememiz için bize getirirlerdi.)
İlk gördüğümüzde bu metal levhanın, tarihteki en büyük keşif olduğunu anlamamız mümkün değildi. Şimdi, öğrendiklerimizi düşününce, bunun da hiç bir önemi olmadığını anlıyorum…
Diğer arkadaşlarım, “çöle düşen uçak parçasıdır” diye çoktan kararlarını vermişti. Ben de bunu onaylamak üzereydim ama metal levhayı getiren adam hâlâ bağıra çağıra teknisyenle tartışıyordu. Bulunan parçanın bu kadar yeni görünmesine rağmen (parlak siyah bir metaldi) adamın “eski eser” diye ısrar etmesi, herkesin canını sıkmaya başlamıştı.
Avrupa’da aldığım eğitim, beni bu can sıkıntısının dışında tutmak zorundaydı.
Fransız Arkeoloji Akademisinin kurduğu laboratuarda uymamız gereken kuralların en önemlisi; Bulunan her şeyi inceleyip rapor etmekti. Yanlarına gidip adamın elinden levhayı aldım. Aşağıda daha sonra olanları ve meslektaşım Phil’le aramızda geçen konuşmaları birebir, aynen yaşadığım gibi size aktarmaya çalışacağım.
xxx
İlk fark ettiğim, pek bilinmeyen bir hiyeroglifle üzerine “Isıya duyarlı özel madde. Her 20 kat ısıda bir sayfa” yazılmış olmasıydı. İlgimi çektiği için metal levhaya kayıt defterinde bir numara vererek adamı gönderdim.
“Isıya duyarlı özel madde?”
Elimdeki bir metal parça olduğuna göre ısıya duyarlı özel metal denmek isteniyor olmalı. Isıya duyarlı olan özel metal ise “akıllı metal” olarak tanımlanır. (Akıllı metal: Isıtıldıkça ya da soğutuldukça, o ısıda kendisine verilen şekli hatırlayarak, eski haline dönmek için değişime uğrayan özel alaşımlara denir.)
Hayatımda bu kadar saçma bir şey görmedim! En az beşbin yıl önce var olan bir uygarlığın “akıllı metal”le hiçbir bağlantısı olamayacağını herkes tahmin edebilir. On-onbeş kişiyi bulan, bu dilin günümüzdeki uzmanlarından hiçbirinin, böyle basit ve aptalca bir şey için zaman harcamayacağına da eminim.
(Bazen çok basit çözümler kendilerinden şüphe duyulmasını sağlar, işte bu da öyle bir durumdu.) Esas soru şuydu; “Böyle saçma bir şeyi kim niye yapsın?”
xxx
Bu konu hakkında benden daha fazla bilgiye sahip olduğunu düşündüğüm Kanadalı dostum, değerli bilim adamı Phil Rosen bana yardımcı olabilirdi. Hemen onu arayarak bulduğumuz metal levhayı ve durumun garipliğini anlattım. Nedense Phil olayla çok yakından ilgilendi ve hemen yanımıza geleceğini söyledi. Bu konuşmadan tam iki gün sonra, elinde kamerasıyla el-Uveyne havaalanında karşımda duruyordu. Gümrük görevlisini, Phil’in, Kartaca şenliklerine gelen belgesel yapımcısı olduğuna inandırmak biraz zor oldu ama bu sayede kamerasının alınmasını engelledim…
Phil’le en son bir yıl önce, İsrail’de düzenlenen Uluslararası Arkeoloji Konferansında görüşmüştük. Yoldaki sohbet genelde, Kanada ile Tunus arasındaki iklim farkından bahsederek geçti. Onu otelde kalmaktan vazgeçirip, kendi kaldığım yere yerleşmesini sağladıktan sonra laboratuara gittik.
İki nöbetçi tarafından korunan laboratuardaki özel test odasında yaptığımız yarım saatlik bir incelemeden sonra, dışarı çıktık. Phil, merakla ondan gelecek açıklamayı beklediğimi fark etmiş olmalı ki “Jemal, sana anlatmam gereken çok önemli şeyler var.” diyerek konuşmasına başladı.
xxx
- Rastlantı sonucu kendini çok büyük bir tehlikeye atmışsın, bu iş için mutlaka büyük bir ülkenin güvenlik desteğine ihtiyacın var. Bildiklerimde yanılmıyorsam, bütün dünya bulduğun bu metal levhanın peşinde.
- Böyle bir şeyi hiç duymadım, niye bu salak metal parçası bu kadar önemli olsun ki?
- Dostum, eğer tahmin ettiğim gibiyse; inan, bu levhaya karbon testi yapmak istemezsin.
- Niye böyle bir şey düşüneyim ki? Lütfen, bana bu konu hakkında bütün bildiklerini anlat. Bu iş fazla karışık olmaya başladı.
- Daha önce birlikte çalıştığım, Amerika savunma bakanlığı adına görevli profesör Rumsfield, bana bu metal levhadan bahsetmişti. Anlatılanlara göre milattan önce 1250 yıllarında, yine böyle bir metal levha bulunmuş. Bu kusursuz ve anlaşılmaz nesne, o zamanlar da çok ilginç olmalı ki, alıp krala götürmüşler.
Kral, kusursuz bir yüzeye sahip olan bu metal levhanın ne olduğunu anlayamamış ve büyük bir ihtimalle mermer sanmış. Levhayı gösterdiği âlimlerden hiçbiri üzerindeki yazılanları çözememiş. Bunun anlamsız bir şey olduğunu düşünen kral, levhayı kırmak için alıp yere atmış. Kırılması için yere atılan mermer(!) parçasına bir şey olmadığını gören kral; bunu tekrar, tekrar denemiş, başkalarına denetmiş…
Ki bu arada söyleyeyim bu bahsettiğim kral, Asur kralı I. Tukulti-Ninurta‘dır. Kral Tukulti-Ninurta bu olanlardan sonra birçok yönteme başvurmuş. Aslında bir metal olan bu mermerin kırılmaz olduğunu anlayınca, bu sefer de ateşe atmayı düşünmüş. İşte burada bir mucize gerçekleşmiş, ateşe atılan bu garip nesnenin üzerindeki garip yazılar, değişip duruyormuş. Bir süre sonra kendi dillerinde yazılar çıkmaya başlayınca Tukulti-Ninurta bunu tanrılardan gelen bir yazıt olarak düşünmüş ve hemen ateşi söndürtüp levhayı almış.
Tukulti-Ninurta, adamlarına Tanrıça İştar-Dinutu adına bir ziggurat yapılmasını emretmiş. Ziggurat bitirilince önüne, ateş tanrısı Nasku için, çok görkemli bir sunak yapmış. Bu sunağın üzerine de kendisini, ateşte yazıları değişen kutsal levhanın önünde diz çökerken betimleyen bir fresk yaptırtmış.
- Phil dostum bu anlattıkların doğru mu? Ben bir arkeolog olarak bunları nasıl bilmiyorum?
- Bu fresk şimdi Berlin Devlet Müzesi’nin gizli dehlizlerinde, çok sıkı güvenlik tedbirleri altında korunuyor. Bildiğin gibi İkinci Dünya Savaşı’nda Yahudiler, Almanların elinden kurtulmaya çalışmak için, dünyanın çeşitli ülkelerine kaçmışlardı. Bir profesör de Amerika’ya kaçarken, üzerinde çalıştığı bu freski ve tüm belgeleri, yakalanma riskini göze alarak, yanında götürmüş. Almanlar elli yıl sonra çok zor da olsa Amerikalılardan bu freski geri almışlar. Yahudi profesörün yaptığı araştırmalara ait belgeler ve Asurlardan günümüze ulaşan tek destan olan Tukulti-Ninurta Destanı’da Amerika’da kalmış. Şimdi niye bu metal plakanın peşindeler anlıyor musun?
- Evet. Hem onu, hem de İsrail’in Fransa aracılığıyla tekrar çalışmalarımıza destek olmasını şimdi daha iyi anlıyorum (Fransa buradaki araştırmalar için ayırdığı ödenekleri iki yıl önce kesmişti).
- Hayır, dostum hayır. Ben bundan bahsetmiyorum. Benim anlatmaya çalıştığım şu: Amerikalılar elli yıldır bütün dünyada Tukulti-Ninurta’nın bulduğu metal levhayı arıyorlar ve sanırım onu sen bulmuşsun… İşin en tuhaf yanı da metal levhanın üzerinde yazılanların doğru olduğunu düşünüyorlar…
- Peki nasıl olur da, dünyada ki herhangi bir uygarlık, beşbin yıl önce akıllı metali bulup bundan bir yazıt yapar? Aklım bunu almıyor.
- Benim de söylemeye çalıştığım bu. Beşbin yıl önce dünyadakilerin bunu bilmesine imkân yoktu ama ya galaksimizdeki başka bir uygarlık bunun üzerine notlar yazıp bizim bulmamızı istediyse? Ve belki de beşbin yıldan çok önce buraya bırakıldıysa…
- Demek ki Asurlardan önce de defalarca farklı uygarlıklar tarafından bulunmuş ve zamanla bir kaybolup bir bulunarak günümüze kadar gelmiş.
- Tukulti-Ninurta da bu metal levhayı bulduğunda, kendinden öncekiler gibi bunun ne olduğunu anlamadı. O’nu önemli yapan; kendisinden sonrakilere, ateşe atılınca üzerindeki yazıların değiştiği garip ve gizemli nesneden bahseden destanla, bunu gösteren bir fresk bırakmış olması.
- Arkeologlar yıllar süren çalışmalarını, bir sonraki kuşağa bırakarak, bu freski ve Tukulti-Ninurta Destanı’nın gizli ayrıntılarını bulmaya çalıştı. Sonunda çözümü bulan Yahudi profesör de bütün çalışmaları, Almanların elinden kurtulmak için Amerika’ya taşıdı. Böylece metal levhadan günümüz devletlerinin de haberi oldu.
- Amerikalılar, araştırmalarda bahsedilen bu nesnenin, ancak ileri uygarlıklar tarafından bilinebilecek bir madde, yani akıllı metal olduğunu düşünüyordu. Milattan önce 1250′de akıllı metali de ancak, olası bir dünya dışı uygarlıktan başka kim bilebilirdi ki? Eğer gerçekten böyle bir şey varsa, bunu dünyaya uzaylılar bırakmış olmalıydı. İşte macera böylece başlamış oldu.
- Uzaylılar niye böyle bir metal parçasını dünyaya bırakmak istesinler ki?
- Onu da üzerindekileri okuyunca anlayacağız. Belki de bize kendi bulundukları yeri tarif ediyorlardır.
xxx
Bir an için bütün bunların, elimizdeki metal levhayla ilgili olduğunu düşünmek, insanı delirtmeye yetiyordu. Phil’e kamerasını alıp hemen laboratuarda çalışmaya başlamamız gerektiğini söyledim. Bana önceden yaptığı hazırlıklardan ve gereken malzemelerden bahsetti. Hepsini, hemen temin edebileceğimi düşünüyordum ama yüksek ısı elde etmek için asetilen kullanan özel bir fırına ihtiyacımız vardı.
Bunu bulup kurmamız tam bir haftamızı aldı. Aslında fırını iki günde monte edip kurmuştuk fakat yüksek ısıya dayanabilecek çok özel bir camı bulmamız bir hafta sürdü. (Video çekimleri için bu cam şarttı.) Fosfat fabrikalarından tutun da, Kabis körfezindeki petrol rafinerilerine kadar sorup soruşturduk ve en sonunda doğalgaz tesislerinden birinden, ısıya dayanıklı, iki özel giysi bulduk. Artık her şey hazırdı. İnşallah sonumuz Tukulti-Ninurta gibi olmaz. (Bir taş parçasına tapmaya başlayınca, oğlu kraliyetin saygınlığını korumak için deli sandığı babası Tukulti-Ninurta’yı öldürmüş)
Phil video kamerasıyla kayda başlayınca, ben metal levhayı fırına yerleştirip ısıyı kontrol edecektim. Metal levhayı ısıtmaya başladığımız andan itibaren üzerindeki yazıların hızlı bir şekilde değiştiğini gördüğümüzde, önce ikimiz de kısa süreli bir şok geçirdik. İlk aklıma gelen video kaydının yapılıp yapılmadığını kontrol etmek oldu, çünkü bu deneyi tekrarlayamazsak elimizdeki tek delil bu kayıt olacaktı. Kameranın kırmızı ışığı kayıtta olduğumuzu doğruluyordu, Phil de başıyla onaylayınca içim rahat etti.
Yaklaşık kırk dakika süren bu deney sonunda, en çok dikkatimi çeken şey; zaman ilerleyip ısı arttıkça, levhanın üzerinde beliren yazıların, gittikçe günümüz dillerine yaklaşması ve harflerin küçülmesiydi. Böylece beliren her sayfaya daha küçük harflerle daha çok yazı koyulmuş oluyordu. Levhanın özerinde büyük bir daire belirdiğinde ısıyı ne kadar yükseltsek de bir değişiklik olmadı.
Laboratuvarı kapatıp elbiselerimizi çıkardığımızda ikimizin yüzü de, uzun süre güneşte kalmış gibi yanmıştı. Phil’le birlikte hemen benim odamdaki televizyonun yanına koştuk. Phil kamerasını televizyona bağladı ve kaydı seyretmeye başladık. Metal levhanın üzerindeki yazıların değişmesi, şu ana kadar insanoğlunun ulaşamadığı bir teknolojiyle karşı karşıya olduğumuzu bir kez daha kanıtlıyordu.
Ve işte bizim dilimizde yazılanlara geldik. Yazının tamamını okumamız için Phil görüntüyü durdurdu. Okuduklarımızı kavramamız mı uzun sürdü, yoksa okuduklarımızı hemen anladıkta, yazılanlara mı inanamadık bilmiyorum. Bana yüzyıl gibi gelen bir süre, ekrana kilitlenmiş bakışlarla öylece sabit kaldık. Sonra fark ettik ki bulunduğumuz yer acayip bir gazla doldu ve paldır küldür birileri içeri girdi.
Dostum Phil ile ne zaman kendimize geldik bilmiyorum. Yanımıza gelen birkaç tanıdık yüz ve bir sürü de ilk kez gördüğüm insan, bizi alıp bir araca koydular. Bize uyuşturucu bir ilaç verilmediğine kesinlikle eminim ama ikimiz de ne direndik, ne kıpırdadık, ne de bir şey söyleyebildik. Kayıtları, sorgulama sırasında tekrar tekrar görme fırsatı bulduğum için, yazılanları kelimesi kelimesine, neredeyse ezbere biliyorum. Beni bularak buradan kurtarılmamı sağlamanız inanın hiç önemli değil, şimdi sizden tüm insanlık adına ricam, aşağıya yazdıklarımı ilgili kişilere iletmeniz.
İnceleyerek, üzerinde deney gerçekleştirdiğimiz ve bu deneyler sonucu, çok yüksek teknolojik seviyeye sahip olduğunun ispatlanabileceği, dünya dışı bir uygarlık tarafından, tüm insanlığa aşağıdaki mesaj aktarılmak istenmiştir. Size bu belgeyi ileten kişiye yazımın başında ayrıntıları anlattım. O yüzden mesajın bulunması ve çözülmesi için yapılanları tekrar etmeye gerek duymuyorum. Bilim adamı olarak bunu size iletmek benim görevimdir.
Fransız Arkeoloji Akademisi
Kuzey Afrika Bölgesel İnceleme Komisyon Başkanı
Jemal bin Farsian
MESAJ…
Yeryüzündeki en üst bilince sahip canlılara…
Bizler, sizin bize ulaşamayacağınız kadar uzak, farklı bir güneş sisteminde yaşayan “Gerçek” insanlarız. Teknolojimiz, kendi gezegenimizdeki tüm canlılara mutlu bir yaşam sağlayacak kadar ileri düzeyde. Buna karşın, şu anda yaşam sürelerimiz tek problemimiz olmaya devam ediyor.
Bizler sizin gezegeninizdeki mevsimlere göre, hayatımız boyunca aynı mevsimi en fazla yirmi kez görebiliyoruz. Bu, evrendeki ilk insandan beri bizler için en uzun süre. Bütün bilimsel çalışmalarımızı, ömrümüzü uzatmak için yaptığımız araştırmalara yoğunlaştırdık. Gen teknolojisi sayesinde, laboratuar ortamında bizden iki kat daha fazla yaşayabilen yeni nesil insanlar doğmasını başardık. Ama bu genetik çalışmalar biz gerçek insanlarda olmayan sorunları da beraberinde getirdi.
Her şeyden önce, genleriyle oynanan bu yapay insanlarda; bizde olmayan vahşilik ve saldırganlık, birbirine zarar verme gibi tamamen insanlık dışı davranışlar tespit ettik. Aç bırakıldıklarında hayvanlar gibi birbirini öldürüp yemelerini görünce, tüm insanlık olarak derinden sarsıldık ve yaptığımızın yanlış olduğunu anlayarak bütün bu deneylere bir son verdik.
Evet genetik kodları yeniden düzenleyerek insanın fiziki yaşam süresini iki-üç katına çıkarmayı başarmıştık ama artık var olan ruhsuz, karaktersiz başka bir yaratık olmuştu. Bunun üzerine çalışmalarımızı durdurmak zorunda kaldık.
Laboratuarlarımızdaki yapay insanları yok etmemiz, öldürmek gibi bir davranış biçimine sahip olmadığımız için mümkün değildi. Genetik yapılarıyla oynanan, sadece görüntüsü insana benzeyen bu yapay insanları, fiziki yaşam bulunan başka bir gezegene bırakmamıza karar verildi. Böylece hem size zarar vermeyecektik, hem de kendi başınıza hayatta kalabilirseniz, yapılan deneylerin sonucunu ilerideki tarihlerde de gözlemleme imkânımız olacaktı.
Bu herkes için en iyi olan seçenekti. Ve bu yüzden aranızdan bazılarını, bu gezegene bıraktık…
Bizler her iki nesilde bir, görevli araç göndererek sizdeki gelişmeleri takip edeceğiz. Umarız sizi bıraktığımız yeni deney ve gözlem alanı olan gezegende evrim geçirerek, diğer gezegenlere bıraktığımız denekleri geçer ve gerçek insanlar olma yolunda ilerlersiniz. Bu metal levhayı bulup nasıl çalıştığını anlamanız ve bu yazılanları okuyor olmanız her ne kadar zekâ düzeyinizin geliştiğini gösterse de bu asla gerçek bir insan olduğunuz anlamına gelmez. Ama sakın ümidinizi kaybetmeyin çünkü tüm insanlık olarak, birbirinize ve başka türlere zarar vermeye son verdiğinizde, bizim için de ümit vaat ediyor olacaksınız.
Barış içinde kalın.
Başlangıçsız sonsuzluk
İşte yine başlamıştı… Son zamanlarda iyice sıklaşan nöbetlerden biriydi bu da, artık iyice canı sıkılmıştı. Dr. Berta’nın.
Camları, hastanenin havuzlu bahçesine bakan “A” koğuşundaki Alex’in, aynı zırvaları anlatacağından kuşkusu yoktu. Her zamanki gibi, duvarın üzerinde parlak ve siyah bir cismin gezindiğini söyleyerek, kendisine gittikçe yaklaştığını da önemle belirtecekti. Dr. Berta, koğuş kapısının kolunu çevirerek, kapının hareket etmesini sağladığı sırada, koridordaki ışık huzmeleri sağa sola çarparak kendisinden önce odaya ulaşmışlardı.
- Tam zamanında geldiniz Bayan Berta. Yoksa az kaldı yatağıma yakın bir yerlere geliyordu.
- Nedense ben gelince de, hemen ortadan kayboluverdi değil mi?
- Kimse bana inanmak istemiyor ama bir gün, bir gün…
- Sıkma canını.
Dr. Berta’nın sıcakla soğuk karışımı küçük noktalarla kaplı elini tutmak O’na güven veriyordu. Dr. Berta, odada kendilerinden başka hareket edebilecek hiç bir şey olmadığını söylemeseydi, cesaretini toplayıp, duvardaki tabloyu sınırlayan metal çerçevenin sol üst köşesinin, ara sıra resmin merkezindeki kırmızı ağaca dokunup tekrar eski haline döndüğünü söyleyiverecekti.
Alex, birden yatağından beklenmedik bir hızla doğruldu, bu hızın neden olduğu, çarşaflardaki yer yer buruşmalar, yatak üzerinde beyaz ve grinin en iyi tonlarını sergiliyorlardı. Dr. Berta’yı omuzlarından kavrayarak, ciddi bir şey söyleyecekmiş gibi bir yüz şekline büründü.
Dr. Berta’nın kendisine bakmasını sağlayarak, yataktan kalkarken kaydettiği hızın aksine, dışardan vuran ışık nedeni ile ilginç renkler meydana getiren kalın buzlu camın loş kısmına doğru yürüdü ve sırtını duvara dayayarak;
- Biliyor musunuz bayan Berta? Size bir şey söylemek istiyorum, dedi. Dr. Berta da cevap olarak;
- Bilmiyorum ama merak ettim doğrusu diyerek yanıtladı.
- Meraklanmanıza gerek yok, siz de bilirsiniz az çok bu konuları, diye söze başladı, göz kapaklarının ağırlığı ile savaşırken.
- Bir yerde okumuştum, buna göre; gördüğümüz kâbus ve düşler genelde iç dünyamızı etkileyen nedenlerden kaynaklanıyor.
Küçük bir kızın, ölen kardeşinin neden olduğu, aile içi huzursuzlukları anlayamadan yediği zılgıtlardan, kardeşinin ölümüne kendisinin neden olduğunu çıkarması ve bundan dolayı oyuncak bebeklerinden hoşlanmaması, yaşı ilerlese de bu düşüncelerini bilinçaltında barındırması örnek olarak verilebilir. Ne dersiniz Bayan Berta? Ooo! Bayan Berta dalmışsınız, yoksa Rolf’ümü düşünüyorsunuz?
Dr. Berta altı yıllık eğitim ve iki yıllık staj süresince, her türlü psikolojik durumla karşılaşmış, az çok tecrübeli bir doktordu. Öyle de olsa Alex’in söylediklerinden bir şey anladığı söylenemezdi. Akli dengesinin bozuk olduğu “su götürmez bir gerçek” olan Alex’in bile kendisinin Rolf’ü düşündüğünü anlayabilecek derecede hareketlerinin kontrolden çıktığına sinirlenen Dr. Berta, kibarca; Özür dilerim Alex şimdi gitmek zorundayım, biliyorsun her an yardıma ihtiyacı olan biri vardır mutlaka, diyerek açık kapıya doğru yürümeye başladı. Alex, Bayan Berta’nın arkasından bakarken, gittikçe azalan ayak seslerine orantılı olarak, görüntüsünün de küçüldüğünü fark edebiliyordu.
II
Ertesi sabah Bayan Berta geç geldi. Kapının önündeki ambulansı görünce her zamanki gibi yeni birilerinin geldiğini düşünerek; ruhsal bozuklukları olan kişilerin, tedavi edilmesinden çok, tedavi gerektirecek aşamaya getirilmesini sağlayan etkenlerin, ortadan kaldırılması gerektiğini, yoksa her gün kapının önünde biriken ambulansların, kendi arabası için park sorunu yaratacağını düşünüyordu. Tüm bunları düşünürken, birden tüm düşündüklerini unutmasını sağlayan bir ses ile irkildi. İşitebildiği konuşmalardan pek bir şey anlaşılmıyordu. Hemen hemşire Anjelik’i bularak, neler olduğunu öğrenmek istedi. Zavallı Anjelik yutkunarak, eline almış olduğu adi patiska kepine gözyaşlarını silmeye çalışırken, siren seslerinden bir polis arabasının, hastane kapısına yaklaştığı anlaşılıyordu.
Dr. Berta, hemşire Anjelik’i sakinleştirdikten sonra, A koğuşundaki Alex’in öldüğünü öğrenmişti. Üzgün görüntüsünü dışarıya daha iyi yansıtan, belirgin birkaç yüz ifadesini istemsizce kullanarak; ölüm sebebi neymiş? diye sordu.
Bu sırada, sessizce yanlarına gelen polis memuru,
- Biz de bunu araştırıyoruz dedi. Birden karşısında polisi gören Dr. Berta, şaşkın bir sesle,
- Bu işin polisle ne ilgisi var? diyerek, adamı incelemeye koyuldu.
- Özür dilerim… Bayan?
- Berta, Dr. Berta.
- Özür dilerim bayan Berta, ben cinayet masasından polis memuru Josephine, hastanenizdeki cinayet olayını araştırmak üzere görevlendirildim.
- Ne, ne cinayeti?
İstenç dışı şaşkınlığından dolayı yükselen sesini fark edemeyen Dr. Berta;
- Yoksa, zavallı Alex öldürüldü mü? Diye konuşmasını sürdürdü.
Her zamankinden farklı bir olay, katil tamamen belirsiz. Gece nöbette kalan arkadaşınız, bizi arar aramaz geldik ve ilk incelemeyi yaptık, inanın hiçbir ipucu bulamadık.
- Şu anda burada bulunmamın sebebi, diyerek elindeki kağıdı Dr. Berta’ya uzattı. Bayan Berta ilk okuyuşta; cesedin, Adli Tıp tarafından cinayet olayının aydınlatılması için, polislere emanet edilmesi gerektiğini anlamıştı. Polis memuru bayan Berta’nın kağıdı okumuş olduğunu anlayınca kibarca bir şekilde geri aldı ve;
- Nasıl boğulduğunu anlamamız gerekiyor bayan Berta, dedi.
III
Üzerine attığı taş, tam istediği gibi yılanın kafasına değil, kuyruğuna yakın bir yere gelmişti. Girişilen eylem istenildiği gibi olmasa da, sonuçta olması gerektiği gibi; yılanı hareketsiz bırakmıştı. Taşın ağırlığıyla sert zemin arasında kalan yılan, can çekiştikten sonra ölmüş ve parçalanan kısımlardan çıkan yeşil, sarı karışımı sıvılar, kopan deri parçacıklarının ayrıntılarını kaybetmesini sağlamışlardı.
Küçük Alex, okul dönüşü, bahçe kapısına yakın bir yerde kaşılaştığı, bu küçük siyah yılanı niye öldürdüğünü bir türlü anlayamıyordu ve doğal olarak savunma mekanizmasının etkisi ile babasının zararlı yılan hikâyelerini düşünmeye başlamıştı bile.
Bu olay üzerinden beş yıl geçmişti. Lise ikinci sınıfta karne günü, tuvalette sigara içerken arkadaşlarının aceleden yere düşürdüğü, -babasından habersiz aldığı- çakmağı aramakla meşgulken karşılaştı ilk olarak O’nunla. Gerçekten çok büyüktü. Hiç bu kadar siyahını görmemişti.
Hızla koridora doğru koştu. Ne cins olduğunu, zehirli olup olmadığını araştırmayı, “Şansım varmış, iyi atlattım” fikirlerinden sonraya bırakarak, çakmağın yokluğunu fark edince, babasına ne cevap vereceğini düşündü. Birkaç ay sonra pencereden bakarken tekrar gördü o yılanı, çitlerin arasında, kıvrak hareketlerle yol almaya çalışırken, çeşitli yerlerde belirsiz aralıklarla bir görünüp bir kayboluyordu.
Bu olayların başlangıcı bir yıl öncesine rastlasa da o yılanı her geçen gün daha sık görmesinden dolayı tedirgin olduğu için, durumu ailesine bildirmesinin üzerinden en fazla dört ay geçmişti. Bu yılanı ve ne yapmak istediğini bir türlü anlayamıyordu.
Evde güvence de olduğunu hissetse de, rüyalarında O’nunla gerçekten boğuşmak zorunda kalmaktan ve ölmekten çok korkuyordu, bu korkusunu yenebilmek için, yılanı unutturabilecek tek uğraş olan okumaya vermişti kendisini. Böyle geçen uzun süre sonunda öğrendiği şeyleri, annesinin duyduklarından dolayı, şaşkın bakışları altında ağabeyi ile tartışıyordu.
- Ölüm korkusu diye başladı konuşmasına Alex.
Evet adı üzerinde, sadece bilinçsiz insanların sahip olabileceği bir korku türü, çünkü bilinçli olan kimse ölüm denen durumun olmadığının bilincine varmıştır.
Bu sözleri saçma bulan ağabey Mark, bir yandan da kardeşi Alex’in neler söyleyeceğini merak edince, heyecanlı görünümünü rahat hareketlerle bastırmaya çalışarak;
- Sen iyiden iyiye uçmuşsun da haberin yok. Ne yani, sen şimdi ölümün olmadığını mı söylemeye çalışıyorsun.
- Evet ölüm yoktur. Var olmayan bir şey, var olmanın dışına çıkamaz. Bizler doğmadık ki ölelim. Eminim şimdi de, şu insanların doğma diye adlandırdıkları süreç ve madde boyutlarının değişmesini düşünüyorsun değil mi?
Bak şöyle açıklayayım; ava gittiğimizde avlandığımız tavşanların, işe yaramaz kısımlarını gömdüğümüz yere, bir gün yediğin elmanın koçanını attığını düşün. Elma koçanının içindeki çekirdekler, topraktan aldığı çeşitli madensel tuz ve minerallerle beslenerek ki bunların bir bölümünün daha önce attığımız, toprağa karışmış tavşan artıklarından ve belirleyemediğimiz diğer maddelerden oluştuğunu biliyoruz.
Bu çekirdekler zamanla fidan ve ağaç durumuna geleceklerdir, ileriki bir zamanda meyve verme ihtimali ise çok yüksek, diyelim biz bu elmadan yedik, işte o zaman yıllar önce attığımız tavşan artıklarını oluşturan birleşik maddeleri de yemiş oluruz.
Fiziksel ve Kimyasal daha doğrusu bilimsel olarak, bu olay her zaman ispatlanabilir. İşte, tüm bunlardan da şunu anlıyoruz ki; hiç bir şey kendisi değildir.
Her maddenin içinde diğer maddeler bulunur, bu diğer maddeler de başka maddelerden oluşmuştur, aslında bir bütün olarak algıladığımız parçalar, milyonlarca küçük maddenin birleşimidir, kısaca; tüm canlı hayat matematikteki sayılar yerine, maddelerden oluşan bir kombinasyondur.
- Böylece, ben; gerçekte ben, sen; gerçekte sen değilsin, hepimiz sadece yeryüzündeki diğer maddelerin, birer karışımıyız, birer süreci.
Biz zaten her zaman vardık ve her zaman var olacağız, verdiğim örnekteki tavşan artıkları yerine kendini koy, eminin daha iyi anlayacaksın o zaman her şeyi.
Alex’in ağabeyi Mark, kardeşinin fazlaca ilginç bir tavır takındığını düşünüyor olacaktı ki; kardeşini bastırmak için, direniş günlerindeki anılarına güvenerek;
- Siz gençler, hepiniz böylesiniz. Her şeyi kendinizin bildiğini sanıyorsunuz, evet bilgi iyidir ama gerekli yerde ve zamanda kullanmak için cesaret ister.
Kullanıldığında da genelde hep hayal kırıklığına uğrarsın. Direniş günlerinde yaralı arkadaşlarımın yanında, onlara bana anlattıklarına benzer şeyler anlatsaydım eğer, eminin beni öldürürlerdi, eğer başka biri anlatsaydı her halde benim davranışım da pek farklı olmazdı. Bizim için, aşırı bilgiç fikirlerin gereği yoktu, tek isteğimiz şey; işgâl altındaki topraklarımızdan, düşmanı silip atmaktı. Ülkemiz için ölümümüzden dolayı, tanrının bize layık gördüğü onurlu mertebelerin hayali ile atıldık savaşa. Senin her zaman söylediğin gibi nedensiz ve aptalca değil.
- Hayır. Buna kesinlikle katılmıyorum, savaş taraftarı olanlar, ya ekonomik yönden krizde bulunan sermaye sınıfının dengesini sağlamaya çalışan burjuva kesimindendir, ya da toplumun manevi baskısını kendisi için önemli hisseden, cahilliğini; toplumun kurallarına uyma gibi, çok masumca bir koşullanmanın ardına gizleyen kişilerdir. Tabii ki burada din’in kışkırtıcı etkisini de unutmamak gerekir. Tüm bu hareketleri de “aptalca” bulmak kadar normal bir şey olamaz.
- Yoo. Aslında bu düşüncelerin hiç birini düşünmem söz konusu olmasa bile, yine de söylediklerinin bazılarına katılıyorum, ama bunların hiç biri benim düşündüğüm gibi değil.
- Söylediklerim ve söyleyeceklerim, benden duymak istediklerin olmamalı. Madem benim fikirlerimi soruyorsun, öyleyse art bir fikir olmadan; benim ne düşündüğümü öğrenmek istiyor olmalısın.
- Ama sen bizim özgürlük için verdiğimiz savaşın, hiçbir anlamı olmadığını söylüyorsun.
- Evet, öyle diyorum. Çünkü yapılan hiçbir savaşın amacı özgürlük olamaz. Nedenini ise şöyle açıklayabilirim; bir insanın özgürlüğü başladığı yerde, bir diğerininki biter. İnsanlar bir arada yaşadıkları sürece, gerçek anlamda özgür olamazlar, yani toplumsal kurtuluşlar, bireysel özgürlükleri etkilese de, kazanılan hakların tümü için, gerçek bir özgürlük getirecek seviyede olamaz. Kısacası; her ne şekilde olursa olsun, eğer bir yönetim düzeni varsa ki, bu da toplu yaşamlar için söz konusu, bu toplu yaşamın hiçbir elamanını gerçek özgürlüğe yaklaştıramaz.
Evet biliyorum ki bunlara da itiraz edeceksin, hani haksız da sayılmazsın çünkü mutluluk gibi özgürlüğü de herkes kendine göre yorumlamıştır, genç biri için; aile baskısından uzak, tek başına bir eve sahip olmak, özgür olmayı ifade ettiği gibi, başka bir insan için de; topluma bağlı kalmadan yaşayabilmek, kendine ait bir yaşam felsefesi oluşturmak gerçek özgürlüktür. Bir mahkûm serbest kaldığında, insanların arasında özgürlüğe kavuştuğuna inanır. Bütün bunlar aldatmacadan başka bir şey değil ve hepsinin nedeni ise insan ruhunda var oluştan bu yana süre gelen başka birine duyulan gereksinimdir.
Biliyor musun Alex sen delisin, evet deli, tüm bu zırvaları nasıl oldu da dinlemeye kalktım kendi kendime inanamıyorum, zaten küçüklüğünden beri hep saçma sapan şeylerden bahsedersin. Fakat bir şeyi açıklamanı istiyorum, hep nelerin özgürlük olmadığını açıkladın peki gerçek özgürlük nedir sence?
Bir insan istediği anda, istediği durumu istediği yer ve zaman konumlarında, istediği şekilde gerçekleştirebiliyorsa; bu insan özgürdür. Tabi ki bu arada diğer insanları da rahatsız etmemek zorundadır, yoksa iç huzursuzlukları ile yerine getirilmeye çalışılan hareketler, özgür olmaktan çıkar.
IV
İşte böyle, basit fakat sınırları zorlayan birkaç tartışma yüzünden, ailemin desteğini de yitirdim, bunun sonucu olarak da beni hastaneye yatırdılar, dışarıdakilerin deyimi ile akıl hastanesine. Ara sıra ziyaretime gelenlerin gidip gelmeleri gittikçe seyrekleşti, şu anda konuşma yetimi tekrar geri verseydiler ilk söyleyeceğim söz şu olurdu:
Başlangıçsız sonsuzlukta ölüm yok.
(1987)
Camları, hastanenin havuzlu bahçesine bakan “A” koğuşundaki Alex’in, aynı zırvaları anlatacağından kuşkusu yoktu. Her zamanki gibi, duvarın üzerinde parlak ve siyah bir cismin gezindiğini söyleyerek, kendisine gittikçe yaklaştığını da önemle belirtecekti. Dr. Berta, koğuş kapısının kolunu çevirerek, kapının hareket etmesini sağladığı sırada, koridordaki ışık huzmeleri sağa sola çarparak kendisinden önce odaya ulaşmışlardı.
- Tam zamanında geldiniz Bayan Berta. Yoksa az kaldı yatağıma yakın bir yerlere geliyordu.
- Nedense ben gelince de, hemen ortadan kayboluverdi değil mi?
- Kimse bana inanmak istemiyor ama bir gün, bir gün…
- Sıkma canını.
Dr. Berta’nın sıcakla soğuk karışımı küçük noktalarla kaplı elini tutmak O’na güven veriyordu. Dr. Berta, odada kendilerinden başka hareket edebilecek hiç bir şey olmadığını söylemeseydi, cesaretini toplayıp, duvardaki tabloyu sınırlayan metal çerçevenin sol üst köşesinin, ara sıra resmin merkezindeki kırmızı ağaca dokunup tekrar eski haline döndüğünü söyleyiverecekti.
Alex, birden yatağından beklenmedik bir hızla doğruldu, bu hızın neden olduğu, çarşaflardaki yer yer buruşmalar, yatak üzerinde beyaz ve grinin en iyi tonlarını sergiliyorlardı. Dr. Berta’yı omuzlarından kavrayarak, ciddi bir şey söyleyecekmiş gibi bir yüz şekline büründü.
Dr. Berta’nın kendisine bakmasını sağlayarak, yataktan kalkarken kaydettiği hızın aksine, dışardan vuran ışık nedeni ile ilginç renkler meydana getiren kalın buzlu camın loş kısmına doğru yürüdü ve sırtını duvara dayayarak;
- Biliyor musunuz bayan Berta? Size bir şey söylemek istiyorum, dedi. Dr. Berta da cevap olarak;
- Bilmiyorum ama merak ettim doğrusu diyerek yanıtladı.
- Meraklanmanıza gerek yok, siz de bilirsiniz az çok bu konuları, diye söze başladı, göz kapaklarının ağırlığı ile savaşırken.
- Bir yerde okumuştum, buna göre; gördüğümüz kâbus ve düşler genelde iç dünyamızı etkileyen nedenlerden kaynaklanıyor.
Küçük bir kızın, ölen kardeşinin neden olduğu, aile içi huzursuzlukları anlayamadan yediği zılgıtlardan, kardeşinin ölümüne kendisinin neden olduğunu çıkarması ve bundan dolayı oyuncak bebeklerinden hoşlanmaması, yaşı ilerlese de bu düşüncelerini bilinçaltında barındırması örnek olarak verilebilir. Ne dersiniz Bayan Berta? Ooo! Bayan Berta dalmışsınız, yoksa Rolf’ümü düşünüyorsunuz?
Dr. Berta altı yıllık eğitim ve iki yıllık staj süresince, her türlü psikolojik durumla karşılaşmış, az çok tecrübeli bir doktordu. Öyle de olsa Alex’in söylediklerinden bir şey anladığı söylenemezdi. Akli dengesinin bozuk olduğu “su götürmez bir gerçek” olan Alex’in bile kendisinin Rolf’ü düşündüğünü anlayabilecek derecede hareketlerinin kontrolden çıktığına sinirlenen Dr. Berta, kibarca; Özür dilerim Alex şimdi gitmek zorundayım, biliyorsun her an yardıma ihtiyacı olan biri vardır mutlaka, diyerek açık kapıya doğru yürümeye başladı. Alex, Bayan Berta’nın arkasından bakarken, gittikçe azalan ayak seslerine orantılı olarak, görüntüsünün de küçüldüğünü fark edebiliyordu.
II
Ertesi sabah Bayan Berta geç geldi. Kapının önündeki ambulansı görünce her zamanki gibi yeni birilerinin geldiğini düşünerek; ruhsal bozuklukları olan kişilerin, tedavi edilmesinden çok, tedavi gerektirecek aşamaya getirilmesini sağlayan etkenlerin, ortadan kaldırılması gerektiğini, yoksa her gün kapının önünde biriken ambulansların, kendi arabası için park sorunu yaratacağını düşünüyordu. Tüm bunları düşünürken, birden tüm düşündüklerini unutmasını sağlayan bir ses ile irkildi. İşitebildiği konuşmalardan pek bir şey anlaşılmıyordu. Hemen hemşire Anjelik’i bularak, neler olduğunu öğrenmek istedi. Zavallı Anjelik yutkunarak, eline almış olduğu adi patiska kepine gözyaşlarını silmeye çalışırken, siren seslerinden bir polis arabasının, hastane kapısına yaklaştığı anlaşılıyordu.
Dr. Berta, hemşire Anjelik’i sakinleştirdikten sonra, A koğuşundaki Alex’in öldüğünü öğrenmişti. Üzgün görüntüsünü dışarıya daha iyi yansıtan, belirgin birkaç yüz ifadesini istemsizce kullanarak; ölüm sebebi neymiş? diye sordu.
Bu sırada, sessizce yanlarına gelen polis memuru,
- Biz de bunu araştırıyoruz dedi. Birden karşısında polisi gören Dr. Berta, şaşkın bir sesle,
- Bu işin polisle ne ilgisi var? diyerek, adamı incelemeye koyuldu.
- Özür dilerim… Bayan?
- Berta, Dr. Berta.
- Özür dilerim bayan Berta, ben cinayet masasından polis memuru Josephine, hastanenizdeki cinayet olayını araştırmak üzere görevlendirildim.
- Ne, ne cinayeti?
İstenç dışı şaşkınlığından dolayı yükselen sesini fark edemeyen Dr. Berta;
- Yoksa, zavallı Alex öldürüldü mü? Diye konuşmasını sürdürdü.
Her zamankinden farklı bir olay, katil tamamen belirsiz. Gece nöbette kalan arkadaşınız, bizi arar aramaz geldik ve ilk incelemeyi yaptık, inanın hiçbir ipucu bulamadık.
- Şu anda burada bulunmamın sebebi, diyerek elindeki kağıdı Dr. Berta’ya uzattı. Bayan Berta ilk okuyuşta; cesedin, Adli Tıp tarafından cinayet olayının aydınlatılması için, polislere emanet edilmesi gerektiğini anlamıştı. Polis memuru bayan Berta’nın kağıdı okumuş olduğunu anlayınca kibarca bir şekilde geri aldı ve;
- Nasıl boğulduğunu anlamamız gerekiyor bayan Berta, dedi.
III
Üzerine attığı taş, tam istediği gibi yılanın kafasına değil, kuyruğuna yakın bir yere gelmişti. Girişilen eylem istenildiği gibi olmasa da, sonuçta olması gerektiği gibi; yılanı hareketsiz bırakmıştı. Taşın ağırlığıyla sert zemin arasında kalan yılan, can çekiştikten sonra ölmüş ve parçalanan kısımlardan çıkan yeşil, sarı karışımı sıvılar, kopan deri parçacıklarının ayrıntılarını kaybetmesini sağlamışlardı.
Küçük Alex, okul dönüşü, bahçe kapısına yakın bir yerde kaşılaştığı, bu küçük siyah yılanı niye öldürdüğünü bir türlü anlayamıyordu ve doğal olarak savunma mekanizmasının etkisi ile babasının zararlı yılan hikâyelerini düşünmeye başlamıştı bile.
Bu olay üzerinden beş yıl geçmişti. Lise ikinci sınıfta karne günü, tuvalette sigara içerken arkadaşlarının aceleden yere düşürdüğü, -babasından habersiz aldığı- çakmağı aramakla meşgulken karşılaştı ilk olarak O’nunla. Gerçekten çok büyüktü. Hiç bu kadar siyahını görmemişti.
Hızla koridora doğru koştu. Ne cins olduğunu, zehirli olup olmadığını araştırmayı, “Şansım varmış, iyi atlattım” fikirlerinden sonraya bırakarak, çakmağın yokluğunu fark edince, babasına ne cevap vereceğini düşündü. Birkaç ay sonra pencereden bakarken tekrar gördü o yılanı, çitlerin arasında, kıvrak hareketlerle yol almaya çalışırken, çeşitli yerlerde belirsiz aralıklarla bir görünüp bir kayboluyordu.
Bu olayların başlangıcı bir yıl öncesine rastlasa da o yılanı her geçen gün daha sık görmesinden dolayı tedirgin olduğu için, durumu ailesine bildirmesinin üzerinden en fazla dört ay geçmişti. Bu yılanı ve ne yapmak istediğini bir türlü anlayamıyordu.
Evde güvence de olduğunu hissetse de, rüyalarında O’nunla gerçekten boğuşmak zorunda kalmaktan ve ölmekten çok korkuyordu, bu korkusunu yenebilmek için, yılanı unutturabilecek tek uğraş olan okumaya vermişti kendisini. Böyle geçen uzun süre sonunda öğrendiği şeyleri, annesinin duyduklarından dolayı, şaşkın bakışları altında ağabeyi ile tartışıyordu.
- Ölüm korkusu diye başladı konuşmasına Alex.
Evet adı üzerinde, sadece bilinçsiz insanların sahip olabileceği bir korku türü, çünkü bilinçli olan kimse ölüm denen durumun olmadığının bilincine varmıştır.
Bu sözleri saçma bulan ağabey Mark, bir yandan da kardeşi Alex’in neler söyleyeceğini merak edince, heyecanlı görünümünü rahat hareketlerle bastırmaya çalışarak;
- Sen iyiden iyiye uçmuşsun da haberin yok. Ne yani, sen şimdi ölümün olmadığını mı söylemeye çalışıyorsun.
- Evet ölüm yoktur. Var olmayan bir şey, var olmanın dışına çıkamaz. Bizler doğmadık ki ölelim. Eminim şimdi de, şu insanların doğma diye adlandırdıkları süreç ve madde boyutlarının değişmesini düşünüyorsun değil mi?
Bak şöyle açıklayayım; ava gittiğimizde avlandığımız tavşanların, işe yaramaz kısımlarını gömdüğümüz yere, bir gün yediğin elmanın koçanını attığını düşün. Elma koçanının içindeki çekirdekler, topraktan aldığı çeşitli madensel tuz ve minerallerle beslenerek ki bunların bir bölümünün daha önce attığımız, toprağa karışmış tavşan artıklarından ve belirleyemediğimiz diğer maddelerden oluştuğunu biliyoruz.
Bu çekirdekler zamanla fidan ve ağaç durumuna geleceklerdir, ileriki bir zamanda meyve verme ihtimali ise çok yüksek, diyelim biz bu elmadan yedik, işte o zaman yıllar önce attığımız tavşan artıklarını oluşturan birleşik maddeleri de yemiş oluruz.
Fiziksel ve Kimyasal daha doğrusu bilimsel olarak, bu olay her zaman ispatlanabilir. İşte, tüm bunlardan da şunu anlıyoruz ki; hiç bir şey kendisi değildir.
Her maddenin içinde diğer maddeler bulunur, bu diğer maddeler de başka maddelerden oluşmuştur, aslında bir bütün olarak algıladığımız parçalar, milyonlarca küçük maddenin birleşimidir, kısaca; tüm canlı hayat matematikteki sayılar yerine, maddelerden oluşan bir kombinasyondur.
- Böylece, ben; gerçekte ben, sen; gerçekte sen değilsin, hepimiz sadece yeryüzündeki diğer maddelerin, birer karışımıyız, birer süreci.
Biz zaten her zaman vardık ve her zaman var olacağız, verdiğim örnekteki tavşan artıkları yerine kendini koy, eminin daha iyi anlayacaksın o zaman her şeyi.
Alex’in ağabeyi Mark, kardeşinin fazlaca ilginç bir tavır takındığını düşünüyor olacaktı ki; kardeşini bastırmak için, direniş günlerindeki anılarına güvenerek;
- Siz gençler, hepiniz böylesiniz. Her şeyi kendinizin bildiğini sanıyorsunuz, evet bilgi iyidir ama gerekli yerde ve zamanda kullanmak için cesaret ister.
Kullanıldığında da genelde hep hayal kırıklığına uğrarsın. Direniş günlerinde yaralı arkadaşlarımın yanında, onlara bana anlattıklarına benzer şeyler anlatsaydım eğer, eminin beni öldürürlerdi, eğer başka biri anlatsaydı her halde benim davranışım da pek farklı olmazdı. Bizim için, aşırı bilgiç fikirlerin gereği yoktu, tek isteğimiz şey; işgâl altındaki topraklarımızdan, düşmanı silip atmaktı. Ülkemiz için ölümümüzden dolayı, tanrının bize layık gördüğü onurlu mertebelerin hayali ile atıldık savaşa. Senin her zaman söylediğin gibi nedensiz ve aptalca değil.
- Hayır. Buna kesinlikle katılmıyorum, savaş taraftarı olanlar, ya ekonomik yönden krizde bulunan sermaye sınıfının dengesini sağlamaya çalışan burjuva kesimindendir, ya da toplumun manevi baskısını kendisi için önemli hisseden, cahilliğini; toplumun kurallarına uyma gibi, çok masumca bir koşullanmanın ardına gizleyen kişilerdir. Tabii ki burada din’in kışkırtıcı etkisini de unutmamak gerekir. Tüm bu hareketleri de “aptalca” bulmak kadar normal bir şey olamaz.
- Yoo. Aslında bu düşüncelerin hiç birini düşünmem söz konusu olmasa bile, yine de söylediklerinin bazılarına katılıyorum, ama bunların hiç biri benim düşündüğüm gibi değil.
- Söylediklerim ve söyleyeceklerim, benden duymak istediklerin olmamalı. Madem benim fikirlerimi soruyorsun, öyleyse art bir fikir olmadan; benim ne düşündüğümü öğrenmek istiyor olmalısın.
- Ama sen bizim özgürlük için verdiğimiz savaşın, hiçbir anlamı olmadığını söylüyorsun.
- Evet, öyle diyorum. Çünkü yapılan hiçbir savaşın amacı özgürlük olamaz. Nedenini ise şöyle açıklayabilirim; bir insanın özgürlüğü başladığı yerde, bir diğerininki biter. İnsanlar bir arada yaşadıkları sürece, gerçek anlamda özgür olamazlar, yani toplumsal kurtuluşlar, bireysel özgürlükleri etkilese de, kazanılan hakların tümü için, gerçek bir özgürlük getirecek seviyede olamaz. Kısacası; her ne şekilde olursa olsun, eğer bir yönetim düzeni varsa ki, bu da toplu yaşamlar için söz konusu, bu toplu yaşamın hiçbir elamanını gerçek özgürlüğe yaklaştıramaz.
Evet biliyorum ki bunlara da itiraz edeceksin, hani haksız da sayılmazsın çünkü mutluluk gibi özgürlüğü de herkes kendine göre yorumlamıştır, genç biri için; aile baskısından uzak, tek başına bir eve sahip olmak, özgür olmayı ifade ettiği gibi, başka bir insan için de; topluma bağlı kalmadan yaşayabilmek, kendine ait bir yaşam felsefesi oluşturmak gerçek özgürlüktür. Bir mahkûm serbest kaldığında, insanların arasında özgürlüğe kavuştuğuna inanır. Bütün bunlar aldatmacadan başka bir şey değil ve hepsinin nedeni ise insan ruhunda var oluştan bu yana süre gelen başka birine duyulan gereksinimdir.
Biliyor musun Alex sen delisin, evet deli, tüm bu zırvaları nasıl oldu da dinlemeye kalktım kendi kendime inanamıyorum, zaten küçüklüğünden beri hep saçma sapan şeylerden bahsedersin. Fakat bir şeyi açıklamanı istiyorum, hep nelerin özgürlük olmadığını açıkladın peki gerçek özgürlük nedir sence?
Bir insan istediği anda, istediği durumu istediği yer ve zaman konumlarında, istediği şekilde gerçekleştirebiliyorsa; bu insan özgürdür. Tabi ki bu arada diğer insanları da rahatsız etmemek zorundadır, yoksa iç huzursuzlukları ile yerine getirilmeye çalışılan hareketler, özgür olmaktan çıkar.
IV
İşte böyle, basit fakat sınırları zorlayan birkaç tartışma yüzünden, ailemin desteğini de yitirdim, bunun sonucu olarak da beni hastaneye yatırdılar, dışarıdakilerin deyimi ile akıl hastanesine. Ara sıra ziyaretime gelenlerin gidip gelmeleri gittikçe seyrekleşti, şu anda konuşma yetimi tekrar geri verseydiler ilk söyleyeceğim söz şu olurdu:
Başlangıçsız sonsuzlukta ölüm yok.
(1987)
Bazen de gölgeler aydınlatır sokakları
“Sunaaaa! …”
Ben Suna, Suna diye bağırıp duruyorum ama kapıdan Aysel başını uzatıp geri çekiyor görüyorum, benden kaçmaz… Zorla ayağa kalkıyorum, evet Aysel burada, onu bulup hesap sormam lâzım…
“Sen kendini ne sanıyorsun? İnsanların hayatını böyle basit yalanlarla nasıl karartırsın? Suna güzel bir kız ama ne yatması, nasıl böyle adice davranabiliyorsun?”
Evet, bağırıp çağıracağım, hesap soracağım ama Aysel bir türlü durmuyor ve dar koridorlarda koşuyor… Bir yakalasam, her şeyin yalan olduğunu itiraf ettireceğim…
Aysel koridorun sonuna geldiğinde arkamdan koşan işkencecilere, doktorlara, hastabakıcı kıyafetli adamlara aldırmadan koşmaya devam ediyorum. Fakat birden her yer kararıyor… Ne olduysa peşimdekiler yok artık ve Aysel bugün villasındaki karşılaştığımız seksi kıyafetleriyle, sırtı bana doğru dönük, öylece duvarın dibinde duruyor…
Aysel durunca ben de duruyorum ve merakla ne yapacak diye beklemeye başlıyorum. Aysel üzerindeki transparan geceliği çıkartmaya başlarken arkasını dönüyor. Tekrar yüzünü bana dönmeye başlarken de nasıl oluyorsa, üzerindeki kıyafet birden Noel baba kıyafeti… Hayır, hayır, İtfaiyeci kıyafeti oluyor, elinde de yüzüme doğru tuttuğu kocaman bir hortum ve birden her yeri sular kaplıyor…
“Hişt! Hişt! Abi… Hişt… “
“Ne?”
“Abi, sen beni bırakıp eve gitmedin mi?”
“Zafer?”
“Evet abi.”
“Ulan beni niye ıslattın?”
“E! Ödümü kopardın abi. Valla sana kötü bir şeyler oluyor sandım. Önce bir kaç kez kapı çalındı gibi geldi, bir açtım ki, sen kapıya yaslanıp uyumuşsun. İtip kakıyorum, bana mısın demiyorsun, korktum. Ayılman için en sonunda dayanamadım tokat attım. ‘Beni nereye götürüyorsunuz lan? Ben kim suikast kim, bırakın beni’ diye bağırıyordun. Bir an bu kâbustan hiç kalkamayacakmışsın gibi geldi, gecede içkiyi çok kaçırdığını biliyorum, korkudan ne yapacağımı şaşırıp doğruca mutfağa gittim, kaptım bir tas suyu.”
“Ya, Zafer valla ne kâbustu bir bilsen, artık televizyondaki uyduruk Hollywood dizilerinde ne varsa gördüm. Beni mafya mı kaçırmıyor, gözlerimi mi bağlamıyorlar… Yok, efendim dev gibi adamlar, villalar mı istersin, büyük avizeler, tablolar mı?”
“Gel abi, önce bir benimkilerden bir şeyler giyip üstünü değiştir, sonra biraz dolaşalım senle. Şöyle iyice bir kendine gel.”
Zaferlerin evinden çıkalı yarım saat kadar olmuştu, kafamı anca toparlamıştım. Mahallenin ara sokaklarında boş boş, dolaşıp duruyorduk. Ben hâlâ gördüğüm rüyanın etkisiyle Aysel’i düşünüyorum, zihnim bulanık. Bir yandan da bir şeyler oluyor ama bir türlü dikkatimi verip neler olduğunu anlayamıyorum.
Sadece etrafımızda bir hareket, bir kıpırtı var, bunu hissediyorum.
Hissediyorum ama kendimi toparlayıp “Sen de farkında mısın?” diye bir türlü Zafer’e soramıyorum. Hâlâ rüyanın etkisi mi var bilemiyorum.
Artık eminim, biri, hatta birileri, bizi takip ediyor… Bir yandan Zafer’i dinleyip, bir yandan da arkamızda kıpırdayıp duran sabırsız gölgelere dikkat etmeye çalışıyorum.
Zafer’in koluna girip onu ileri doğru yürümeye zorlayınca, böyle bir şeye alışık olmayan Zafer, durup dikkatle yüzüme bakıyor… Normal olmayan bir şeylerin döndüğünü artık o da anlayınca yavaşça kulağına eğilip “Peşimizde birileri var.” diye fısıldıyorum.
Bakmaya niyetlendiğini anlayınca arkasına dönmesini engellemek için koluna sıkıca sarılıyorum.
Köşeyi dönünce onu sağa itip, kendimi sola atıyorum. Sırtlarımızı karşılıklı iki duvara verip beklemeye başlıyoruz… Kendi kendime “Ulan aynı filmlerdeki gibi, başımıza gelmedik bir bu kalmıştı, haydi hayırlısı.” diyorum.
Korkak ve ihtiyatlı, ama bir o kadar da hızlı adımlarla, ayaklarının uçlarına basıp ilerlemeye çalışan iki kişiyi sokağın başında fark ettiğim anda ‘Haydi!” diye bağırıyorum. Zafer’le aynı anda adamların üstüne atlıyoruz ama atlarken de bir yanlış yaptığımızı fark ediyorum adamlar zenci…
Zencilerin bizim peşimizde ne işi var?
Adamlar turist mi acaba falan diye düşünmeye kalmadan, bir itiş kakış içinde birbirimize girdiğimiz anda biri “Abi dur! Benim, Lastik Osman” diyor. Öylece elimiz havada kalıyoruz…
Çocuk esastan da bizim Lastik.
Toparlanıp yerden kalkarken, şaşkınlıkla “Ulan sen Lastik Osman değil misin? Ya sen, Cabbar niye böyle zenci oldunuz oğlum?” diyorum.
“Abi bende onu diyorum. Evet, ben Lastik Osman’ım, bu da Cabbar.”
Üstümüzü başımızı silkeliyoruz ama bizim de sağımız solumuz çoktan siyah lekelerle dolmuş…
Lastik Osman “Abi biz seni takip ediyorduk. Zafer abinin yanından ayrılırsın diye bekledik ama…” diyor.
Zafer adı geçince “Benimle ne alakanız var?” diye soruyor.
Kafasını titretip, kaşını gözünü kaldıra kaldıra devam ediyor “Ha? Size soruyorum lan… Ben size demedim mi oğlum? Olmaz o iş… Ulan bir şey değil kardeşimin de başını yakacaksınız.”
Çocuklar sessiz başlarını öne eğince, Zafer iyice kızıp, bağırıp-çağırmaya başlıyor.
“Bıktım ulan bu mahalleden de, sizin gibi delilerinden de… Ne halt yerseniz yiyin.”
Zafer bir sigara yaktıktan sonra yanımızdan hızla, söylene söylene uzaklaşıyor.
Lastik Osman’a soruyorum “Ne var da böyle manyak manyak şeyler yapıyorsunuz oğlum?
Deli misiniz siz? Niye zenci gibi sağınızı solunuzu boyadınız?
Benim bilmediğim bir şeyler var ama, dur bakalım…
Nedir bu Zaferin bahsettiği ‘Olmayacak iş’?”
Lastik Osman “Abi…” diye lafa başlarken, Cabbar da benle beraber kaldırıma oturuyor.
“Bu Zafer’in kardeşi Selim, hepimizin kardeşi sayılır…
O’na iyi bir şey olsa sevinir, kötü bir şey olsa hepimiz üzülürüz değil mi?
Şimdi ben sana her şeyi anlatacağım.”
“Yaa, Lastiğim bırak bu ekstra açıklamalı, pazarlamacı ağızlarını, direk konuya gir…”
“Zaten Zafer yanından gidince sana seslenecektik, ama sizde de bir muhabbet, bir muhabbet bitmek bilmedi be abi. Biz de takip etmek zorunda kaldık… Her şeyden önce şunu söyleyeyim ki bizi senden başkası kurtaramaz.”
“Lastiiik. Gir oğlum şu konuya artık…”
“Abi uzun lafın kısası şu: Bu Zafer’in kardeşi Selim, Aysel’e abayı yakmış, ama bir iki kez Aysel’le konuştuğunda Aysel bunu ‘Senin maaşın benim makyaj parama bile yetmez oğlum. On milyarı denkleştir öyle gel’ diye terslemiş. Çocuğunda bir erkeklik gururu var değil mi abi. Ne yapsın gariban, belki bir akıl verir diye gidip kahvede bizim Kusto Sami’ye durumu anlatıyor. Kusto Sami de bunu dinleyince ‘Yeter artık bu Aysel karısının mahalleye ettiği’ deyip kahvedeki çocuklarla bir plan yapıyorlar.”
Lastik Osman anlatmaya devam ederken saatine baktıktan sonra, “Abi gel gerisini yolda anlatırım, acelemiz var” diyerek ayağa kalkıp elini bana uzatıyor. Hep beraber yürümeye, hatta hızlı adımlarla yavaş yavaş koşmaya başlıyoruz Lastik tekrar anlatıyor…
“Abi Kızma ama senin dünyadan haberin yok. Kahveye gelince bu Kusto Sami’nin son bir aydır ikide bir anlattığı askerlik anılarından da mı durumu çakozlamadın be abi? Bu askerlik muhabbeti falan var ya, hepsi dümen, sırf sen gelince anlatacak koftiden bir şeyler olsun da, millet ağzından bir şeyler kaçırırsa işi bozmayasın diye.”
“Ne işi oğlum? Ben niye milletin işini bozayım?”
“Öyle deme abi, Zaferin en yakın arkadaşısın, ne yapar eder vaz geçirirdin bizi…”
Cabbar sessizliğini bozup araya giriyor:
“Keşke işe uyansaydı da vaz geçirseydi. Şimdi daha mı iyi oldu sanki.”
Lastik Osman “Sen karışma lan!” diyince, Cabbar yine susuyor.
“Oğlum şu işi başından adam gibi anlat, hiç bir şey anlamadım ben…”
“Anlamayacak ne var abi… Mahalledeki her genç gibi Zaferin kardeşi Selim de Aysel’i seviyor.
Aysel Selim’i istemiyor ama açık açık ‘On milyarı getir, malı götür’ diye, kendisinin ne mal olduğunu da belli ediyor. Selim’de de bu para yok, Kusto’ya dert yanıyor. Kusto da ulan bu herkese böyle yapıyor gelin bu Aysel karısından hiç değilse birimiz mahalle gençleri adına intikam alsın diye fikrini söylüyor ve kahvede başlıyor her türlü plan çevrilmeye… En sonunda yazlığa gittiklerinde Aysellerin evine girip, yükte hafif, pahada ağır ne bulunursa alınmasına karar veriliyor. Senin anlayacağın Aysel’in parasıyla Aysel’i…”
“Valla ben bizim mahallenin gençlerinden böyle bir şeyi beklemezdim… Ama ne diyeyim işin içinde şu Aysel olmasa eyvallah denecek iş değil ya hani neyse… İyi güzel de siz niye yüzünüzü böyle boyadınız onu anlamadım…”
“Sadece biz değil ki kahvedeki herkes boyadı.”
“Herkes mi?”
“Evet abi, eve girerken görünmemek için.”
“Madem eve girerken diye yüzünüzü boyadınız, burada ne işiniz var?”
“Biz içeri giremedik ki abi, biliyorsun bahçede özel eğitim almış köpekler var. Nah böyle, bu boyda kurt köpekleri…”
Cabbar yine lafa karışıyor.
“Hem de eğitimlinin de eğitimlisi, Aysel’in babası bu kurtları İnönü Stadında görev yapan polis arkadaşından zorla, bindir dereden su getirip, rüşvetle almış… Adamcağız kurtulmak için ‘Abicim ben bunları verirsem, stada neyle girerim?’ diyormuş da, Aysel’in babası durumu idare etsin diye, yerine iki tane sıradan kırma kurt alıp adama vermiş…”
“Ulan Cabbar her lafa da atlıyorsun be oğlum. Dur da şurada meramımızı anlatalım. Millet orada yangın vaziyette bizi bekliyor zaten… Nerede kalmıştım abi? Hah… Yarımız içerde yarımız dışarda kaldık. Kusto Sami kendini köpeklerden zor kurtardı. Şimdi bahçenin yakınlarında bir yerde gizlenip nöbet tutuyor. Selim içerde mahsur kaldı. İkimizi de seni bulmamız için Kusto gönderdi… Aman abi gel de şu Selimi kurtaralım…”
“İyi güzel de oğlum, nasıl kurtaralım?”
Aldı mı beni bir düşünce, hem düşünüyorum, hem kendi kendime konuşuyorum.
Bir yandan olayı çözüp, Selimi nasıl kurtaracağımı bir yandan da bu işi becerirsem artık mahallede ölünceye kadar sırtımın yere gelmeyeceğini düşünüyorum.
Cevabı bulmaya çok yakınım biliyorum.
Başladım sesli sesli düşünmeye…
“Canavar gibi köpekler var diyorsuuuuuun, eğitimli diyorsuuuuuuun…”
“ULAN CABBAR!”
“Sen demin anlattıklarını nereden biliyorsun? Eğer doğruysa yırttık.”
“Aysel’in kardeşi kahvenin önünde, öbür çocuklara hava atmak için anlatırken duymuştum…”
“Buldum ulan buldum!!!”
“Şu Selimi bir kurtarayım da. Gerçeğine tahammül edilemezken dümenden askerlik anısı neymiş gösteririm ben size…”
Çocuklar benden umutlu ben yardım edeceğim için hafiften havalı bir vaziyette neredeyse mahallenin dışına geldik ev görünüyor. Uzaktan sakat bir şey yok gibi. Ama durum tam tiyatro…
Eski partici Memduh beyin, yani Aysel hanımın babasının bahçeli evi.
Selim balkonda eğilmiş ara sıra kalkıp asmadan kopardığı korukları bahçedeki köpeklere atıyor.
Kusto Sami duvarın yanında tam siper yatmış. Askılı pantolon olmasa yüzü simsiyah boyalı, kim olduğunu anlamayacağım.
Çevrede bizden başka kimse yok. Yavaşça yanına gidip “Hişt kardeş Afrika’nın içinden misiniz?” diye takılıyorum…
Kusto delirmiş gibi bana bakıp “Allahıma şükürler olsun” diyerek ayağa kalkıyor. Hareketleri hâlâ yarı deli gibi, hesapta ikide bir etrafı kolaçan ediyor. Selime sesleniyorum “Selim biz köpekleri bu tarafa çekince, sen öbür taraftan atla, kaç kurtar kendini, sakın yanına da bir şey alayım deme.”
“Gelin siz de şimdi benle. Ben ne dersem bütün gücünüzle bağırıp aynen tekrarlıyorsunuz tamam mı?”
Hepsi iyice aptallaştı, Cabbar “Abi hırsızlık yaptığımız evin önünde bağıracak mıyız, doğru mu anladım?” diye soruyor.
“Evet ulan bağıra bağıra kurtaracağız Selimi başka yolu yok…”
Önce duvara iyice yaklaşıyoruz başlıyorum bağırmaya…
“La, la, la, la, la, la, la, la, laaaaaa, yaşaaaa fenerbahçeeeeee!
La, la, la, la, la, la, la, la, laaaaaa, yaşaaaa fenerbahçeeeeee!
Re, re, re, ra, ra, ra, gassaray, gassaray cimbombom!”
Bizimkiler aptal aptal bana bakıyor ama bu sırada köpekler statlarda geçen eski günlerini yâd etmek için duvarın dibine, aldıkları eğitim gereği tam yanımıza gelip oturunca, durumu anlayıp onlar da bana katılıyor.
“La, la, la, la, la, la, la, la, laaaaaa, yaşaaaa fenerbahçeeeeee!
La, la, la, la, la, la, la, la, laaaaaa, yaşaaaa fenerbahçeeeeee!
Re, re, re, ra, ra, ra, gassaray, gassaray cimbombom!”
Bir dakika boyunca böyle devam ediyoruz,
Selim kurtulup yanımıza gelince işin suyunu çıkarıp sevinçten, alkışlarla üçlü çekiyoruz…
Şak! Şak! Şak! Şak! Şak! Şak! Şak!
Şak! Şak! Şak! Şak! Şak! Şak! Şak!
Şak! Şak! Şak! Şak! Şak! Şak! Şak!
“Beşiktaş!!!”
Oradan uzaklaşırken Kusto Sami bir yandan yüzünü silip bir yandan da bu sıkıcı durumu atlatmanın sevinciyle Lastik Osman’a yetişemeyen yavaş tekmeler savuruyor…
“Ben size demedim mi oğlum çözerse bu işi o çözer”…
Taşkın durumumuzu yavaş yavaş dizginleyip de kahveye yaklaştığımız sırada, Selim
“Abi sen hiç bir şey alma demiştin ama bir kere almış bulundum. Bir daha da geri koyamadım, artık bunu sen hak ediyorsun” diyerek gömleğinin altına sakladığı bir defteri bana uzattı.
Sanırım Aysel’in iyi kötü bütün yaşadıklarını, tüm detaylarıyla anlatacak hatıra defterini elimde tutuyordum…
(Kırkyama hikâye grubu’na)
Bölüm 4-
Bu hikâyenin her bir bölümü kendi içinde ayrı bir kurgu ve mantık barındırmaktadır. Kırkyama hikâye grubu üyeleri çekilişle çıkan bir bölümü alıp, bir öncekinin bıraktığı yerden devam etmekteydi, bana da 4 bölümü yazmak düşmüştü…)
Ben Suna, Suna diye bağırıp duruyorum ama kapıdan Aysel başını uzatıp geri çekiyor görüyorum, benden kaçmaz… Zorla ayağa kalkıyorum, evet Aysel burada, onu bulup hesap sormam lâzım…
“Sen kendini ne sanıyorsun? İnsanların hayatını böyle basit yalanlarla nasıl karartırsın? Suna güzel bir kız ama ne yatması, nasıl böyle adice davranabiliyorsun?”
Evet, bağırıp çağıracağım, hesap soracağım ama Aysel bir türlü durmuyor ve dar koridorlarda koşuyor… Bir yakalasam, her şeyin yalan olduğunu itiraf ettireceğim…
Aysel koridorun sonuna geldiğinde arkamdan koşan işkencecilere, doktorlara, hastabakıcı kıyafetli adamlara aldırmadan koşmaya devam ediyorum. Fakat birden her yer kararıyor… Ne olduysa peşimdekiler yok artık ve Aysel bugün villasındaki karşılaştığımız seksi kıyafetleriyle, sırtı bana doğru dönük, öylece duvarın dibinde duruyor…
Aysel durunca ben de duruyorum ve merakla ne yapacak diye beklemeye başlıyorum. Aysel üzerindeki transparan geceliği çıkartmaya başlarken arkasını dönüyor. Tekrar yüzünü bana dönmeye başlarken de nasıl oluyorsa, üzerindeki kıyafet birden Noel baba kıyafeti… Hayır, hayır, İtfaiyeci kıyafeti oluyor, elinde de yüzüme doğru tuttuğu kocaman bir hortum ve birden her yeri sular kaplıyor…
“Hişt! Hişt! Abi… Hişt… “
“Ne?”
“Abi, sen beni bırakıp eve gitmedin mi?”
“Zafer?”
“Evet abi.”
“Ulan beni niye ıslattın?”
“E! Ödümü kopardın abi. Valla sana kötü bir şeyler oluyor sandım. Önce bir kaç kez kapı çalındı gibi geldi, bir açtım ki, sen kapıya yaslanıp uyumuşsun. İtip kakıyorum, bana mısın demiyorsun, korktum. Ayılman için en sonunda dayanamadım tokat attım. ‘Beni nereye götürüyorsunuz lan? Ben kim suikast kim, bırakın beni’ diye bağırıyordun. Bir an bu kâbustan hiç kalkamayacakmışsın gibi geldi, gecede içkiyi çok kaçırdığını biliyorum, korkudan ne yapacağımı şaşırıp doğruca mutfağa gittim, kaptım bir tas suyu.”
“Ya, Zafer valla ne kâbustu bir bilsen, artık televizyondaki uyduruk Hollywood dizilerinde ne varsa gördüm. Beni mafya mı kaçırmıyor, gözlerimi mi bağlamıyorlar… Yok, efendim dev gibi adamlar, villalar mı istersin, büyük avizeler, tablolar mı?”
“Gel abi, önce bir benimkilerden bir şeyler giyip üstünü değiştir, sonra biraz dolaşalım senle. Şöyle iyice bir kendine gel.”
Zaferlerin evinden çıkalı yarım saat kadar olmuştu, kafamı anca toparlamıştım. Mahallenin ara sokaklarında boş boş, dolaşıp duruyorduk. Ben hâlâ gördüğüm rüyanın etkisiyle Aysel’i düşünüyorum, zihnim bulanık. Bir yandan da bir şeyler oluyor ama bir türlü dikkatimi verip neler olduğunu anlayamıyorum.
Sadece etrafımızda bir hareket, bir kıpırtı var, bunu hissediyorum.
Hissediyorum ama kendimi toparlayıp “Sen de farkında mısın?” diye bir türlü Zafer’e soramıyorum. Hâlâ rüyanın etkisi mi var bilemiyorum.
Artık eminim, biri, hatta birileri, bizi takip ediyor… Bir yandan Zafer’i dinleyip, bir yandan da arkamızda kıpırdayıp duran sabırsız gölgelere dikkat etmeye çalışıyorum.
Zafer’in koluna girip onu ileri doğru yürümeye zorlayınca, böyle bir şeye alışık olmayan Zafer, durup dikkatle yüzüme bakıyor… Normal olmayan bir şeylerin döndüğünü artık o da anlayınca yavaşça kulağına eğilip “Peşimizde birileri var.” diye fısıldıyorum.
Bakmaya niyetlendiğini anlayınca arkasına dönmesini engellemek için koluna sıkıca sarılıyorum.
Köşeyi dönünce onu sağa itip, kendimi sola atıyorum. Sırtlarımızı karşılıklı iki duvara verip beklemeye başlıyoruz… Kendi kendime “Ulan aynı filmlerdeki gibi, başımıza gelmedik bir bu kalmıştı, haydi hayırlısı.” diyorum.
Korkak ve ihtiyatlı, ama bir o kadar da hızlı adımlarla, ayaklarının uçlarına basıp ilerlemeye çalışan iki kişiyi sokağın başında fark ettiğim anda ‘Haydi!” diye bağırıyorum. Zafer’le aynı anda adamların üstüne atlıyoruz ama atlarken de bir yanlış yaptığımızı fark ediyorum adamlar zenci…
Zencilerin bizim peşimizde ne işi var?
Adamlar turist mi acaba falan diye düşünmeye kalmadan, bir itiş kakış içinde birbirimize girdiğimiz anda biri “Abi dur! Benim, Lastik Osman” diyor. Öylece elimiz havada kalıyoruz…
Çocuk esastan da bizim Lastik.
Toparlanıp yerden kalkarken, şaşkınlıkla “Ulan sen Lastik Osman değil misin? Ya sen, Cabbar niye böyle zenci oldunuz oğlum?” diyorum.
“Abi bende onu diyorum. Evet, ben Lastik Osman’ım, bu da Cabbar.”
Üstümüzü başımızı silkeliyoruz ama bizim de sağımız solumuz çoktan siyah lekelerle dolmuş…
Lastik Osman “Abi biz seni takip ediyorduk. Zafer abinin yanından ayrılırsın diye bekledik ama…” diyor.
Zafer adı geçince “Benimle ne alakanız var?” diye soruyor.
Kafasını titretip, kaşını gözünü kaldıra kaldıra devam ediyor “Ha? Size soruyorum lan… Ben size demedim mi oğlum? Olmaz o iş… Ulan bir şey değil kardeşimin de başını yakacaksınız.”
Çocuklar sessiz başlarını öne eğince, Zafer iyice kızıp, bağırıp-çağırmaya başlıyor.
“Bıktım ulan bu mahalleden de, sizin gibi delilerinden de… Ne halt yerseniz yiyin.”
Zafer bir sigara yaktıktan sonra yanımızdan hızla, söylene söylene uzaklaşıyor.
Lastik Osman’a soruyorum “Ne var da böyle manyak manyak şeyler yapıyorsunuz oğlum?
Deli misiniz siz? Niye zenci gibi sağınızı solunuzu boyadınız?
Benim bilmediğim bir şeyler var ama, dur bakalım…
Nedir bu Zaferin bahsettiği ‘Olmayacak iş’?”
Lastik Osman “Abi…” diye lafa başlarken, Cabbar da benle beraber kaldırıma oturuyor.
“Bu Zafer’in kardeşi Selim, hepimizin kardeşi sayılır…
O’na iyi bir şey olsa sevinir, kötü bir şey olsa hepimiz üzülürüz değil mi?
Şimdi ben sana her şeyi anlatacağım.”
“Yaa, Lastiğim bırak bu ekstra açıklamalı, pazarlamacı ağızlarını, direk konuya gir…”
“Zaten Zafer yanından gidince sana seslenecektik, ama sizde de bir muhabbet, bir muhabbet bitmek bilmedi be abi. Biz de takip etmek zorunda kaldık… Her şeyden önce şunu söyleyeyim ki bizi senden başkası kurtaramaz.”
“Lastiiik. Gir oğlum şu konuya artık…”
“Abi uzun lafın kısası şu: Bu Zafer’in kardeşi Selim, Aysel’e abayı yakmış, ama bir iki kez Aysel’le konuştuğunda Aysel bunu ‘Senin maaşın benim makyaj parama bile yetmez oğlum. On milyarı denkleştir öyle gel’ diye terslemiş. Çocuğunda bir erkeklik gururu var değil mi abi. Ne yapsın gariban, belki bir akıl verir diye gidip kahvede bizim Kusto Sami’ye durumu anlatıyor. Kusto Sami de bunu dinleyince ‘Yeter artık bu Aysel karısının mahalleye ettiği’ deyip kahvedeki çocuklarla bir plan yapıyorlar.”
Lastik Osman anlatmaya devam ederken saatine baktıktan sonra, “Abi gel gerisini yolda anlatırım, acelemiz var” diyerek ayağa kalkıp elini bana uzatıyor. Hep beraber yürümeye, hatta hızlı adımlarla yavaş yavaş koşmaya başlıyoruz Lastik tekrar anlatıyor…
“Abi Kızma ama senin dünyadan haberin yok. Kahveye gelince bu Kusto Sami’nin son bir aydır ikide bir anlattığı askerlik anılarından da mı durumu çakozlamadın be abi? Bu askerlik muhabbeti falan var ya, hepsi dümen, sırf sen gelince anlatacak koftiden bir şeyler olsun da, millet ağzından bir şeyler kaçırırsa işi bozmayasın diye.”
“Ne işi oğlum? Ben niye milletin işini bozayım?”
“Öyle deme abi, Zaferin en yakın arkadaşısın, ne yapar eder vaz geçirirdin bizi…”
Cabbar sessizliğini bozup araya giriyor:
“Keşke işe uyansaydı da vaz geçirseydi. Şimdi daha mı iyi oldu sanki.”
Lastik Osman “Sen karışma lan!” diyince, Cabbar yine susuyor.
“Oğlum şu işi başından adam gibi anlat, hiç bir şey anlamadım ben…”
“Anlamayacak ne var abi… Mahalledeki her genç gibi Zaferin kardeşi Selim de Aysel’i seviyor.
Aysel Selim’i istemiyor ama açık açık ‘On milyarı getir, malı götür’ diye, kendisinin ne mal olduğunu da belli ediyor. Selim’de de bu para yok, Kusto’ya dert yanıyor. Kusto da ulan bu herkese böyle yapıyor gelin bu Aysel karısından hiç değilse birimiz mahalle gençleri adına intikam alsın diye fikrini söylüyor ve kahvede başlıyor her türlü plan çevrilmeye… En sonunda yazlığa gittiklerinde Aysellerin evine girip, yükte hafif, pahada ağır ne bulunursa alınmasına karar veriliyor. Senin anlayacağın Aysel’in parasıyla Aysel’i…”
“Valla ben bizim mahallenin gençlerinden böyle bir şeyi beklemezdim… Ama ne diyeyim işin içinde şu Aysel olmasa eyvallah denecek iş değil ya hani neyse… İyi güzel de siz niye yüzünüzü böyle boyadınız onu anlamadım…”
“Sadece biz değil ki kahvedeki herkes boyadı.”
“Herkes mi?”
“Evet abi, eve girerken görünmemek için.”
“Madem eve girerken diye yüzünüzü boyadınız, burada ne işiniz var?”
“Biz içeri giremedik ki abi, biliyorsun bahçede özel eğitim almış köpekler var. Nah böyle, bu boyda kurt köpekleri…”
Cabbar yine lafa karışıyor.
“Hem de eğitimlinin de eğitimlisi, Aysel’in babası bu kurtları İnönü Stadında görev yapan polis arkadaşından zorla, bindir dereden su getirip, rüşvetle almış… Adamcağız kurtulmak için ‘Abicim ben bunları verirsem, stada neyle girerim?’ diyormuş da, Aysel’in babası durumu idare etsin diye, yerine iki tane sıradan kırma kurt alıp adama vermiş…”
“Ulan Cabbar her lafa da atlıyorsun be oğlum. Dur da şurada meramımızı anlatalım. Millet orada yangın vaziyette bizi bekliyor zaten… Nerede kalmıştım abi? Hah… Yarımız içerde yarımız dışarda kaldık. Kusto Sami kendini köpeklerden zor kurtardı. Şimdi bahçenin yakınlarında bir yerde gizlenip nöbet tutuyor. Selim içerde mahsur kaldı. İkimizi de seni bulmamız için Kusto gönderdi… Aman abi gel de şu Selimi kurtaralım…”
“İyi güzel de oğlum, nasıl kurtaralım?”
Aldı mı beni bir düşünce, hem düşünüyorum, hem kendi kendime konuşuyorum.
Bir yandan olayı çözüp, Selimi nasıl kurtaracağımı bir yandan da bu işi becerirsem artık mahallede ölünceye kadar sırtımın yere gelmeyeceğini düşünüyorum.
Cevabı bulmaya çok yakınım biliyorum.
Başladım sesli sesli düşünmeye…
“Canavar gibi köpekler var diyorsuuuuuun, eğitimli diyorsuuuuuuun…”
“ULAN CABBAR!”
“Sen demin anlattıklarını nereden biliyorsun? Eğer doğruysa yırttık.”
“Aysel’in kardeşi kahvenin önünde, öbür çocuklara hava atmak için anlatırken duymuştum…”
“Buldum ulan buldum!!!”
“Şu Selimi bir kurtarayım da. Gerçeğine tahammül edilemezken dümenden askerlik anısı neymiş gösteririm ben size…”
Çocuklar benden umutlu ben yardım edeceğim için hafiften havalı bir vaziyette neredeyse mahallenin dışına geldik ev görünüyor. Uzaktan sakat bir şey yok gibi. Ama durum tam tiyatro…
Eski partici Memduh beyin, yani Aysel hanımın babasının bahçeli evi.
Selim balkonda eğilmiş ara sıra kalkıp asmadan kopardığı korukları bahçedeki köpeklere atıyor.
Kusto Sami duvarın yanında tam siper yatmış. Askılı pantolon olmasa yüzü simsiyah boyalı, kim olduğunu anlamayacağım.
Çevrede bizden başka kimse yok. Yavaşça yanına gidip “Hişt kardeş Afrika’nın içinden misiniz?” diye takılıyorum…
Kusto delirmiş gibi bana bakıp “Allahıma şükürler olsun” diyerek ayağa kalkıyor. Hareketleri hâlâ yarı deli gibi, hesapta ikide bir etrafı kolaçan ediyor. Selime sesleniyorum “Selim biz köpekleri bu tarafa çekince, sen öbür taraftan atla, kaç kurtar kendini, sakın yanına da bir şey alayım deme.”
“Gelin siz de şimdi benle. Ben ne dersem bütün gücünüzle bağırıp aynen tekrarlıyorsunuz tamam mı?”
Hepsi iyice aptallaştı, Cabbar “Abi hırsızlık yaptığımız evin önünde bağıracak mıyız, doğru mu anladım?” diye soruyor.
“Evet ulan bağıra bağıra kurtaracağız Selimi başka yolu yok…”
Önce duvara iyice yaklaşıyoruz başlıyorum bağırmaya…
“La, la, la, la, la, la, la, la, laaaaaa, yaşaaaa fenerbahçeeeeee!
La, la, la, la, la, la, la, la, laaaaaa, yaşaaaa fenerbahçeeeeee!
Re, re, re, ra, ra, ra, gassaray, gassaray cimbombom!”
Bizimkiler aptal aptal bana bakıyor ama bu sırada köpekler statlarda geçen eski günlerini yâd etmek için duvarın dibine, aldıkları eğitim gereği tam yanımıza gelip oturunca, durumu anlayıp onlar da bana katılıyor.
“La, la, la, la, la, la, la, la, laaaaaa, yaşaaaa fenerbahçeeeeee!
La, la, la, la, la, la, la, la, laaaaaa, yaşaaaa fenerbahçeeeeee!
Re, re, re, ra, ra, ra, gassaray, gassaray cimbombom!”
Bir dakika boyunca böyle devam ediyoruz,
Selim kurtulup yanımıza gelince işin suyunu çıkarıp sevinçten, alkışlarla üçlü çekiyoruz…
Şak! Şak! Şak! Şak! Şak! Şak! Şak!
Şak! Şak! Şak! Şak! Şak! Şak! Şak!
Şak! Şak! Şak! Şak! Şak! Şak! Şak!
“Beşiktaş!!!”
Oradan uzaklaşırken Kusto Sami bir yandan yüzünü silip bir yandan da bu sıkıcı durumu atlatmanın sevinciyle Lastik Osman’a yetişemeyen yavaş tekmeler savuruyor…
“Ben size demedim mi oğlum çözerse bu işi o çözer”…
Taşkın durumumuzu yavaş yavaş dizginleyip de kahveye yaklaştığımız sırada, Selim
“Abi sen hiç bir şey alma demiştin ama bir kere almış bulundum. Bir daha da geri koyamadım, artık bunu sen hak ediyorsun” diyerek gömleğinin altına sakladığı bir defteri bana uzattı.
Sanırım Aysel’in iyi kötü bütün yaşadıklarını, tüm detaylarıyla anlatacak hatıra defterini elimde tutuyordum…
(Kırkyama hikâye grubu’na)
Bölüm 4-
Bu hikâyenin her bir bölümü kendi içinde ayrı bir kurgu ve mantık barındırmaktadır. Kırkyama hikâye grubu üyeleri çekilişle çıkan bir bölümü alıp, bir öncekinin bıraktığı yerden devam etmekteydi, bana da 4 bölümü yazmak düşmüştü…)
Anlayamamışlardı gerçekleri, olmadığından olsa gerek!
“Bu sefer çok iyi bir değerlendirme yapmalıyım” diye düşündü, arabasıyla üzerinden geçtiği çamur ve su birikintilerinin farkında olmadan.
Yeni tiyatro binasına on beş dakikalık yolu kalmıştı. Gazetedeki son görevi olabilirdi bu. Son röportajındaki olayları düşündükçe içini pişmanlıkla karışık, anlatılamayacak kadar garip bir duygu kaplıyordu. Ve şimdi de böylesine kritik bir konumdayken, bu kadar zor biriyle de röportaj yapma görevi verilmişti kendisine.
Röportaj yapacağı yazar, son bir iki yılda, ülke çapında tanınmıştı. Yazarın ayrıca tiyatroda devrim yaratan olaylar sergilemesi, sanat çevreleri tarafından büyük bir şaşkınlıkla karşılanmıştı.
Binanın yakınında bir yerde park etti arabasını.
Tiyatro salonunun karanlığına alışması gerektiği için hâlâ dikkatli olmak zorunda olduğunu fark edince, yavaş yavaş önlere doğru ilerledi. Röportaj oyunun sonunda gerçekleşecekti ama her zamanki gibi vaktinden önce gelmişti…
Oyunu izleyenler genelde; kentin ne tarafında olduğunu bilmedikleri “Batı Yakası” kavramına yabancı olacak kadar düşük ücretle çalışan kişilerdi. Her yerde olduğu gibi içi bozuk, kâğıdı süslü çikolataya benzeyen makyajlı kadınlar, burada da eksik değildi.
xxx
Oyun devam ediyordu.
Sahnenin sağından giren ilk çağa özgü postlar giymiş iki kişi, zorlanarak taşıdıkları büyük bir tekerlekle sahnenin soluna doğru yürüdükleri sırada
Konuşmacı “Daha tekerleği bile icat edememişlerdi…” diye anlatmaya başladı.
(Bu sırada tekerleği taşıyan oyuncular, sahnenin sol tarafından dışarı çıktılar.)
Konuşmacı “Fakat teknoloji çok hızlı ilerlemektedir…” diye devam etmeğe çalıştığında, sahnede bir hareketlilik yaşandı.
(Az önce tekerlekle dışarı çıkan oyuncular kendilerini ezmek istercesine takip eden “dekor araba”dan kaçmaya çalışıyorlardı. Araba ve oyuncular sahnenin sağından çıkarken, konuşmacı sözlerini sürdürdü.)
“…Gelişen silahlar, teknolojik utançlar, Atom, Nötron… Ve silah sanayinin birikimini eritmek için çıkarılan savaşlar. Savaşların nedeni böyle çok basit işte. Tüm dünya böyle basit şeyleri bile düşünemeyecek kadar mı eğitimsiz bırakılmış? Nedenini bile bile, günlük dolar kuru üzerinden hayatımızı harcamanın nedeni ne olabilir diyeceksiniz, ama insanların tümünü suçlamayın. Onlar yönlendirilmeye alışmış varlıklardır. Yoo! Kızmayın. Şu anda siz bile benim tarafımdan yönlendiriliyorsunuz… Ne? Hayır mı? Peki, niye burada olduğunuzu bilebiliyor musunuz?
(Konuşmacı, iplerle tutturulmuş eski bir gramofon yavaşça sahneye doğru gelirken, sözlerini tamamladı.)
Prometheus’un insanlara ateşi getirdiği gibi, barışı getirdim size.”
Oyun bitmişti…
xxx
Keşke oyunun tümünü izleyebilseydim diye düşünüyordu. Ayağa kalkan kalabalık, düşüncelerinden sıyrılıp, görevini yerine getirmesini hatırlattı. Hemen kulise koştu, kısa bir araştırma ve oda tariflerinden sonra buldu onu. İşte karşısındaydı.
- İyi akşamlar bayan “V” röportaj için…
- Ah! Evet, yirmi dakikaya kadar çıkarız.
Beklediği süre içinde Bayan “V”nin resimlerinden çok daha güzel olduğuna karar vermişti.
Çevresini incelemeye başlayınca; dalınan derin düşünceler ve koşuşturmalar yüzenden unutulan sigaraların, plastik kül tablasının iç yüzeyinde belirgin yanıklara neden olduğunu gördü.
Bayan “V” odanın diğer ucundan göründüğünde, gelmesi için işaret ediyordu. Kalkıp ona yetişti, merdivenlerden indiler ve otoparka doğru yöneldiler.
Bayan “V”,, bu saatte trafiğin çok sıkışık olacağını söyleyerek, metro ile gitmelerini önerdi.
O anda nereye gittiklerini merak etti. Evet, neden tiyatroda bir söyleşi yapmamışlardı ki? “Müşteri her zaman haklıdır.” zırvasını hatırlamamak için hiçbir neden yoktu. İnsanın kendisini kestane yemeye zorunlu hissedeceği kadar güzel bir sonbahar günüydü, o yüzden de dışarıda yürümenin bir sakıncası yoktu. İstasyon yönünde bir parka doğru yöneldiler. Soru sormak için uygun bir ortam sağladığıma inanınca;
- Yazmaya ne zaman karar verdiniz? diye sordu.
Bayan “V”, kısa bir an, çıkan ses çok anormal bir şeymiş gibi baktı ve sustu. Parkın içinde düzensiz bir şekilde sıralanmış taş peteklerinin, birbirini kesen sınır çizgilerine basmamaya çalışarak zıplama ile yürüme arasında hareketler kaydediyordu. O’na katılmak için içinde dayanılmaz bir istek duydu. İkisi de taşların oluşturduğu çizgilere basmamaya çalışarak, ikili ilginç figürler yapa yapa yürümeye başladılar.
Bayan “V”, “Karşılaştığım lise öğretmenimle kısa bir konuşmanın sonunda, bana tanıdık bir psikoloğun adresini vererek, iyi bir tedavi önermesi, yazarlığa başlamam gerektiğini belirten önemli bir işaretti, Sartre’ın “Sözcükleri”nde ise kararımı verdim.” diyerek, az önce sorduğu soruyu yanıtladı.
-Yazarlıktan tiyatro sanatçılığına geçişiniz nasıl oldu? Ya da, sizi tiyatro sanatçılığına çeken şey neydi?
“Aslında bunun tiyatro ile ilgisi yok, yani benim gerçekleştirdiğim şeye tiyatro oyunu diyemeyiz. Bale ile Operada olduğu gibi, tiyatroyla da benim gerçekleştirdiğim eser arasında çok fark var, tek ortak noktamız, tiyatro sahnesini kullanmam.
Benimkine bir çeşit gösteri diyebiliriz. Size bir sır vereceğim ben aslında tiyatrodan nefret ederim. Hissedilmeyen bir şeyin hissediliyor gibi gösterilmesi bana itici geliyor. Bir türlü kabul edemeyeceğim içindir ki, içinde bulunmadığım bir anı duyumsamak, ne kadar gerçekçi bir şekilde o anı yaşıyormuşum gibi aktarılsa da, ezberlenmiş bir hareket olduğu için, kendimi kötü hissettiriyor.
Neredeyse bir fobi olacak gibi görünen rol aktarımı, sanatçı kişiliğimi etkiliyordu. Sahnede başka şeyler deneyerek de başarabileceğimi kendime göstererek, kendi kendimle mücadelemi sürdürmem gerekti. Sanırım bir kez daha kendimi yendim” diyerek, Bayan “V” söylediklerini noktaladı.
İstasyona gelince, boş banklardan birini seçip oturdular. Banka oturduktan kısa bir süre sonra Bayan “V”, az önce bitirdiği konuşmasına devam etmeye başladı.
“Herhangi bir oyunda, seyirciye verilmek istenen, daha oyun sahnelenmeden belirlenmiştir, yani oyundan çıkarılacak ana fikri oluşturan tüm sözcükler sanki belli bir ölçüsü varmış gibi kalıplaşmıştır.
Oysa ben oyunumda belli bir konu olsun istemem. Birçok küçük konuşmalar ve görüntüye dönüştürülmüş düşünceleri, birbirinden ayrı ayrı konular halinde, birbiri ardına dizerek oyun şekline getiririm.
İşte burada önemli olan benim düşüncelerimin ne kadar ağdalı, klasik sözlerle aktarıldığı değil, ne kadar değişik ve üretken şeyler olduğudur.
Çünkü düşündüklerim ne kadar farklı ve genelin üstünde bir anlatım içerirse, karşımdaki seyirci de o kadar değişik değer yargıları çıkarır kendisine. Ben sahnede oyun sergilerken, belki de o, benim oyunumda, benim yakalayamadığım bazı şeyleri bulabilecek ve kendisine verilmek istenen zorunlu temanın esiri olmaktan kurtulmuş olmanın bilinçsiz sevinciyle, gösterimi kendi izlenimleri doğrultusunda, çeşitli konulara ayrıştıracaktır.”
Son cümlesinde metro görünmüştü ve Bayan “V” uzun cümlesinin sonunu ayakta tamamladı.
Tren perona yaklaşırken azalan hızına oranla, tünelin ucunda beliren sarı ışığın bekleyenlere doğru yaklaşması, gittikçe artıyordu.
Bayan “V” ile gazeteci birlikte metroya bindiler ve romanlardaki gibi bir süre hiç konuşmadan yol aldılar. Bayan “V” gözlerini camdaki bir noktada sabitleştirerek düşüncelere dalmıştı. Gözleri ile camdaki nokta arasında oluşan doğrultunun, camın dışındaki devamında, fondaki evlerin ışıkları akıyordu.
Bayan “V”, bir an için, kendisiyle konuşmaya can atan bu adama şöyle bir göz atmayı düşündü.
Su birikintisinin üzerine yüksekten bırakılan metal parçası, suyla çarpışıp, yerle birleştiğinde, kısa bir süre için de olsa görülebilen suyun gizlediği toprak gibi, derin bakışlarının altında görünmeyen gizli bir şeyler vardı. Yüzündeki anlamsa, gözlerindeki anlamsızlığı silip atabilecek kadar kuvvetliydi.
xxx
Apartmanın önünü geldiklerinde sigara almak için bir yerlere gitmesi gerektiğini söyleyerek yanından henüz ayrılmıştı ki, Bayan “V” arkasından; “Yirmi dört numara, unutma!” diye seslendi.
Gazeteci, sigara alıp geldiğinde Bayan “V” üzerindekileri değiştirmişti.
Kapıdan içeri girdi. Holün her bir duvarı ayrı renge boyanmıştı. Salona yöneldiğinde kapı yerine monte edilmiş, kısa bacaklı bir masa gazeteciyi tedirgin ettiyse de, daha sonra salonda üzeri kapı şeklinde bir masayla karşılaşınca, az da olsa rahatladı.
İçeriyi inceleyen gözlerinde, yüzüne aktarılmış garip bir anlam olacaktı ki, Bayan “V” “Gerçeküstü bir yaşam sadece düşünmekle olmaz, aynı zamanda bu düşünceleri uygulamak da hoşuma gidiyor” diyerek, gazeteciyi garip bakışlarından arındırmaya çalıştı.
-Bu biraz zor olmalı, ama niye zor bir yaşam?
-Normal ve sıradan bir yaşam düşünemiyorum, benim yaşamım anormal olmalı, alışılmışı aşan, geneli dışlayan, kendine özgü bir yaşam. Evet işte beni tanımaya başladın bile, birbirini tanımanın en iyi yollarından biri de birlikte sapıtmaktır. Artık endişelenmeye başlayabilirsin, çünkü ben hep çılgınlık bulaşıcıdır diye düşünmüşümdür.
Bayan “V” bir süre için gazetecinin yanından ayrıldı. Geri döndüğünde pikaptan gelen güzel bir müzik sesi odayı dolduruyordu. Çalan parçayı ilk bir iki notasından hemen kavrayan gazeteci, bu parçayı tanıyordu. Ve Öylesine alışkanlıkla dinliyordu ki; bu notaların beyninin derinliklerine işleyişi, labirent şeklindeki cam yollar içinde, önceden planlanmış şekilde sağa sola kıvrılarak hızla ilerleyen renkli akışkanları anımsatıyordu kendisine.
xxx
Mutfakta kaplanabilecek her yerde ayna vardı, nedenini sorunca;
“Yalnız yemeyi sevmem” diye yanıtladı Bayan “V”.
- Her zaman yalnız olmak zorunda değilsiniz.
- Böyle olmasının tek nedeni varsa o da programlanmış gibi herkesin yaptığı şeyleri tekrarlamak zorunda kalmak istemeyişimdir. Beni yaşamdan soğutan tek şey bu. Bilmem anlıyor musun? Boşlukta bir dikdörtgen parçası üzerindeyim, köşelere doğru gidince yüzeyin dengesi bozuluyor, birden olmaması gereken şeylerin gerçekleşmesine neden olmaktan korkuyorum. Tam bir denge için merkezde durduğumda ise herkesin gözü benim üzerimde oluyor.
Sözlerini bitirdiğinde kısa bir sessizlik oldu. Kül tablasındaki sigaradan yükselen duman, çalan müziğin ritmine uymakta ısrar ediyordu.
Gazeteci üzerindeki gerginliği atınca, Bayan “V”yi çok eskiden tanıyormuş gibi, sorularını daha samimi bir tarzla sormaya başladı;
- İdeallerin en güzel yanı tam olarak ulaşılmaz olmasıdır. Sürekli eksik bir şeyler olduğunu hissedersin, hep tamamlanamamış bir şeyler vardır. Belki de normal yaşama alışmak zor olmaz, ne dersiniz? Olağan dışı yaşam bu kadar çekici mi? Bunca şeye katlanmak…
- Genelin dışında oluşturulan yaşam tarzı belki çok eğlenceli olabilir ama bunu güzel olan her şey için verdiğimiz bedellerin en korkuncu olan yalnızlıkla öderiz. Buna katlanabileceğine inanan kişi, artık kendi yoluna gitmelidir. Ben başladığım noktayı göremeyecek kadar uzaklaştım.
Gazeteci “Evi gezebilir miyim?” diye sorunca, Bayan “V” başıyla olumlu şekilde yanıtladı. Diğer odaya geçtiler.
Camlı kapının birinde Don Kişot’un siyah-beyaz yapılmış bir resmi vardı. Kendisiyle tanıştığından beri yazarla aralarında birçok ortak nokta yakalayan gazeteci kendi kendine “Bunca zamandır özlem duyduğum insan bu mu yoksa? Açıkçası Bayan “V” beni çok etkiledi. Bu çok değişik bir duygu, sanırım en iyi açıklaması da; sevdiğim kişiye karşı duyduğum duygu, bu da çok karışık. Örümcek ağına düşen böceğin benden tek farkı içine düştüğü ağı oluşturan maddenin kendisinden önceki kurbanlarından oluşturulmuş olması herhalde. Acaba söz ettiği dikdörtgenin diğer ucunda bana yer ayırır mı? diye düşünmeye başladı
Omuzuna dokunan eli hissedince, Bayan “V”nin yüzüne baktı.
Bayan “V” gazetecinin, sayıları rasgele serpiştirilmiş üçgen saate bakarak, saatin kaç olduğunu anlamaya çalıştığının farkına varmış olacaktı ki, gözlerine bakarak “yirmiüç kırkbeş” dedi.
Gazeteci, bilinçsizce sağa sola bakıyordu, küçük adımlarla odayı aştı. Karşısındaki kapı yatak odasına açılıyor olmalıydı, bir an girmesinin doğru olup olmayacağını düşündü.
Yatak odasına girince ilk dikkatini çeken, ışıkları yakmasına karşın çok karanlık olmasıydı. Sonradan bunun duvarların ve perdelerin siyah olmasından kaynaklandığını anladı. İlk gördüğü, özel olarak yaptırılmış, iki kişilik yatak boyutlarındaki konserve kutusuydu. “Bunun içinde uyumak ilginç olmalı…” diye düşündü.
xxx
Nereye gittiğini bilmeden, neredeyse koşarcasına evden uzaklaşıyordu, işe gitmeye çalışanlarla ters yönde hareket ediyor olacaktı ki bu yüzden birkaç kez birilerine çarptı.
Bir yandan da yaşadığı paniğin düşüncelerine sıçramış olmasını engelleyemeden, dağınık bir şekilde kendi kendine kuruyordu;
“Yoksa bu kadına aşık mı oldum. Yo! Yo! Asla bu aşk değil ama hoşlandığım kesin, dudaklarının yumuşaklığı, nefesi, hâlâ hissediyorum.
Neden olmasın O’nu seviyor da olabilirim fakat bu da kırmızının içindeki siyah kadar belirsiz. Uzun zamandır birisiyle birlikte olmamıştım bunun da etkisi var mı acaba? Bu işin konserve kutusunda olması durumu daha da mı kötüleştirdi?”
Sanki onun kokusu üzerine değil de mahallenin bütün sokaklarına sinmişti. Böyle kaçmakla hiçbir şeyin çözülemeyeceğini bildiği için sonunda, bir gün tekrar görüşmek zorunda kalacaklarını kabul etti.
O gün işyerinde akşama kadar onu düşündü. Çıkmasına yakın bir saatte müdürü yanına geldi.
“Zengin oldun, bil bakalım kim ölmüş?”
Şaşkın şaşkın müdürüne bakıyordu, adam cümlesini tamamladı “Bayan “V” kendini apartmandan aşağıya bırakıvermiş, son röportajı da sen yaptığına göre…”
Haberi alınca ne yapabileceğini bilemeden hemen Bayan “V”nin evine gitmeye karar verdi. Eve ulaşınca, kapıyı açmakta karşılaşacağı zorlukları ne tür yöntemlerle giderebileceğini düşünerek merdivenleri hızla tırmanıyordu ki kapının ardına kadar açık olduğunu gördü, hızla içeri girdi.
Yanan tüm ışıklar altında eşyaların olduğu gibi yerli yerinde durduğunu bu haline karşın rahatlıkla seçebiliyordu.
Mutfak ve balkon kapılarının da ardına kadar açık olması onu birden heyecanlandırdı. Çevik bir hareketle geriye dönerek hızla dışarı doğru koştu yarım saat kadar evin çevresindeki polis barikatının içinde dolaştı. Aşkı kaldırım taşları üzerindeki kan izleri kadar gerçekti. Delicesine öten polis ve ambulans seslerini duymuyordu.
İçinden, “Onca şeye rağmen, ismimi bilmiyordu” diye düşünürken gözyaşlarını gülümseyen dudakları engelliyordu.
(1986)
Yeni tiyatro binasına on beş dakikalık yolu kalmıştı. Gazetedeki son görevi olabilirdi bu. Son röportajındaki olayları düşündükçe içini pişmanlıkla karışık, anlatılamayacak kadar garip bir duygu kaplıyordu. Ve şimdi de böylesine kritik bir konumdayken, bu kadar zor biriyle de röportaj yapma görevi verilmişti kendisine.
Röportaj yapacağı yazar, son bir iki yılda, ülke çapında tanınmıştı. Yazarın ayrıca tiyatroda devrim yaratan olaylar sergilemesi, sanat çevreleri tarafından büyük bir şaşkınlıkla karşılanmıştı.
Binanın yakınında bir yerde park etti arabasını.
Tiyatro salonunun karanlığına alışması gerektiği için hâlâ dikkatli olmak zorunda olduğunu fark edince, yavaş yavaş önlere doğru ilerledi. Röportaj oyunun sonunda gerçekleşecekti ama her zamanki gibi vaktinden önce gelmişti…
Oyunu izleyenler genelde; kentin ne tarafında olduğunu bilmedikleri “Batı Yakası” kavramına yabancı olacak kadar düşük ücretle çalışan kişilerdi. Her yerde olduğu gibi içi bozuk, kâğıdı süslü çikolataya benzeyen makyajlı kadınlar, burada da eksik değildi.
xxx
Oyun devam ediyordu.
Sahnenin sağından giren ilk çağa özgü postlar giymiş iki kişi, zorlanarak taşıdıkları büyük bir tekerlekle sahnenin soluna doğru yürüdükleri sırada
Konuşmacı “Daha tekerleği bile icat edememişlerdi…” diye anlatmaya başladı.
(Bu sırada tekerleği taşıyan oyuncular, sahnenin sol tarafından dışarı çıktılar.)
Konuşmacı “Fakat teknoloji çok hızlı ilerlemektedir…” diye devam etmeğe çalıştığında, sahnede bir hareketlilik yaşandı.
(Az önce tekerlekle dışarı çıkan oyuncular kendilerini ezmek istercesine takip eden “dekor araba”dan kaçmaya çalışıyorlardı. Araba ve oyuncular sahnenin sağından çıkarken, konuşmacı sözlerini sürdürdü.)
“…Gelişen silahlar, teknolojik utançlar, Atom, Nötron… Ve silah sanayinin birikimini eritmek için çıkarılan savaşlar. Savaşların nedeni böyle çok basit işte. Tüm dünya böyle basit şeyleri bile düşünemeyecek kadar mı eğitimsiz bırakılmış? Nedenini bile bile, günlük dolar kuru üzerinden hayatımızı harcamanın nedeni ne olabilir diyeceksiniz, ama insanların tümünü suçlamayın. Onlar yönlendirilmeye alışmış varlıklardır. Yoo! Kızmayın. Şu anda siz bile benim tarafımdan yönlendiriliyorsunuz… Ne? Hayır mı? Peki, niye burada olduğunuzu bilebiliyor musunuz?
(Konuşmacı, iplerle tutturulmuş eski bir gramofon yavaşça sahneye doğru gelirken, sözlerini tamamladı.)
Prometheus’un insanlara ateşi getirdiği gibi, barışı getirdim size.”
Oyun bitmişti…
xxx
Keşke oyunun tümünü izleyebilseydim diye düşünüyordu. Ayağa kalkan kalabalık, düşüncelerinden sıyrılıp, görevini yerine getirmesini hatırlattı. Hemen kulise koştu, kısa bir araştırma ve oda tariflerinden sonra buldu onu. İşte karşısındaydı.
- İyi akşamlar bayan “V” röportaj için…
- Ah! Evet, yirmi dakikaya kadar çıkarız.
Beklediği süre içinde Bayan “V”nin resimlerinden çok daha güzel olduğuna karar vermişti.
Çevresini incelemeye başlayınca; dalınan derin düşünceler ve koşuşturmalar yüzenden unutulan sigaraların, plastik kül tablasının iç yüzeyinde belirgin yanıklara neden olduğunu gördü.
Bayan “V” odanın diğer ucundan göründüğünde, gelmesi için işaret ediyordu. Kalkıp ona yetişti, merdivenlerden indiler ve otoparka doğru yöneldiler.
Bayan “V”,, bu saatte trafiğin çok sıkışık olacağını söyleyerek, metro ile gitmelerini önerdi.
O anda nereye gittiklerini merak etti. Evet, neden tiyatroda bir söyleşi yapmamışlardı ki? “Müşteri her zaman haklıdır.” zırvasını hatırlamamak için hiçbir neden yoktu. İnsanın kendisini kestane yemeye zorunlu hissedeceği kadar güzel bir sonbahar günüydü, o yüzden de dışarıda yürümenin bir sakıncası yoktu. İstasyon yönünde bir parka doğru yöneldiler. Soru sormak için uygun bir ortam sağladığıma inanınca;
- Yazmaya ne zaman karar verdiniz? diye sordu.
Bayan “V”, kısa bir an, çıkan ses çok anormal bir şeymiş gibi baktı ve sustu. Parkın içinde düzensiz bir şekilde sıralanmış taş peteklerinin, birbirini kesen sınır çizgilerine basmamaya çalışarak zıplama ile yürüme arasında hareketler kaydediyordu. O’na katılmak için içinde dayanılmaz bir istek duydu. İkisi de taşların oluşturduğu çizgilere basmamaya çalışarak, ikili ilginç figürler yapa yapa yürümeye başladılar.
Bayan “V”, “Karşılaştığım lise öğretmenimle kısa bir konuşmanın sonunda, bana tanıdık bir psikoloğun adresini vererek, iyi bir tedavi önermesi, yazarlığa başlamam gerektiğini belirten önemli bir işaretti, Sartre’ın “Sözcükleri”nde ise kararımı verdim.” diyerek, az önce sorduğu soruyu yanıtladı.
-Yazarlıktan tiyatro sanatçılığına geçişiniz nasıl oldu? Ya da, sizi tiyatro sanatçılığına çeken şey neydi?
“Aslında bunun tiyatro ile ilgisi yok, yani benim gerçekleştirdiğim şeye tiyatro oyunu diyemeyiz. Bale ile Operada olduğu gibi, tiyatroyla da benim gerçekleştirdiğim eser arasında çok fark var, tek ortak noktamız, tiyatro sahnesini kullanmam.
Benimkine bir çeşit gösteri diyebiliriz. Size bir sır vereceğim ben aslında tiyatrodan nefret ederim. Hissedilmeyen bir şeyin hissediliyor gibi gösterilmesi bana itici geliyor. Bir türlü kabul edemeyeceğim içindir ki, içinde bulunmadığım bir anı duyumsamak, ne kadar gerçekçi bir şekilde o anı yaşıyormuşum gibi aktarılsa da, ezberlenmiş bir hareket olduğu için, kendimi kötü hissettiriyor.
Neredeyse bir fobi olacak gibi görünen rol aktarımı, sanatçı kişiliğimi etkiliyordu. Sahnede başka şeyler deneyerek de başarabileceğimi kendime göstererek, kendi kendimle mücadelemi sürdürmem gerekti. Sanırım bir kez daha kendimi yendim” diyerek, Bayan “V” söylediklerini noktaladı.
İstasyona gelince, boş banklardan birini seçip oturdular. Banka oturduktan kısa bir süre sonra Bayan “V”, az önce bitirdiği konuşmasına devam etmeye başladı.
“Herhangi bir oyunda, seyirciye verilmek istenen, daha oyun sahnelenmeden belirlenmiştir, yani oyundan çıkarılacak ana fikri oluşturan tüm sözcükler sanki belli bir ölçüsü varmış gibi kalıplaşmıştır.
Oysa ben oyunumda belli bir konu olsun istemem. Birçok küçük konuşmalar ve görüntüye dönüştürülmüş düşünceleri, birbirinden ayrı ayrı konular halinde, birbiri ardına dizerek oyun şekline getiririm.
İşte burada önemli olan benim düşüncelerimin ne kadar ağdalı, klasik sözlerle aktarıldığı değil, ne kadar değişik ve üretken şeyler olduğudur.
Çünkü düşündüklerim ne kadar farklı ve genelin üstünde bir anlatım içerirse, karşımdaki seyirci de o kadar değişik değer yargıları çıkarır kendisine. Ben sahnede oyun sergilerken, belki de o, benim oyunumda, benim yakalayamadığım bazı şeyleri bulabilecek ve kendisine verilmek istenen zorunlu temanın esiri olmaktan kurtulmuş olmanın bilinçsiz sevinciyle, gösterimi kendi izlenimleri doğrultusunda, çeşitli konulara ayrıştıracaktır.”
Son cümlesinde metro görünmüştü ve Bayan “V” uzun cümlesinin sonunu ayakta tamamladı.
Tren perona yaklaşırken azalan hızına oranla, tünelin ucunda beliren sarı ışığın bekleyenlere doğru yaklaşması, gittikçe artıyordu.
Bayan “V” ile gazeteci birlikte metroya bindiler ve romanlardaki gibi bir süre hiç konuşmadan yol aldılar. Bayan “V” gözlerini camdaki bir noktada sabitleştirerek düşüncelere dalmıştı. Gözleri ile camdaki nokta arasında oluşan doğrultunun, camın dışındaki devamında, fondaki evlerin ışıkları akıyordu.
Bayan “V”, bir an için, kendisiyle konuşmaya can atan bu adama şöyle bir göz atmayı düşündü.
Su birikintisinin üzerine yüksekten bırakılan metal parçası, suyla çarpışıp, yerle birleştiğinde, kısa bir süre için de olsa görülebilen suyun gizlediği toprak gibi, derin bakışlarının altında görünmeyen gizli bir şeyler vardı. Yüzündeki anlamsa, gözlerindeki anlamsızlığı silip atabilecek kadar kuvvetliydi.
xxx
Apartmanın önünü geldiklerinde sigara almak için bir yerlere gitmesi gerektiğini söyleyerek yanından henüz ayrılmıştı ki, Bayan “V” arkasından; “Yirmi dört numara, unutma!” diye seslendi.
Gazeteci, sigara alıp geldiğinde Bayan “V” üzerindekileri değiştirmişti.
Kapıdan içeri girdi. Holün her bir duvarı ayrı renge boyanmıştı. Salona yöneldiğinde kapı yerine monte edilmiş, kısa bacaklı bir masa gazeteciyi tedirgin ettiyse de, daha sonra salonda üzeri kapı şeklinde bir masayla karşılaşınca, az da olsa rahatladı.
İçeriyi inceleyen gözlerinde, yüzüne aktarılmış garip bir anlam olacaktı ki, Bayan “V” “Gerçeküstü bir yaşam sadece düşünmekle olmaz, aynı zamanda bu düşünceleri uygulamak da hoşuma gidiyor” diyerek, gazeteciyi garip bakışlarından arındırmaya çalıştı.
-Bu biraz zor olmalı, ama niye zor bir yaşam?
-Normal ve sıradan bir yaşam düşünemiyorum, benim yaşamım anormal olmalı, alışılmışı aşan, geneli dışlayan, kendine özgü bir yaşam. Evet işte beni tanımaya başladın bile, birbirini tanımanın en iyi yollarından biri de birlikte sapıtmaktır. Artık endişelenmeye başlayabilirsin, çünkü ben hep çılgınlık bulaşıcıdır diye düşünmüşümdür.
Bayan “V” bir süre için gazetecinin yanından ayrıldı. Geri döndüğünde pikaptan gelen güzel bir müzik sesi odayı dolduruyordu. Çalan parçayı ilk bir iki notasından hemen kavrayan gazeteci, bu parçayı tanıyordu. Ve Öylesine alışkanlıkla dinliyordu ki; bu notaların beyninin derinliklerine işleyişi, labirent şeklindeki cam yollar içinde, önceden planlanmış şekilde sağa sola kıvrılarak hızla ilerleyen renkli akışkanları anımsatıyordu kendisine.
xxx
Mutfakta kaplanabilecek her yerde ayna vardı, nedenini sorunca;
“Yalnız yemeyi sevmem” diye yanıtladı Bayan “V”.
- Her zaman yalnız olmak zorunda değilsiniz.
- Böyle olmasının tek nedeni varsa o da programlanmış gibi herkesin yaptığı şeyleri tekrarlamak zorunda kalmak istemeyişimdir. Beni yaşamdan soğutan tek şey bu. Bilmem anlıyor musun? Boşlukta bir dikdörtgen parçası üzerindeyim, köşelere doğru gidince yüzeyin dengesi bozuluyor, birden olmaması gereken şeylerin gerçekleşmesine neden olmaktan korkuyorum. Tam bir denge için merkezde durduğumda ise herkesin gözü benim üzerimde oluyor.
Sözlerini bitirdiğinde kısa bir sessizlik oldu. Kül tablasındaki sigaradan yükselen duman, çalan müziğin ritmine uymakta ısrar ediyordu.
Gazeteci üzerindeki gerginliği atınca, Bayan “V”yi çok eskiden tanıyormuş gibi, sorularını daha samimi bir tarzla sormaya başladı;
- İdeallerin en güzel yanı tam olarak ulaşılmaz olmasıdır. Sürekli eksik bir şeyler olduğunu hissedersin, hep tamamlanamamış bir şeyler vardır. Belki de normal yaşama alışmak zor olmaz, ne dersiniz? Olağan dışı yaşam bu kadar çekici mi? Bunca şeye katlanmak…
- Genelin dışında oluşturulan yaşam tarzı belki çok eğlenceli olabilir ama bunu güzel olan her şey için verdiğimiz bedellerin en korkuncu olan yalnızlıkla öderiz. Buna katlanabileceğine inanan kişi, artık kendi yoluna gitmelidir. Ben başladığım noktayı göremeyecek kadar uzaklaştım.
Gazeteci “Evi gezebilir miyim?” diye sorunca, Bayan “V” başıyla olumlu şekilde yanıtladı. Diğer odaya geçtiler.
Camlı kapının birinde Don Kişot’un siyah-beyaz yapılmış bir resmi vardı. Kendisiyle tanıştığından beri yazarla aralarında birçok ortak nokta yakalayan gazeteci kendi kendine “Bunca zamandır özlem duyduğum insan bu mu yoksa? Açıkçası Bayan “V” beni çok etkiledi. Bu çok değişik bir duygu, sanırım en iyi açıklaması da; sevdiğim kişiye karşı duyduğum duygu, bu da çok karışık. Örümcek ağına düşen böceğin benden tek farkı içine düştüğü ağı oluşturan maddenin kendisinden önceki kurbanlarından oluşturulmuş olması herhalde. Acaba söz ettiği dikdörtgenin diğer ucunda bana yer ayırır mı? diye düşünmeye başladı
Omuzuna dokunan eli hissedince, Bayan “V”nin yüzüne baktı.
Bayan “V” gazetecinin, sayıları rasgele serpiştirilmiş üçgen saate bakarak, saatin kaç olduğunu anlamaya çalıştığının farkına varmış olacaktı ki, gözlerine bakarak “yirmiüç kırkbeş” dedi.
Gazeteci, bilinçsizce sağa sola bakıyordu, küçük adımlarla odayı aştı. Karşısındaki kapı yatak odasına açılıyor olmalıydı, bir an girmesinin doğru olup olmayacağını düşündü.
Yatak odasına girince ilk dikkatini çeken, ışıkları yakmasına karşın çok karanlık olmasıydı. Sonradan bunun duvarların ve perdelerin siyah olmasından kaynaklandığını anladı. İlk gördüğü, özel olarak yaptırılmış, iki kişilik yatak boyutlarındaki konserve kutusuydu. “Bunun içinde uyumak ilginç olmalı…” diye düşündü.
xxx
Nereye gittiğini bilmeden, neredeyse koşarcasına evden uzaklaşıyordu, işe gitmeye çalışanlarla ters yönde hareket ediyor olacaktı ki bu yüzden birkaç kez birilerine çarptı.
Bir yandan da yaşadığı paniğin düşüncelerine sıçramış olmasını engelleyemeden, dağınık bir şekilde kendi kendine kuruyordu;
“Yoksa bu kadına aşık mı oldum. Yo! Yo! Asla bu aşk değil ama hoşlandığım kesin, dudaklarının yumuşaklığı, nefesi, hâlâ hissediyorum.
Neden olmasın O’nu seviyor da olabilirim fakat bu da kırmızının içindeki siyah kadar belirsiz. Uzun zamandır birisiyle birlikte olmamıştım bunun da etkisi var mı acaba? Bu işin konserve kutusunda olması durumu daha da mı kötüleştirdi?”
Sanki onun kokusu üzerine değil de mahallenin bütün sokaklarına sinmişti. Böyle kaçmakla hiçbir şeyin çözülemeyeceğini bildiği için sonunda, bir gün tekrar görüşmek zorunda kalacaklarını kabul etti.
O gün işyerinde akşama kadar onu düşündü. Çıkmasına yakın bir saatte müdürü yanına geldi.
“Zengin oldun, bil bakalım kim ölmüş?”
Şaşkın şaşkın müdürüne bakıyordu, adam cümlesini tamamladı “Bayan “V” kendini apartmandan aşağıya bırakıvermiş, son röportajı da sen yaptığına göre…”
Haberi alınca ne yapabileceğini bilemeden hemen Bayan “V”nin evine gitmeye karar verdi. Eve ulaşınca, kapıyı açmakta karşılaşacağı zorlukları ne tür yöntemlerle giderebileceğini düşünerek merdivenleri hızla tırmanıyordu ki kapının ardına kadar açık olduğunu gördü, hızla içeri girdi.
Yanan tüm ışıklar altında eşyaların olduğu gibi yerli yerinde durduğunu bu haline karşın rahatlıkla seçebiliyordu.
Mutfak ve balkon kapılarının da ardına kadar açık olması onu birden heyecanlandırdı. Çevik bir hareketle geriye dönerek hızla dışarı doğru koştu yarım saat kadar evin çevresindeki polis barikatının içinde dolaştı. Aşkı kaldırım taşları üzerindeki kan izleri kadar gerçekti. Delicesine öten polis ve ambulans seslerini duymuyordu.
İçinden, “Onca şeye rağmen, ismimi bilmiyordu” diye düşünürken gözyaşlarını gülümseyen dudakları engelliyordu.
(1986)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
